UİD-DER youtube Web TV Twitter'da UİD-DER facebook'ta UİD-DER

Elma Hadisesi

Gebze’den bir kadın işçi

Şimdi “neyin nesidir bu elma hadisesi” demeyin, biraz sabredin. Ben hadiseyi birkaç kez dinleyip artık tüm ayrıntılarını bildiğimden size öncelikli tavsiyem şudur: Aman haaa… elma deyip geçmeyin. Elmayı ve kıymetini anlamayan hiçbir şeyi anlayamaz, elmasının kıymetini bilmeyenler de her şeyini kaybetmeye mahkûmdur. Bu kadar iddialı yazıyorum ve bu görüşümde de ısrarlıyım. Hâlbuki büyük resmin ne olduğudur esas mühim olan. Ama vesile olan şey basit bir elma olunca çoğu insan pek ciddiye almaz “bir elmadan da olay çıkaracak halimiz yok ya” denir, geçilir. Ayrıca işçi sınıfı, sınıf bilinci gibi konularla elmanın ne alakası var diye de düşünülebilir; fakat bu öyle basite alınacak bir elma hadisesi değil. Pazardan aldığın, suyunu içtiğin, kahvede ısmarladığın elmaya veya teknoloji markası olan apple ile hiç ilgili değil. Bizim konumuz olan elmalar sıradan, belki biraz eciş bücüş, yarısı yeşile, bir tarafı kızarmaya yüz tutmuş alelade elmalardır.

“Mesele sadece elmanın yerine portakal gelmesi değil, elmanın gelmemesi veya geç gelecek olması da değil, hatta mesele elma değil. Bugün bize sormadan elmayı değiştirmeye cüret edenler yarın kim bilir neleri değiştirmeye niyet ederler. Bak kardeşim bu patron milletinin ipini sağlam tutacaksın ki ipinden kopmasın. İp bir koptu mu bunların yapacaklarının ucu bucağı yoktur.”

Çoğunuz gibi ben de bir işçi çocuğuyum. Babamlar hep anlatırlar biz dinlerdik, hayat benim ve ailem için de çok zor olmuş. Köylerden kopup şehre gelen ve o zorlu yıllar boyunca bilmedikleri şehrin karma karışık usulleri, çilesi ve cefası içinde ayakta durmaya çalışmışlar. Tabiri caiz ise hayata tırnaklarıyla tutunmuşlar. Kendilerinin söylediğine göre şehre geldiklerinde ne elde avuçta bir şey varmış ne de bir iş bilgisi; bir tek namuslu, gururlu ve mert olmakmış bildikleri. Şimdilerde pek kimsenin aldırış etmediği bu vasıflar o zamanlar en mühim vasıflarmış. Her ne kadar bazı konularda eksikli olduklarını söyleseler de bir kere söz verildi mi sözünü tutan, sır verildi mi sırrını tutan, birlikten kuvvet doğar lafının hakkının verildiği yıllarmış o yıllar. Bilindiği gibi o zamanlarda gurbet ellerde, derme çatma evlerde yaşamak bizimkiler gibi yüz binlerce emekçinin kaderi olmuş. Tüm o cefalı yıllar bugünkü kuşakların kafasında ne olarak canlanıyor bilmiyorum. Fakat bence nereden ve nasıl geldiğimizi, hangi yollardan geçtiğimizi, kim olduğumuzu aklımızdan asla çıkarmamalıyız. Bunları öğrenmek, deneyimleri, hatıraları ve en önemlisi o eşsiz dayanışmayı bugünlere taşımak çok önemli. Sonuç olarak birçokları gibi bizimkiler de şehirde işçi olmuşlar.

