Gözdeki Çapağa, Cepteki 5 Liraya ve Makinelere Dair!

Pendik’ten bir işçi

Geçen sabah servisi kaçırdığım için otobüse bindim. Otobüs tıka basa doluydu. Her sabah ve her akşam olduğu gibi! Duraklardaki otobüse binebilme savaşını saymazsak, otobüsün içinde derin bir sessizlik vardı. Bizim serviste işçiler birbirini tanıdığı için herkes birbirine selam veriyor, “günaydın” diyor. Otobüsle işe giden işçiler sanki “hepimiz suratımızı asalım” diye anlaşmış gibiydi. Kimseyi rahatsız etmeden görebildiğim herkes üzerinde göz gezdiriyordum. İşçilerin ellerine bakarak ne iş yaptığını tahmin etmeye çalışıyordum. İçimden de “bu metalci, bu inşaatçı, bu derici” diye geçiriyordum. O sıra en arka koltukta yan yana oturan iki işçinin sohbet ettiğini gördüm. Tabi o derin sessizlikte arka taraftaki herkes gibi ben de ne konuştuklarını duydum. Sohbet eden iki işçiden biri işe yeni başlamış gibi davranıyordu. Eski olduğunu tahmin ettiğim işçi, diğerine “sağ gözün kanlanmış” dedi. Yeni olan işçi, “dün gece kaynak yaparken gözüme çapak kaçtı” dedi. “Nasıl çıkarttın, parayla mı?” diye sordu eski işçi. Yeni işçi, “evet, kâğıt parayla çıkarttım. Peki, sen nerden biliyorsun parayla çıkarttığımı? Sen orada yoktun ki” diye sordu. Eski işçi, “ben üç sene önce işe yeni başlamıştım. Gece saat 11 falandı. Akşam mesaiye kalmıştık. Gözüme sıcak çapak kaçmıştı. Gözümü açamıyordum. Gözüm kör olacak diye çok korkuyordum. O sıra bir arkadaş yanıma geldi. ‘Ver 5 lira çapağı çıkartayım’ dedi. Ben de ona ‘ya arkadaş, sen hele çapağı çıkar, ben sana 10 lira vereceğim’ demiştim. O gün bugündür gözümüze her çapak kaçtığında aynı şekilde çıkartıyoruz. Valla mesainin olmadığı gün yok. Tamam, biraz daha para kazanarak maaşımızı arttırıyoruz. Gözümüze çapak kaçması ve iş kazaları en fazla mesailerde oluyor. Gözüne çapak mı kaçtı, yanındaki arkadaş kâğıt paranın ucuyla çıkarıyor. Tabi aynı espri devam ediyor; ver 5 lira gözündeki çapağı çıkartayım” dedi.

İki işçinin sohbetini dinlerken, tanık olduğum ve maruz kaldığım “iş kazaları,” fazla mesailerde, gece vardiyalarında, yaşadığımız sıkıntılar ardı ardına gözümün önünden geçiyordu. İki işçinin anlattıkları çok tanıdıktı. Daha önce çalıştığım bir fabrikada gece vardiyasında, bir işçinin işaret parmağı tırnak bölümünden kopmuş. Parmağı kopan işçi, makineyi durdurmamak için, parmağını koli bandı ile sıkıca sarmış saatlerce öyle çalışmış. Parmağın kopan parçasını makine önce kesmiş sonra ezmiş. Saatler sonra yaralı işçi, vardiya şefi yanından geçerken “usta parmağım koptu” demiş ve koli bandı ile sarılı parmağını göstermiş. Vardiya şefi işçiye, “Ramazan, sadece ucu kopmuş. Uyuyunca unutursun. Burası Ali Baba’nın Çiftliği değil. Bir parmağın kopmuş, sen neredeyse koli bandının yarısını sarmışsın. Bir daha olmasın. Görmeyeyim. Zaten dünyanın yara bandını kullanıyorsunuz” demiş.

Ramazan’ın kanamayı durdurmak için çok sıkı sardığı parmağı, iki gün sonra kangren olmuş. Boğumun gerisinden kesilmiş. Ramazan, bir hafta sonra raporu bitmeden işbaşı yapmış. İşbaşı yapmazsa işten çıkartmakla tehdit etmiş patronun adamları. Ben Ramazan’ı tanıdığımda bir parmağı yoktu.

Otobüsün sanayiye varmasına daha en az yirmi dakika vardı. Bir yandan iki işçinin sohbetini dinliyor, bir yandan da onlarla tanışma planı yapıyordum. Sanayinin girişinde otobüstekilerin çoğu indi. Ben de indim. Otobüste sohbet eden iki işçi, bizim fabrikanın karşı tarafındaki fabrikalara doğru dönüp, hızlı adımlarla yürüdüler. İçimden “bir başka gün sizinle tanışıp İşçi Dayanışması bülteni vereceğim” diyerek işyerine doğru yürüyordum. Bizim fabrikaya giderken bir kimya fabrikası var. O fabrikanın yanından geçerken ağır bir yanık kokusu ve duman etrafı sarmıştı. O an, bir gün önce bir grup işçi arkadaşımla okuduğum İşçi Dayanışması bültenindeki, İşçilerin “Zaman Kavramı” ve “Sosyal Yaşamı” Yok mu? yazısında anlatılanlar, işçilerin gönderdiği mektuplardan örnekler zihnimde dolanıyordu. Yazıyı bir arkadaş okumuş, biz dinlemiştik. Sonra yazı üzerine sohbet ederken, kendi çalıştığımız yerde yaşadığımız sorunların tüm işçilerinkiyle aynı olduğunu konuştuk. Genç bir arkadaş, yazıyı okuyan arkadaşa, “sen okurken bizim burada yaşadıklarımız bir film şeridi gibi gözümün önünden geçti. Kimyasalın içinde günde 12 saat çalışıyoruz. Kimyasallar ciğerlerimizi zehirliyor. Elimize, kolumuza zaten sürekli sıçrıyor. Yüzümüze, gözümüze sıçradığında ‘git yıka, geçer’ diyorlar” demişti.  

Fabrikanın kapısından içeri girdim. Kartımı okutup çalıştığım bölüme gittim. Makineyi çalıştırdım. Ve üretmeye başladım. Bir yandan çalışıp üretiyor, bir yandan da, hem kendi çalıştığım makineye hem de diğer makinelere bakıyordum. Kendi kendime konuşuyordum: Makineler insanlığın ilerlemesinde çok önemli. Gerekli tedbirler alınırsa makineler ne gözümüze çapak sokar ne de parmağımızı koparır. İşçi Dayanışması’nda, iş kazalarına karşı işçi sağlığı ve iş güvenliği tedbirlerinin alınması için işçilerin mücadele etmesi gerektiği anlatılıyor. İşçilerin örgütü olan UİD-DER işçileri mücadeleye çağırıyor. İşçiler UİD-DER saflarında öğreniyor, örgütleniyor ve mücadele ediyor. Bu örgütlüğün tohumları fabrikalara, sanayi bölgelerine yayılıyor. Toprağa kök salıyor ve büyüyor.

2 Mart 2012