UİD-DER youtube Web TV Twitter'da UİD-DER facebook'ta UİD-DER

Hey Tekstil İşçileriyle Söyleşi

Halkalı’da bulunan Hey Tekstil’in işten attığı 420 işçi, 12 Şubatta fabrika önünde direnişe geçti. 3 aylık ücret alacakları ve tazminatları verilmeden işten atılan işçiler, kararlılıkla direnişlerine devam edeceklerini söylüyorlar. Aylardır kira ve kredi kartı borçlarını ödeyemeyen işçiler, haklarını almadan direniş çadırını terk etmeyeceklerini, onca yıllık emeklerini patrona bırakmayacaklarını ifade ediyorlar. Ağır çalışma koşulları ve direniş üzerine işçilerle bir söyleşi gerçekleştirdik. Direnişçi işçiler, gece gündüz demeden çalışmalarını, düşük ücretleri ve bunu da alamamalarını, kalp krizi geçiren ve işyerinde doktor olmadığı için ölen arkadaşlarını, bu arkadaşlarının cenazesine katılmalarına dahi izin verilmediğini anlattılar.

UİD-DER: Hey Tekstil’de ne üretiyordunuz? Kaç yıl çalıştınız?

Erkek işçi: Marka olarak Levi’s, Riva gibi penyeler üretiyorduk. Burada 2 bin kişi çalışıyordu. Ben 11 yıldır Hey Tekstil’de çalıştım.

Kadın işçi: Ben 14 yıl çalıştım. 8, 10 ve 13 yıllık işçiler var. Penye tarzı giysiler üretiyorduk.

Fabrikada çalışma koşullarınız nasıldı?

Erkek işçi: Ben ilk olarak Beşyol’daki fabrikada çalışmaya başladım. Orada çok yoğun çalışıyorduk. Pazar günü bile sabahlıyorduk yani, düşünün. 2 gün 3 gün sabahlamalara kalıyorduk.  Ancak üç saat uyuyup, tekrar sabah sekizde kalkıp üretime devam ediyorduk. Rahatsızlanan arkadaşlarımız oluyordu. Gidip bildiriyorlardı: “Ben rahatsızım, iki gündür sabahlamışım ayakta duramıyorum, eve gidip biraz dinleneyim.” Ama izin vermiyorlardı. Çünkü onlar için para önemliydi, iş önemliydi. Şu an çalışanlar 10-12 senelik işçiler. 900, 920, 1000 lira civarında maaş alıyorduk. İkramiyelerimiz senede birdi ama artık alamıyorduk. Dört yıldır zam alamıyorduk ve üstüne üstlük maaş gecikmeleri oluyordu. Bu maaş gecikmeleri yüzünden anlaşmalı çıkan arkadaşlarımız oldu. Arkadaşlarımız muhasebeye gittiler. Demişler ki “sizlere bir ay içinde ödeme yapacağız”, ama dokuz ay oldu halen arkadaşlar parasını alamadı, hepsi mağdur. Sağda solda gündelik işlerde çalışıyorlar.

Kadın işçi: İki gün boyunca bizi çalıştırırlardı. Sabaha doğru iş bitince bazı arkadaşlarımız camiye gider, biz de eve giderdik. Ama eve gizlene gizlene giderdik. Çünkü insanlar bizi o saatte dışarıda görürlerse bunlar “nereden geliyor acaba” diyebilirlerdi. İşten geldiğimizi bilmezlerdi. İkramiyelerimiz verilmiyordu. Bir araya gelmemizi istemiyorlardı. Üzerimizde sürekli baskı vardı. Bize diyorlardı ki, “Amerika’da, Avrupa’da kriz var, bize de yansıyor.” Bu şekilde ödemelerimiz yapılmıyordu.