En son ziyaretlerine gittiğimde şimdi yaşları 70’lerini geçmiş olan annem ve babamla yemek sofrasındaydık, konu bir anda Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın patronlarla yaptığı toplantıda “biz OHAL’i grevleri yasaklamak için kullanıyoruz” demesine geldi. Bu ifade emekli metal işçisi babamın canını fena halde sıkmıştı, hatta yerinde duramıyor, burnundan soluyordu. Bizim elma hadisesi de burada açılmış oldu. Babam kaç zamandır bu OHAL ve grev yasağını kahvedekilerle, komşular ve akrabalarla tartışmış. Dediğim gibi babamın her zaman çeşitli anıları olurdu, fakat bunları ilk zamanlar dinlediğimde doğru anlayamamıştım. Konular sabit: İşçilik, fabrika, direniş, grev, sendika vs. O günlerin konusu açılıp da babam anlatmaya başladığında önceleri pek anlamadığım yalnızca hissettiğim tuhaf bir gurur ve emin olma hali olurdu ifadelerinde, tavırlarında. Gözleri bazen hafifçe ıslanır, bazen hırslanır, biz yeni kuşakları ve bugünü küçümser, aksileşir, “bu zamanın insanı boş” derdi, kızar bağırırdı. Babam yetmezmiş gibi annem de anlatılanlara hatırladıklarını ekleyip sanki bizler başka bir gezegende doğmuşuz, dünya dışında yaşıyormuşuz gibi konular açıldıkça açılırdı. Sonra ara ara bize bakıp gülerlerdi. Tüm bu anlatılanlar her şeyden çok işçilerin grevleri, direnişleri, patronların enselerinde nasıl boza pişirdikleri, işçilerin aralarındaki dayanışma, kardeşlik, ne kadar gururlu ve inatçı oldukları ile ilgiliydi.

İşte böylece elma hadisesine gelmiş olduk. Ailemi ziyaret etmiştim, yemek sırasında bir sohbet başladı. Babamdan önceleri de birkaç kez dinlediğim bir mevzu tekrar gündeme geldi. Sanki o günü yaşıyormuşçasına hırsla, bazen bağırarak, gözleri parlayarak anlatıyordu… Olay 1970’li yıllarda fabrikada çalışırken başlarından geçmiş.

BABAM: O zamanlar gençtim, lafımızı bir kere söylerdik, söz ağızdan çıkar ve o iş tamam olurdu. Yemeği yemiştik yani saat öğleni geçmişti, işbaşındaydık. Dışarıdan bazı sesler geliyordu, bir arkadaş koşarak yanımıza geldi “karşı fabrikanın işçileri iş durdurmuş, sonra da yolu kesmişler” dedi. Biz de hemen içeride irtibatlandık. Durumu kendi gözleriyle görmesi ve bize bilgi getirmesi için birkaç kişiyi arka taraftan E5’in kenarına gönderdik. Arkadaşlar dönünce anlattılar. Hakikatten yolu kapamışlar ve işçiler fena öfkelilermiş. Durumu öğrenince fabrikamızdaki işçilerle organize olduk, işi bırakıp doğru arkadaşların yanına gittik. Biz oraya vardığımızda başka fabrikalardan da işçiler geliyordu. Başlarda olayın ne olduğunu tam bilmiyorduk. O zamanlar işçi bir şey yaptığında diğer işçiler polismiş, yasaymış, ıvırmış, zıvırmış takmazlardı, vururdu yumruğu, alırdı alacağını!

Sorduk işçilere “hayırdır, niye iş durdurdunuz, yolu niye kapattınız” diye. Bu sıra işçiler öfkeden bir şey anlatamıyor, burunlarından soluyorlardı. Hep bir ağızdan bağıra çağıra “nasıl olur da böyle bir şey yapar, ne sanıyorlar bizi, yedirir miyiz hakkımızı, bunun hesabını soracağız” diyorlardı. Baktık öfke devam ediyor kenara çekildik onlarla beklemeye devam ettik. Ne kadar zaman geçtiğini bilmiyorum ama hâlâ meselenin ne olduğunu öğrenememiştik. Baya bir süre arkadaşlarla biz de yolda bekledik. Zaten birbirimize herhangi bir yabancılığımız yoktu, onlar işçi biz işçi, yani davamız ortaktı. Bir süre sonra baştakilerden birinin yanına vardık, meselenin önünü arkasını öğrenmek istediğimizi söyledik. Bu sıra civardaki fabrikalardan işçiler de toplanmış 1500-2000 kişiydik.

