UİD-DER youtube Web TV Twitter'da UİD-DER facebook'ta UİD-DER

Kapitalizmin Karanlığını Yırtacak Kızıl Tomurcuklarız!

Elif Çağlı'nın Eylül Günlüğü

Utku Kızılok

Kör karanlığın tanrıları toprağın derinliklerini sarsan, gök kubbeyi yırtan bir çığlık kopardılar, oturdukları dağ doruklarından. Sarsıldı yer küre, kayalardan kayalar koptu, ama su yürüdü kendi yolunca. İlk kıvılcımı çakmıştı insan ve o büyülü alevi, ateşi yakmıştı; aydınlanmıştı kör karanlığı. Anladı karanlıklar prensi sonunun geldiğini, bugün yarın karışacaktı sonsuz yokluğa ve sahneyi bırakacaktı ateşi yakanlara. Yakılmıştı ilk ateş ve başlamıştı insanlığın ileriye yürüyüşü. Geleceğin büyük ateşini yakacak serüven başlamıştı böylece. Selam ilk ateşi yakanlara, suyun önünü açanlara; selam karanlığın bağrını yırtarak kör tanrıları ebediyete gönderen Prometheuslara; selam geleceğin büyük ateşini tutuşturacak alazları bizlere ulaştıranlara.

Karanlığa direnenlerin öyküsü

Elif Çağlı’nın 12 Eylül faşizminin karanlık yıllarında kaleme alınmış ve o döneme tanıklık eden şiirleri Eylül Günlüğü adıyla yayınlandı. Çok katmanlı şiirler içeren bir kitap hakkında yazmak esasında tehlikelidir; zira şiirlerin içeriği ve taşıdığı duygu yoğunluğu düzyazıda yeterli düzeyde açıklanamayacağı gibi, okuru şiirle baş başa bırakmaktan alıkoyabilir. Fakat, anılar âleminden çıkartılarak kitaplaştırılan bu şiirler, geçmişte yaşananlara tanıklık ediyorlar ve aslında o dönemi yaşayanlardan ziyade bugünün genç kuşak devrimcilerini ilgilendiriyorlar. Çağlı’nın da vurguladığı üzere “geçmişini bilmeyen ya da unutan devrimcinin geleceği de olamaz”. Bundan ötürüdür ki, geçmişimize ve bırakılan mirasa sahip çıkmalı, daha ileriye taşımaya çalışmalıyız. Bu durum, sözünü ettiğimiz tehlikeyi göze almayı gerekli kılıyor.

Çağlı, kitabının önsözünde şunları yazıyor: “Zor günler zor sınavlara çeker insanı. Çekilen tüm acılara karşın, devrimci bayrağı yarınlara taşıyabilmek için tarihsel iyimserliği her daim yeşertmek gerekir. İnancı ve umudu acıya katık eyleyip yola devam etmeyi becerebilmektir hüner. Bu noktada bazen düz yazının hükmü sona erer ve şiir egemenliğini ilan eder.” Gerçekten de gericilik yıllarının egemen olduğu kimi dönemlerde şiir, düşman cephesinin amansız saldırılarına karşı bir direnme aracına dönüşebilir ve dönüşmüştür de. Tüm olup biteni, yaşanan acıları, içinden geçilen dönemin boğucu atmosferinin insan bilincini dumura uğrattığı böyle süreçlerin ifadesini şiirin yoğun duygusal ve imgesel dünyasında bulmak mümkün… Yaşananları açıklamaya kelimelerin yetmediği kimi anlarda insan, içinde yaşadığı koşullara boyun eğmeyerek var gücüyle bir çığlık koparmak ister; işte bu dönemin devrimci şiirleri, gericilik yıllarının boğuculuğuna ve sessizliğine karşı koparılmış bir çığlıktır. Bu dönemlerin bu tarz şiirleri, verilen kavganın çetinliğine her düzeyde şahitlik ederken, onu geleceğe aktarma rolünü de üstlenmiştir. Elif Çağlı’nın şiirleri de gericiliğin egemen olduğu yıllara ayna tutmakla kalmaz, aynı zamanda direnmek ve mücadele etmek gerektiği fikrini güçlü bir biçimde ifade ederler. Onun şiirleri, faşizm gericiliğinin karanlığına karşı dostlara, yaşıyorum selamı, ölenlere ağıt, düşmana ise intikam nidasıdır.

12 Eylül faşizmi karşısındaki ağır yenilginin yarattığı genel moral bozukluğu, umutsuzluk ve çözülme bu dönemin edebiyatına egemen olurken, şiir de bundan nasibini almıştır. Direnç noktaları kırılan ve düzen ile uzlaşarak devrimci mücadeleden ve örgütsel yaşamdan kopan nice insan, kendi bireyselliklerini merkeze koyup, tüm toplumu da bireysel acılarına tanıklık etmeye çağırmaktaydılar şiirlerinde. Melankolik ruh halinin egemen olduğu, iç bunalımların ve hezeyanların kişiyi esir aldığı böylesi şiirler, toplumsal kurtuluş mücadelesinin yerine küçük-burjuva bireyciliğini koymakta ve onu yüceltmekteydi. Yayınlanan pek çok roman ve şiir, derin bir yenilgi psikolojisi içinde pişmanlıklar risalesine dönüşürken, genç kuşaklara bir daha bu “dikenli” yollara girmeyin çağrısı yapmaktaydılar adeta.

