UİD-DER youtube Web TV Twitter'da UİD-DER facebook'ta UİD-DER

Hastaneden İnsan Manzaraları!

İzmir’den UİD-DER’li bir işçi

Hastanede doktor, hemşire, fizyoterapist, temizlikçi, hasta bakıcı, tıbbi sekreter, güvenlikçi, hasta ve hasta yakınlarından duyup dinlediklerim sağlığımızla nasıl oynandığını ve uyuyup uyanana kadar ne çok hakkımızın gasp edildiğini açıkça ortaya koyuyor.

Muayene olduğum doktora “doktor hanım nasıl durumum?” diye sordum. Doktor “iyi, gayet iyisiniz” dedi. “İyi olduğumu söyleyerek beni çok bahtiyar ettiniz doktor hanım” dedim. Bir anlığına bana baktıktan sonra son otobüsü kaçıracak birinin telaşıyla bilgisayardaki işine devam etti. “Memleketin, dünyanın hali nasıl doktor hanım?” diye sordum. Doktor bir yandan benim işimle ilgilenirken, “hastanenin sorunundan kurtulduğumuz yok. Ne olacağımız belli değil. Ülkenin durumu da bizim hastane gibi. Dünyadan haberimiz yok. Ne olacak belli değil” dedi. “Sizin iş güvenceniz olan 657’yi de tüye çevirdiler. Yeni bir rüzgârda onu da uçuracaklar. Mücadeleden başka çıkış yolumuz yok doktor hanım” dedim. Doktor saatine baktı ve “150 numara” diye dışarıya doğru bağırdı.

Hemşirelerin çoğu iyi niyetli olsa da, “tilki tilkiye, tilki kuyruğuna” misali stajyer öğrenciler hemşirelerin yapması gereken işleri yapıyorlar. Üstelik stajyer öğrencilere yemek verilmiyor. Köle niyetine çalıştırılan stajyer öğrencilere neden yemek verilmediğini sorduğumda “önceden biz de yemekhanede yemek yiyorduk. Bakanlıktan yazı gelmiş. Ondan bu yana kantinden veya dışarıdan bir şeyler alıp yiyoruz. Daha hiç para almadık. En ucuz şeyi yiyoruz. O da 9 lira” dediler. “Ne kadar maaş alacaksınız?” diye sorduğumda, “en fazla 500 lira” diyor su gibi duru gözlü kız. Erkek öğrenci “bize yemek verilmediği haber yapıldı” diye ekliyor. Stajyer öğrencilerin bir diğer işiyse eskiden hasta bakıcıların yaptıkları yatak değiştirme, hasta götürüp-getirme. Hele sorumlu hemşire “öğrencilerrr” diye bağırdığında acemi askerler gibi koşarak gitmezlerse, “sen çızığı yedin” gibi bakıyorlar. Üstelik stajları bittiğinde devlet bünyesinde kadro açılmadığı için belgeli işsizler sürüsüne katılacaklar hepsi.

Temizlikçiler hiç ses çıkartmadan çalışıyorlar. Gürültü çıkartmadan çalışan full otomatik makineler gibiler! Az işçi, çok iş. Güya kadrolu olmuşlar. Ne çalışma koşullarında bir iyileşme olmuş, ne ücretlerinde, ne de iş güvencelerinde... Sohbet ettiğim temizlik işçilerine “kadrolu oldunuz, nasıl bir fark oldu sizin için?” diye sorduğumda, “şimdiye kadar bir değişiklik olmadı. Maaşlarımızda düşmeler oldu. 2019’da düzeleceğini söylüyorlar. Bekliyoruz” diyenler oldu. Bazıları omuz silkmekle yetindiler.

Fizyoterapistim 19 yaşında gencecik bir kızımız. Hem vardiyalı olarak çalışıyor, hem de üniversite için dershaneye gidiyor. Babası ve annesi farklı fabrikada çalışıyorlar. Fizyoterapist kızla gece asansörde karşılaşınca “evlat sen bu saatte hâlâ buradasın, hayırdır?” diye sordum. “Vardiyamız saat 23.30’da bitiveriyor. Fizik tedavi bölümü özelleştirildikten sonra böyle oluvermiş” dedi. “Yani sizin patronunuz kim, devlet mi, şahıs mı?” diye sordum. “Sözleşme yapıverdiler. Müdürle var. ‘Gari fizik tedavi bölümü özel oluverdi’ deyiverdiler. İşe alıverirken” diye anlattı. Yani sıçan insanın kulağını üfleye üfleye yediği için insanın uyandığında kulaklarının olmadığını fark etmesi gibi bir hal! Her gün gencecik kızımıza, örneklerle özelleştirmenin sonuçlarını anlatmaya çalıştım. “Bak evlat bu özelleştirme öyle, bizim Egeli bir delikanlının sana ‘gız sen benim için çok özelsin anlayıverdin mi’ demesi gibi bir şey değil” deyince, hem güldü hem de kızardı.

