UİD-DER youtube Web TV Twitter'da UİD-DER facebook'ta UİD-DER

“İş Gazasında Sağ Gözümü Kaybettim”

Geçen ay İstanbul’un gürültüsünden, trafiğinden, boğucu havasından, kısacası keşmekeşinden biraz kaçabilmek için Kastamonu Cide’ye tatile gitmiştim. Kocası Cideli olan teyzemler 50 yıl İstanbul’da kaldıktan sonra Cide’nin köyüne dönmüşler. Cide’den teyzemin köyüne gittik. Bizi köye götüren teyzemin komşusu “misafirden para alınmaz” diyerek yol parası almadı. Aynı köyden olan bu adamın lakabı “Aykuru” idi. Kendi ifadesiyle, “herkes bu yana giderken bizim sülale diğer yana gidermiş. Ondan bizim adımız Aykuru kalmış.” Teyzemin misafiri olduğumuzu öğrenen Aykuru, lokantada bizim hesabı da ödeyip gitmişti. Lokantacıya, “bizim hesabı ödeyeni tanımıyorum. Tanımadığınız, adını bile bilmediğiniz biri sizin hesabınızı öder mi?” diye sormuştum. Lokantacı da, “misafirden para alınmaz. Sizin hesabı ödeyenin adı Aykuru’dur. Siz Yavaş Ağanın hanımının misafiriymişsiniz” demişti. Bizi götüren şoför, teyzemin evinin önüne kadar götürdü. Çantalarımızı da eve taşıdı. Yol parası verme ısrarımızın işe yaramayacağını anladığım için, koltuğun üzerine benzin parası mahiyetinde para bırakmıştım. Hoşbeş ettik, yemek yedik. Çay faslında, teyzemin kocasına kendisine neden “Yavaş Ağa” dendiğini sormuştum. Teyzemin kocası Mehmet amca, benim sorum üzerine, önce gülümsedi, yaşaran sağ gözünün suyunu elinin tersiyle sildi. Etrafı ağaçlarla çevrili olan bahçede, sağlam olan sol gözü, diğer ağaçlardan büyüklüğüyle ayırt edilen çınar ağacına baktı uzun süre. Sonra evin önünde yan yana yatan, birkaç aylık ve hepsinin kemikleri sayılan köpek yavrularına bakarak, benim sorum üzerine hikâyesini anlatmaya başladı. Anlatmaya başladığında, yazmak düşüncesiyle not almaya başladım. Aşağıda yazdıklarım, kendi ağzından, kendi ifadesiyle kaynakçı Mehmet’in hayat hikâyesidir.  

* * *

“Köyde ne kadar kaldık pek hatırımda yok. Emme anam, babam öldüğünde bizi golet (köpek yavrusu) gibi orta yerde koyup, adamın biriyle kaçıp gitmiş. Ne babamı, ne de anamı hatırlamıyorum. Köyden hatırımda bir kalan aha bu karşıdaki gavlan (çınar ağacı), gavlan o vakit bu kadar iri değildi. Ben yavaş yürürüm, sanki ger üstü kaykılıp düşermişim gibiymişim. Şimdi de aynıyım. Köyde bana herkes “Yavaş Ağa” der. Torunum “dede, sana niye ‘Yavaş Ağa’ diyorlar, yavaş yürümüyorsun ki” diyor. Ben de, “kızım, eskiden ‘Yavaş Ağa’ derlermiş. Şimdi de ‘Kör Yavaş Ağa’ derlermiş, peşim sıra” dedimdi. Babam beni alıp çok hastaneye götürüvermiş. Doktorlar, ‘bu uşağın bir şeyi yok, sağlam’ demişler. Babam, ‘Mehmet, iyi olsun, kurban keserim’ dermiş. Emme, gurbette çalışırken ölmüş. Sahibi olmayanların gömüldüğü kimsesizler mezarlığına gömmüşler. Hem nasıl öldüğünü de bilen yok. Biz ufaktık, başına ne geldi, nasıl öldüğünü öğrenemedik. Benim büyük uşak çok uğraştı. Emme mezarının nerde olduğunu öğrenemedi. 1995 senesinde benim amcaoğlu İstanbul Tuzla’da tersanede kaynakçı olarak çalışırken iş gazasında öldü. İş gazasında öldüğünü arkadaşları görmüşler, hanımı, uşakları ardını bırakmadılar. Çok uğraştılar, çok mahkemeye gidip-geldiler. Amcaoğlu iş gazasında öldü, emme en azında hem nasıl öldüğü biliniyor. Hem hanımının, çocuklarının bildiği, bayramlarda gittiği bir mezarı var, hem de hanımına aylık bağlandı. Babamın bildiğimiz, bayramda, senede bir gideceğimiz bir mezarı bile yok.