Erkek işçi: Sabah 4’e kadar çalışmaya devam ediyorduk. İşyerinde kartonları yere serip yatıyorduk. Kadın arkadaşlarımız da aynı şekilde kartonları yere serip yatıyorlardı. İşte o üç saat içerisinde uyuyabilirsen uyuyorsun. Zaten uyuyamadıysan patronun umurunda değildi. Uykusuzluktan rahatsızlanan arkadaşlara izin verilmiyordu. İnanın bazı arkadaşlar işlerinin başında ağlıyordu. Çünkü rahatsızlardı, ama sorumlu kişi görmezlikten geliyordu. Bayılan arkadaşlarımız oluyordu, yere düşüyorlardı. Bayılan arkadaşın koluna girip hemşireye götürüyorlardı. Hemşire muayenesini yaptıktan sonra eve gönderiyorlardı. 2001- 2005 arası hep böyleydi.

Peki, sonra durum değişti mi?

Erkek işçi:  Hiçbir değişim olmadı. 7 yıldır İkitelli bölgesine taşınmışız. Burada da sürekli baskılar var. İnsanların peşine güvenlikçileri takıyorlar. 15-20 tane güvenlikçi, insanların başında dönüp duruyordu. İşçiler de bunları görünce moralleri bozuluyor, iş yapamıyorlardı. Bayan tuvaletinin kapısında bir erkek bekliyordu. İşte, “iki saattir içerdesiniz, ne yapıyorsunuz, çıkın artık” diyebiliyordu. Bu fabrikada oldu böyle şeyler. İnanın ki, şu an depresyon ilacı kullanan arkadaşlarımız var. Çok ağır ilaçlar ve çalışırken bile uyuyor insan. Yahu, gerçekten burada insanın hiçbir değeri yok! Çalışma koşulları çok ağır. Yani köpek bizden daha değerli gerçekten! Köpek işçilerden daha özgür! Bir arkadaşımız çalışma koşullarından dolayı kalp krizi geçirdi ve öldü. Benim de yakın akrabamdı. Fabrikanın bir doktoru olması gerekiyor ama doktor bile yoktu. Arkadaşlar kalp masajı yapmaya çalıştılar ama nereye kadar. Biz karga tulumba hastaneye götürmeye çalıştık ama yolda kaybettik. Fabrikada ölüm haberini duyan arkadaşlar ağladılar. Arkadaşlarla hastaneye gitmek istedik ama bırakmadılar. Neymiş, işler acilmiş! Düşünün, bizim arkadaşımız ölüyor ama patronun işi daha önemli. Para kazanacak ya, servetine servet katacak ya, bizi de böyle işten atacak ya! O arkadaşımızın cenazesine ben katılabildim ama diğer arkadaşlarımız da katılmak isteyince, “orada ihtiyaç olursa sizi göndeririz” dediler. Bak, “ihtiyaç” diyor. Yahu ölünün ihtiyacı mı olur? Yani adam ölmüş, cenazesine gidilecek. Ölen kişinin de iki tane kız çocuğu vardı. Tabii patron şikâyet olmasın diye cenazede ön saflarda yer aldı. Sonra ölen işçinin, iki kız çocuğunun “her türlü maddi manevi ihtiyacını karşılayacağım” diye cenazedeki herkese söz verdi. Aradan bir ay geçti verdiği söz yalan oldu. Ölen arkadaşımızın karısı da burada çalışıyordu, ama işten atılma korkusu yüzünden hiçbir şikâyette bulunamadı. Buna rağmen onu işten çıkardılar.

Kadın işçi: Benim tam 6 aylık sigortamı yatırmamışlar. Kenan Bey vardı muhasebede; “ben askere gidip geleyim, senin sigortanı yatıracağım” dedi. Gitti geldi, ama yine sigortamı yatırmadı.

Daha önce sendikalaşma girişiminiz oldu mu?

Erkek işçi: Sendika daha önceden bize gelmişti. Ama içerideki arkadaşlar sendikacıları terörist olarak biliyorlardı. Patron da sürekli sendikacıları kötülüyordu ve işçilerin üzerinde etkili oluyordu.  İşte, “onlar teröristtir, sizi yanlış yola iterler” diyordu. İşçiler de bilinçsiz olduğundan hemen inanıyorlardı. Bu yüzden yanaşmıyorlardı. Çok küçük bir grup vardı, onlar da korkuyordu.  Ama şimdi arkadaşlar diyor ki, “keşke o zaman birleşseydik, keşke bin beş yüz kişiyken tepkimizi koyabilseydik ve o sendikaya üye olsaydık.”