Hastanede temizlikçilerden, hemşirelerden, sağlık çalışanından çok özel güvenlikçi var. Özel güvenlikçilerin bellerinde cop, kelepçe ve her birinin elinde telsiz var. Hastaneye gelen insanlara “kanun kaçağı” gözüyle bakıyorlar. Birçoğuna hem kadroya alınmalarını hem de hastaneye gelen insanlara karşı olumsuz tutumlarının nedenini sordum. Kadro meselesi hakkında maaşlarında ve iş güvencesi hakkında bir değişiklik olmadığını, hatta maaşlarında düşmeler olduğunu söyleyenler oldu. “Siz sendikalı mısınız?” diye sorunca, çıngıraklı yılan görmüş gibi gözleri donuklaştı. “Bir tutanak yediğimizde, işten atıyorlar. Belgemiz de elimizden alınıyor” dedi biri. “Bu iş insana yaraşır bir iş değil ki, girin bir fabrikaya ter akıtarak çalışın” dedim. Hastaneye gelen insanlar meselesineyse, neredeyse aynı cümleleri kurdular. “Burası bir devlet hastanesi, buraya kimler gelir?” diye sordum. “Gariban insanlar geliyor” dedi biri. “Adam intihar etmek için çatıya çıkıyor. Kimse söz dinlemiyor. İnsanların çoğu çatacak yer arıyor” diyerek amirlerinin kulaklarına üflediklerini tekrar ediyorlar.

Acil servisin önüne ardı ardına ambulans geliyor. Son gördüğümde yarı baygın elleri ve yüzü kan içinde esmer tenli bir kadın yatıyordu sedyede. Halsiz, hareketsiz, gözleri fersizdi. Yaşı en çok 18-20 gibi. Ambulanstaki üç görevlinin biri kara derili genç bir kadın. “İş kazası değil mi?” diye sordum kara kıza. “Onu söylememiz yasak” dedi etrafına bakarak… “Biz 7/24 acil ambulans görevlisiyiz” dedi. “Ne demek 7/24?” diye sordum. “Adı üstünde 7/24. 24 saat çalışıyoruz” dedi. “24 saat çalışan birinin ne kendine ne başkasına hayrı kalır” dedim. “Mecburuz ne yapalım?” diyerek tekrar ambulansa bindi.

Sağ kolu boynundan asılı bir kadına “geçmiş olsun kolunuza ne oldu?” diye sordum. “Ayakkabı fabrikasında çalışıveriyordum. Fabrikada yükün altında kalıverdim. Kolum kırılıverdi. Hastaneye bilen getirivermediler. Kendim geliverdim. Altı aydır kolum böyle” diyerek olayı anlattı, hem üzgün hem de öfkeli bir biçimde. “Peki, hastaneye geldiğinizde iş kazası tutanağı tutturmadınız mı?” diye sordum. “Fabrikada oluverdi dedimdi. Hastalık deyi yazıvermişler” dedi. “Şikâyetçi ol. Hakkının peşine düş” diye nasıl davranması gerektiğini anlatmaya çalıştım. Bizim konuştuklarımızı dinleyen eli bileğine kadar alçıda olan 40 yaşlarında biri yanımıza geldi. “Aba, sen de iş gazası geçirivermiş miş miş sin? Gargoda şoförün ben. Elim gırılıverdi. Bene polis getirivedi hastaneye. Emme bene de hastalık deyi yazıvemişle. Bir ay rapor vedi doktor. Sonram işbaşı yapıvercen deyivedi. Elim olmayıncı şoförlük yapaman deyivedim? Emme doktor ‘yapcek yok’ deyivedi. Gargo da işden atıvedi” diye anlattı. Sonra bana “abey şikâyetçi oluvercedim. Emme dava ediveremedim. Çok para isteyolar, bende o gadar para va mı? SGK’ya şikâyet edivedim. Bekleyipdurum gari” diye yaşadıklarını anlattı.

Aslında işçiler olarak ister hastane, ister fabrika olsun hangi sektörde çalışırsak çalışalım, çalışma ve yaşam koşullarının değişmesi için birlik olmaya ve örgütlenmeye mecburuz… Bu kötü koşulları değiştirmenin başka yolu yoktur!

14 Kasım 2018


...önceki
ÖĞÜTLER




Son Eklenenler

UİD-DER Aylık Bülteni

Share this