Babam kaynakçıymış. Zati bizim köylü ya kaynakçı olur ya da marangoz şehre gittiğinde. Anamız kaçıp gedince, İstanbul’a köyden uşakların yanına gittik. Ben de babam gibi kaynakçı oldum. İşi iyice belledikten sonra usta işçi olmuştum. Patronu Yahudi olan büyük fabrikada işe giriverdim kaynakçı olarak. O vakit askerlik zamanım yakındı. Hatunla yeni kaçmıştık. Çoluk-çocuk yoktu daha. Sabah işe başladığımızda, ustabaşı, ‘Mehmet, bugün kaynak, işi az. Gazan bölümüne gidiver. Bugün gazanda çalışacaksın’ dediydi. 2,5 kilo çekiç verdi elime oranın ustası. Kabul etmesem, işten kovarlar diye ses etmedim. Yeni evlenmiştik, hatun sarılık olmuş hastanede yatıyordu. İşten atılmayı göze alacak durumda değildim. Çekici vur ha vur. Derken, gazandan kopan demir parçası sağ gözüme saplanıverdi. Yığılıp kalmışım. Hastanede kendime geldiğinde sağ gözüm bantlıydı. Çok ameliyat ettilerdi. Patronun adamı gelip, ‘dava etme, mahkemeye gitme. Patron seni memnun edecek’ deyip durduydu. Aynı koğuşta, yanımda yatan ihtiyar amca dedi ki, ‘oğlum sakın ha sakın, patronun adamına kanma, patronun adamları seni oyuna getirir. Benim oğlum sendikasında avukattır’ dediydi. Oğlu geldiğinde, oğluna dedi ki, ‘bu çocuk benim yemeğimi alır, altımdan bile aldı. Sen kendin olsan belkim bu çocuğun yaptıklarını yapmazdın. Davasına sen bakacaksın. Kazanmazsan, hakkımı helâl etmen, beş para bile almayacaksın. Hem de evine gidin. Çalıştığı fabrika büyük, emme sendika yokmuş. Patronlar sendika olmadı mı işçiyi tez elden kandırır’ deyiverdi. Aylar sona hastaneden çıkarıverdilerdi. İhtiyar adamın dediği sendika mendika işinin ne olduğunu biraz anladım, emme bizim Yahudi patron ‘sendika on lira diyorsa, ben yirmi lira veririm. Sakın sendika sokma işine kalkışmayın’ dermiş, ustalar da bize söylerlerdi.

Avukat evimize geliverdi. Çok uğraşıverdi. İş gazası raporu tutturuverdi. Çalıştığım 2,5 kiloluk çekici mahkemeye getirtiverdi avukat. Patron çekici tıraşlatıverirmiş. Avukat, çekici terazide tarttırdı. Çekicin yarı yarıya tıraşlandığı anlaşıldı. Başka bir 2,5 kiloluk çekiç getirtti, terazinin bir gözüne tıraşlanan çekici, diğer gözüne öbür çekici koydular. Benim çalıştığım çekicin tıraşlandığı belli oluverdi. Bir de beni kaynakçı olaraktan işe almışlar, emme gazan dövme işinde çalıştırdıkları tespit ettirdi. Patron kabahatli bulundu mahkemede. Gaza iş gazası olduğu tespit ediliverdi. Hâkim ‘oğlum, iş gazası geçirmişsin. Seni emekli edeceğiz’ dediydi. Avukat, hâkime, ‘emekli ederseniz, az aylık alır. Gaza aylığı bağlayıverin, işine devam ediversin. Günü dolunca emekli oluverirse, hem emekli aylığı alır, hem dem gaza aylığı alır’ dediydi. Hâkim, avukatın istediği gibi karar verdiydi. Bir seneye yakın raporlu kaldım. İyice iyileşince işe başlayıverdim. İşyerinden aylığımı aldım, sigortadan da gaza aylığı aldım her ay. Günüm dolunca emekli oluverdim. Hem emekli aylığı, hem de gaza aylığı alıyorum. Bazı arkadaşlar ‘emekli olunca gaza aylığını bildirme’ dediydi. Ben de onlara dediydim ki, ‘devlet bilmez mi ki benim gaza aylığı aldığımı? Sen ayıksan devlet senden daha ayık.” İyi ki çalışıp emekli olmuşum. Şimdi 600 lira alıyorum gaza aylığından. Hem ben ölünce gaza aylığı kesilecek. Hatun emekli aylığını alıverecek, emme gaza aylığı ben ölünce kesilecek. Gaza aylığı ne ki? 600 lira. Ha bir de ben sağ gözümü kaybedince, hatunun köylüleri, benim akrabalar, konu-komşu, ‘bu kız, Mehmet’i bırakır, kor gider’ der dururlarmış. Mahalledeki kahvede evvelden ‘Mehmet usta’, diyenler, gazadan sonra ‘Kör Mehmet’ derlermiş peşim sıra. Hepsi kulağıma geliyordu. Gözüm için üzülürdüm. Emme hatuna kendimden ileri güvenirdim, beni koyup gitmeyeceğini bilirdim. Hani niye koyup gitmedi? 42 senedir evliyiz. Hatun benden dişli, Allah ondan razı olsun. Hem biz kaçıp evlenmeden evvel, hatunun Almanya’ya isteği çıkmıştı. Hem de babası yaşını büyütmüş, Almanya’ya gidebilsin diye. Almanya’da işçi oluverecekti. Benimle evlenmek için kâğıtlarını yırtıp atıvermiş. Bir akşam iş çıkışında kafa kâğıdını bana verdi. Bizim fabrikanın karşısındaki fabrikada çalışıyordu. ‘Mehmet, yarın akşam iş çıkışı kaçacağız’ dediydi. Kaçmadan evvel, abisinden istemeye gittik kaç defa. Abisi, ‘ben Gastamonuluya kız vermem’ dediydi de başka bir şey demediydi. Biz de kaçtık. Hatun çok kahrımı çekti doğrusu.