Kadın işçi:  Sendikacılar geliyordu ama bırakmıyorlardı içeriye. İşçiler birbirinden korkuyordu. Aramızda ispiyoncu çoktu. Öncü olsak işten atarlardı diye korkuyorduk. Sendikacılar kapıya geldiğinde bize kâğıt falan veriyorlardı ama almamıza izin verilmiyordu. Biz güvenlikten geçerken çantalarımızı arayıp içindeki kâğıtları alıyorlardı. Bırakmıyorlardı ki götürüp arkadaşlarımıza okutalım.

İşten atılmanız nasıl oldu, sizlere ne açıklama yapıldı, sonrasında ne tepki gösterdiniz?

Erkek işçi: Üç ay maaşlarımız gecikti. Bu arada sürekli işçi çıkarıyor, yerlerine düşük ücretle çalışan işçi alıyorlardı. Çıkardıklarına “küçülüyoruz, çıkarmak zorundayız” diye yalan söylüyorlardı. Sonra arkadaşlara söyledik, yemekhanede toplandık. Dedik ki, “ya patron gelip 3 aylık maaşlarımızı verecek ya da biz çalışmayacağız.” Çoğu arkadaşımız destek verdi. Üç gün direndik, inmedik aşağıya. Daha sonra patron geldi, “arkadaşlar bu ay ödeme yapacağız” dedi. Derken iki ay oldu, üç ay oldu ve bize hiçbir ödeme yapılmadı. Biz yılbaşında ödeme bekliyorken bize bir lira bile para ödenmedi. Düşünün, yılbaşını kutlamak istiyoruz ama tek kuruşumuz yok! Ocak ayının sonlarında getirdiler, insanlara elden 100 lira verdiler. Ondan sonra da 500 lira verdiler, o kadar.   O yüz lirayı alanlardan “buna da çok şükür” diyenler oldu, ben şok oldum! Toplasan 3 milyar parası var içeride, ama buna da şükür diyor. Senin kiraların birikmiş, senin faturaların birikmiş, sen nasıl buna şükredersin, anlamıyorum!  Ama şimdi o şükredenler de aramızda. Biz aşağıya inip çalışmadığımızda, çay paydoslarına, yemek paydoslarına çıkan arkadaşlar bizleri gördüklerinde bize gülüyorlardı. Pazartesi toplu çıkış verildiğinde onları da çıkarttılar ve o insanlar da şu anda aramızda. Onlar da şimdi bin pişman, “keşke aşağıya inip çalışmasaydık” dediler. Daha önceden zaten onları ikna etmek, aramıza çekmek istedik ama… Patron tehdit ediyordu. Aşağı inmeyenlerin isimlerini istiyordu. Korkan arkadaşlarımız oluyordu. Bazı arkadaşlarımız çalışmaya gitti, biz direnmeye devam ettik; ta ki işten atılıncaya kadar. Perşembe günü, yani 9 Şubatta hafif bir kar yağmıştı. Neymiş? “Kar yağdı, yollar kapalı sizi saat 2’de gönderiyoruz” dediler. Bizi gönderdiler ve bizden sonra günlükçü almışlar. 200’e yakın günlükçü çalıştırıyorlar. Ertesi gün bize, “iş yok hepiniz izinlisiniz” dediler. Biz de hepimiz çıktık geldik fabrikaya çalışmaya.  Çünkü bize sadece Perşembe günü izin vermişlerdi. Bizi içeri almadılar. “Pazartesi gününe kadar izinlisiniz” dediler. O zaman dedik, biz ücretli izin istiyoruz. “Yok” dediler “ücretsiz izin.” Biz beş saat direndik ücretli izni aldık içerden.

Sizce patronun amacı neydi?

Erkek işçi: Valla amaçları belli. Bizi üç gün devamsızlık yapmış göstererek tazminatsız işten atmak. Biz de bunu bildiğimiz için beş saat kapıda direndik. Ücretli izin istedik. Çünkü bu olay Batman’daki fabrikada çalışan arkadaşlarımızın da başına gelmişti. Onları üç gün ücretsiz izne çıkarıp tazminatsız işten atmışlar.