Hadise şuymuş: Patron o günkü yemek listesinde işçilere haber vermeden, kafasına göre değişiklik yapmış. Daha doğrusu o günkü yemekte meyve olarak listede olan elma yerine portakal getirtmiş. Evet, ikisi de meyve olan bildiğiniz elma yerine bildiğiniz portakalı getirtmiş. Yemeğe çıkan işçiler listede olması gereken kırmızı elmayı değil de sarı portakalı görünce çıngarı koparmışlar. Hemen toplaşmışlar, karar almışlar “ya elma hemen gelecek ya da bugün iş yok!” demişler. Patron telaş içinde oraya buraya telefon etmiş, ha şimdi ha birazdan derken elmanın gelişi gecikince işçiler işi durdurmuşlar, bununla da yetinmeyip fabrikadan çıkıp E5’i de trafiğe kapatmışlar. Patron yalvar yakar işçilere işbaşı yapmalarını rica etmiş, bakmış olacak gibi değil “tamam bugün çalışmayın ama bari E5’i trafiğe açın” demiş. Ama işçilerin gözü patronu görecek durumda değilmiş. Fabrikada sözü geçen ve babamlarla konuşan işçi beraberce duvarın kenarına geçmişler ve kendisi durumu şöyle özetlemiş: “Kardeş, mesele sadece elmanın yerine portakal gelmesi değil, elmanın gelmemesi veya geç gelecek olması da değil, hatta mesele elma değil” demiş. Devam etmiş: “Bugün bize sormadan elmayı değiştirmeye cüret edenler yarın kim bilir neleri değiştirmeye niyet ederler. Bak kardeşim bu patron milletinin ipini sağlam tutacaksın ki ipinden kopmasın. İp bir koptu mu bunların yapacaklarının ucu bucağı yoktur.”

İşin aslını böylece tam öğrenince biraz gülümsedim “vay be” dedim, sevindim. Babam yüzüme baktı, biraz durakladı ve biraz önceki tonda devam etti; “bitmedi, söyleyeceklerimin devamı var” dedi ve ekledi: “Bizim zamanlardan sonra her şey çok geriledi, hele şimdilerde bir de sarı öküz hikâyesi çıkmış. Bebeler (acemi işçilere denirmiş) kahvede birbirine bunu anlatıp duruyor, neymiş sarı öküzü vermeyecekmişsin! Bizim zamanımızda biz ipi daha elmadayken sıkı tuttuk. Sonrakiler gevşedi ve işler işçi çıkarma noktasına kadar geriledi. Bugün adamlar grevleri yasaklıyorlar, bu da yetmezmiş gibi bunu televizyondan açık açık söyleyebiliyorlar. Demek ki karşılarında bir işçi görmüyorlar, ondan coşup böyle konuşuyorlar. Bizim zamanlarda bir laf vardı: İşçinin sopası, “adam” edilmesi gerekenlerin tımarlanmasıdır. Tımarlayacaksın ki işçinin gücünü dibine kadar anlasın. Patronun, siyasetçisinin ipini koyuverirsen grevi de yasaklar, gün gelir sendikayı da yasaklar!”

Bunu da ekledikten sonra ben babamın ayaktaki haline dikkatle baktım. Hareketleri biraz yavaşlamış, o günleri yaşıyordu. Düşündüm, kelime kelime anlattıkları aklımda canlandı, hatta o günü yaşadım dahi diyebilirim. Sonra gözümü kırpmış olmalıyım ki babam bana “anladın mı” dedi, ben bir şey demeden dışarı çıktı…

Sevgili arkadaşlar, babamın meselesini sizlere aktarabildim mi emin olamadım. Umarım ailemin anıları bana olduğu gibi sizlere de iyi bir ders olmuştur. Hey gidi elma hey... Bir elma hadisesinden başladık bakın nerden nereye vardık. Bugün, grevlerin fırsattan istifade yasaklandığı günlerden geçiyoruz. Elmadan sonra ne çok şey değişmiş değil mi?

3 Ağustos 2017






  Kıdem Tazminatının Gaspına Grevlerin Yasaklanmasına Hayır

Son Eklenenler

UİD-DER Aylık Bülteni

Share this