Fakat bu dönemde, düşmana inat, umudu büyütüp karanlıklara çiçek açtırmaya çalışanlar da vardı. Elif Çağlı ve yoldaşları gibi devrimciler faşizmin karanlığına karşı umut türküleri çığırmaktaydılar: “Karanlıklar tanrısı söndüremez ateşimizi”. Çağlı’nın şiirleri, faşizmin yarattığı gericiliğe boyun eğmeyip, genel moral bozukluğunun altında ezilmeyerek akıntıya karşı yüzenlerin ve devrimci mücadeleyi geleceğe taşıma kavgası verenlerin öyküsünü anlatmaktadır. Kendisinin de vurguladığı üzere şiirleri “bu kahırlı dönem boyunca çekilen acılara ve düşmana inat gövertilen dirence doğrudan tanıklık” etmektedir. Cezaevlerine tıkılan, işkence tezgâhlarına çekilen, dışarıda düşmanın her an pusu çemberini daraltacağı tedirginliğiyle yaşayan binlerce devrimci, umudunu yitirmeyerek kara bulutlarla çevrili bu acılı günleri geleceğin bereketli yağmurlarına dönüştürmeye çalışmaktaydı.

Çağlı, bu kahırlı günlerde şiiri, düşmana karşı bir direnme aracı olarak kullanmakla kalmamış, yaşanan derin altüst oluşu, bireysel kaygılarından ve acılarından sıyrılarak toplumsal düzeyde ele alarak işlemiştir. Onun şiirlerinin her dizesi, faşizmin karanlığına karşı umut, yani devrimci tarihsel iyimserlik, devrimci coşku, davaya, tarihsel haklılığa, insanlığın ileriye yürüyüşünün durdurulamaz oluşuna duyulan sarsılmaz inançla örülüdür. Çağlı’nın şiirleri, her düzeyde, toplumsal kurtuluş mücadelesine bağlanmaktadır ve bu kavganın uluslararası boyutu ise asla gözlerden kaçmaz. Diğer taraftan, insanlığın daha yaşanası, müreffeh, özgürlük ve sevgi dolu bir dünya hayali hemen her şiire güçlü bir biçimde sinmiş bulunmaktadır.

Çağlı, 12 Eylül faşizminin o karanlık yıllarını, acılarını, yitirilenleri, faşizmin işkenceye çektiği devrimcileri, ama daha da önemlisi, inançlı devrimcilerin geleceğe olan bitmeyen umudunu, sevdalarını ve özlemlerini şiirleriyle bugüne, bize aktarıyor. Ancak şiirin düzyazıdan farkı, yaşananları tüm boyutlarıyla anlatmaması ve belirli bir süzgeçten geçirerek imgelere başvurmasıdır. Nitekim Çağlı da, oluşturduğu devrimci umut ve tarihsel iyimserlik izleği üzerinden gericilik yıllarını, ne yapılması ve neden yapılması gerektiğini yaratıcı imgelerle şiirinde işlemiştir.

Tarihsel iyimserlik

Faşizm benzeri gericilik dönemlerinde işçi sınıfının sendikal ve siyasal örgütlerinin faşist devlet tarafından ezilmesi mücadelenin sürekliliğinde büyük bir kopukluğa yol açar. Hatta kimi durumlarda mücadele geleneğini yarınlara aktaracak aktarma kayışları hepten kopar. Gericiliğin her alanda boy vermesi toplumun üzerine adeta bir karabasan çöker; gün ortası karanlığının yaşandığı böyle dönemlerde emekçi kitleler, uğradıkları bilinç tutulmasıyla yarı uyur yarı uyanık bir yaşam sürdürürler. Tüm bu olup bitenler karşısında yılmamak, akıntıya kapılarak tasfiye olmamak ve yaşananları devrimci Marksizmin mihenk taşına vurarak bilince çıkartmak komünistlerin tarihsel görevidir. İnsanlığın tarihsel büyük kavgasının bilinçli bir parçası olan komünistler, Marksizmin tarihsel iyimserliğini bir an olsun elden bırakmazlar.

Tarihsel iyimserlik kişilerin, yaşanan hemen her kötü durum karşısında safça umut etmesi, ne olursa olsun iyimserliği elden bırakmaması değildir; bu, olsa olsa bir dinin kutsal sözlerini tekrarlayıp kadere boyun eğmek olurdu. Gerçekte tarihsel iyimserlik, gelecekte yaşanacak büyük savaşımın zorunluluğunu ve çetinliğini sonsuzluk kadar kesin bir biçimde bilmenin ifadesidir. Doğayı, toplumu ve tarihin akışını belirleyen yasaları berrak ve keskin Marksist bilinçle, derinlemesine kavramaktan gelen bir çıkarsamadır. Dolayısıyla tarihsel iyimserlik miskince beklemeyi değil, durup dinlenmeden, umutsuzluğa kapılmadan, yaşanan gericiliğin geçici karakterini bilerek, onu, savaşa hazırlanmak üzere kullanmayı gerektirir.