Kadın işçi: İlkinde iki aylık ücretimizi vermedi, daha sonra işten çıkarmalar başladı. İşçiler eylem yapmaya başladı. Ama biz eyleme katılmadık. Çünkü Süreyya Bektaş, bizimle toplantı yaptı. Ocak ayının sonuna kadar paramızı verecekti. Ama bizim paramız verilsin verilmesin, biz hep çalıştık. “Her şey düzelecek” dendi. Bir dahaki, yani yaz başındaki toplantısında durumun düzeleceğini söyledi. Biz de ona inandık eyleme katılmadık. Biz Süreyya Bey’in sözlerine kandık. Bize söz verdi. “Zamlarınızı, ikramiyelerinizi ve maaşlarınızı vereceğim” dedi.  Ayın 9’unda, Perşembe günü, bizi saat 2’de gönderdiler eve. Daha sonra iş yerinden arkadaş geldi, “Pazartesi’ye kadar çalışma yokmuş” dedi. Ben gelmedim işe. Bazı arkadaşlar gelmiş, ücretli izni direterek almışlar. Sonra biz de Pazartesi geldik ama bizi içeri bırakmadılar. “Bizi neden içeri almıyorsunuz” diye sorduk. “Olmaz” dediler. “İşçilerin yarısını alırsak diğerlerine haksızlık olur. Sizin çıkışlarınız verilmiş, tebligatlar ev adreslerinize gelecek” dediler. Tabii kimine tebligat geldi, kimine gelmedi.

Daha önce ücretlerin verilmemesine ya da geç verilmesine nasıl tepki veriyordu işçiler?

Erkek işçi: Meselâ gözdağı veriyordu patron. 3 aydır maaşını alamayan işçiler olarak iş bırakmışız, işçilerin arasından iş bırakanları seçip, herkesin gözü önünde onları işten atıyordu. Ama işçiler işten atılmaktan korktukları için ses çıkarmıyorlardı. Ve iş başı yapmaya başlıyorlardı. Bence korkmamaları gerekiyor. Tam tersine orada birleşseydik böyle olmazdı.

Kadın işçi: 4 sene önce işçiler hiç sesini çıkarmıyordu. Neden? Çünkü “Süreyya Bey iyidir, hakkımızı yemez. Süreyya Bey paramızı içerde bırakmaz” diyorlardı. Bu yüzden kimsenin sesi çıkmadı.

Şu an içerideki işçiler size destek veriyor mu, direniş koşulları nasıl?

Erkek işçi:  İçerideki işçiler bize destek vermiyor. Zaten ne polis ne de asker bizden yana. Hepsi bize öcü gibi bakıyor. Ben anlamıyorum, dışarıda birisi hırsızlık yapmış, on yıl ceza verebiliyorlar; ama burada 420 kişinin parası çalınmış ve hiçbir ceza verilmiyor. Çalışmak zorunda olan, buraya gelecek parası olmayan arkadaşlarımız var. Ben ve kız kardeşim Esenyurt’tan geliyoruz ve günde 10 lira yol parası veriyoruz. Ama ben borç alıp geleceğim, çünkü benim için bu bir onur meselesi.

Kadın işçi: Benim iki çocuğum var. Ben kredi çektim, ev aldım. Eşim inşaatta çalışıyordu, iş kazası geçirdi. Şimdi evde yatıyor.

Bir grup kadın işçi: Bizim en büyük hatamız birlik olmamaktı. Birlik olsaydık bu hale gelmezdik.

Peki, bundan sonra neler yapmayı düşünüyorsunuz? Patronun işten atma saldırısına karşı eylemler düzenleyecek misiniz?

Erkek işçi: Biz zaten şu anda toplu dava açtık. Hakkımızı alana kadar direnmeye devam edeceğiz. Hey Tekstil’i her yerde, eylemlerimizle teşhir etmeye devam edeceğiz.

Teşekkürler, mücadelenizde başarılar dileriz.

1 Mart 2012






Son Eklenenler

UİD-DER Aylık Bülteni

Share this