Sanayi mahallesi hep gecekonduydu. Emme kiminin tapusu vardı, kiminin yoktu. Benim gecekondu da tapusuzdu. Her yeni gelen hükümet, “size tapu vereceğiz” deyiverdi. Emme ne gelen, ne de giden bize tapu mapu vermedi. 12 Eylül’de ihtilal döneminden bir-iki sene evvel, bizim mahalledeki kahvede, tanımadığımız, o güne dek hiç görmediğimiz insanlar gelip-gider olmuştu. Solcular evvelden de vardı mahallede. Emme hem sağdan, hem soldan yeni yeni insanlar gece, gündü, kahveye gelir-gider olmaya başlamıştı. Mahalle arasında dolanır olmuştu. Ben ne sağdandım, ne de soldandım. İşten eve, evden işe gider-gelirdim. Bizim eve de gelirlerdi. İhtilal yaklaştıkça hem sağdan, hem soldan öldürülen gençlerin sayısı çoğaldı. Mahalleden bir akşam sağdan birinin resmi birilerine verilir, akşam silahla öldürülürdü. Başka bir akşam soldan birinin resmi başkam birilerine verilirdi. Aynı silahla hem sağdan, hem soldan gençler öldürülürdü. İhtilal olması iyi oluverdi, kardeş kardeşi öldürüp duruyordu. Ben poltukayı (politikayı) sevmem. Seçim vahtı geder oyumu atardım. Oyumu kime attığımı da bir hatuna söylerdim. Emme o yaşlı adam solcuydu, çok kitap okurdu. Bana anlattığı her şey doğru çıktı. İhtiyarın bir sözü hâlâ aklımda, ‘işçiler sadece seçimden seçime oy vererek kendisini kurtaramaz’ derdi. O zamandan beri hep aklımda, o sözleri. Avukat oğlu da solcuydu. Benden beş para almadı. Hem de evimize hiçbir vakit eli boş gelmezdi, hem meyve filan, hem de gazete, mazete getirirdi. Ben hiç okumadım, emme hatun okurdu. O avukat olmayaydı beni patronun adamı tez kandırırdı. Hem de işten kovardı. Avukatın sayesinde hem işe davam ettim, hem de gaza aylığı bağlandı. Sağ gözümü kaybettim, emme iyi insanları tanıdım.  

* * *

Mehmet amca, şimdi 66 yaşındadır. Yani çocukluğunda onun çocukluğu gibi işçi sınıfı da köyden kente göçe başlamış, gençlik döneminde yani 60’lı yıllarda işçi sınıfı başını kaldırmış, 70’li yıllarda ise ayağa kalkıp, sömürücü sermaye sınıfının karşısına dikilmişti. O dönemde fabrikalarda, işçi evlerinde, işçi mahallelerindeki kahvehanelerde işçiler, kendi gündemlerini, neler yaptıklarını, neler başardıklarını konuşur olmuşlardı. Dayanışma, yardımlaşma tüm suni ayrımlardan arınmaya başlıyor, sınıf kardeşliği temelinde hemhal olunuyor, birinin sorunu herkesin sorunu olarak görülüyordu. Hani, deyim yerindeyse “sağır sultan” bile işçi sınıfının birlik olduğundaki gücünü duyuyordu. Sömürücü sermaye sınıfının ölümüne korktuğu da, işçilerin “sınıfını bilip, safa gelmesiydi”. Sömürücü sermaye sınıfı ve onların hizmetindeki devlet, tüm gücüyle işçi sınıfının örgütlü gücünü dağıtmak için sinsi planlar yapmaktaydı. 1980 askeri faşist darbesi eliyle, işçi sınıfının örgütlü gücü dağıtıldığı için, o dönemin işçilerinin çok büyük bölümünde olduğu gibi, metal işçisi olan Mehmet Amca da, 60’lı, 70’li yıllardaki işçi sınıfının yaptıklarını unuttu. ’80 darbesini hatırlıyor ve darbe yerine, egemenlerin beynine yerleştirdiği “ihtilal”, “kardeş kavgası” diyor askeri faşist darbeye. Mehmet Amcanın anlattıklarını dinlerken, Nâzım Ustanın “ellerinize ve yalana dair” şiiri süzülüp geçiyordu zihnimden.

27 Eylül 2016






Son Eklenenler

UİD-DER Aylık Bülteni

Share this