Çağlı’nın şiirlerinde devrimci mücadeleye derin bir güven ve umut kendini dışavurmaktadır; umut, içerdiği anlamla birlikte, insanlığın toplumsal kurtuluşuna olan inancın bayrağını simgelemektedir. Çağlı, insanlığın özgürleşme mücadelesini derin kavrayışı ve insanın insanlaşma sürecinde emekle kazandığı hünere beslediği inanç sayesinde, yaşananlar karşısında bu mücadelenin neyi temsil ettiğini bilerek sağlamca durabiliyor: Sonsuzluk somutlanamasa bile/ Gene de örneklemek isterim/ İlk ateş yakıldığında/ İlk kez yarıldığında karanlıklar/ İnsanlar sevinçten coşarak haykırmışlar…/ Bugün de/ Bu yaşlı dünyamızda/ Karanlıkların yırtıldığı yerde/ Aynı coşkuyla insanlar/ Özgürlük türküsü yakıyorlar/ Bana sorarsanız derim ki/ Sonsuzluk biraz da budur işte!.. (Sonsuzluk, s.27)

Çağlı, çekilen acıların devrimcileri sınadığını vurgularken, Marksist bilinçle donanmış devrimcilerin bu karanlık yıllara teslim olmadan mücadele bayrağını yükseltmesi gerektiğini şu dizelerinde dile getirmektedir: Acı ve sevinç/ Birbirinin ikiz kardeşi/ İkisiyle de yaşamayı öğrenmeliyiz. Hüner/ Acılı günlerde bile/ Umudu yitirmemek geleceğe/ Bereketli yağmurlara dönüştürmek/ Karabulutları. Ya da şöyle seslenir: Karanlıklar tanrısı söndüremez ateşimizi/ Sevinci biriktirir/ Kara gün cimriliğiyle/ Coşturur çayları/ Okyanuslara köpürtürüz! (Acılar ve Sevinçlere Dair, s.10-11)

Zira yüreğimizde, ellerimizde, bilincimizde/ Büyülü bir hüner var/ En derin acıları bile/ İnançlı bekleyişlere dönüştürürüz… Tarih ana/ ‘Neşeli ozanlar’ demiş bize/ Direnç tomurcukları açtırırız/ Dost gönüllerde! (Aynı şiir, s.12) Ellerimizde ve bilincimizde büyülü bir hüner var: Marksizm! Çağlı “tarih ana” ve “neşeli ozanlar” imgeleriyle Marksizmin tarihsel haklılığına göndermeler yapıyor. Marksizmle birlikte ilk kez, insanlığın ileriye yürüyüşü bütünlüklü bir şekilde kavranabilmiştir. İşçi sınıfının neşeli ozanları Marx, Engels ve Lenin tarihin ve kapitalizmin işleyiş yasalarını derin bir çözümlemeye tâbi tutarak açıklamışlardır. Tarihsel materyalist ve diyalektik yönteme sahip olan Marksizm, kapitalizmin nasıl doğduğunu ve tüm dünyaya hakim olduğunu, kapitalist dünya düzeninin içsel çelişkilerinin neden sınıfsız-sömürüsüz topluma giden sürecin önünü açacağını köklü bir çözümlemeye tâbi tutarak ortaya koymuştur.

Çağlı, Marksizmin Işığında adlı eserinde bu konuya şöyle değiniyor: kapitalizmin dayanılmaz sonuçları var oldukça, Marksizmin haklılığı, çağımızın toplumsal çelişkilerinin proletaryadan, ezilenlerden yana çözümlenmesindeki zorunluluğu, yeniden ve yeniden gün ışığına çıkacaktır (1. baskı, s.260). İşçi sınıfı ağır bir yenilgi almış olsa bile bu, ilânihaye sürmeyecek ve kapitalizmin açlığa, yoksulluğa ve derin bir yozlaşmaya sürüklediği kitleler yaralarını sararak bir gün yeniden ayağa kalkacaktır. Bu bir temenni değil, sınıflar savaşımının zorunlu bir sonucudur. Diller, Dudaklar ve Gözler adlı şiirinde Çağlı, boyun eğdirenlerin, büyülü bir hünere sahip işçi sınıfı bilinçli ve örgütlü bir güç haline geldiğinde nasıl boyun eğdiklerini şöyle betimliyor:

Önce boyun eğmeyi öğrettiler insanlara/ Ve sonra susmayı…/ Açlığa, susuzluğa/ Ve her şeye karşın/ Yine insanların/ Dilleri, dudakları ve gözleri vardı. Dil ne işe yarar dedi biri/ Anlatmaya/ Neyi?/ Ezilmemeyi/Ya dudaklar?/ Üflemeye/ Nereye?/ Ateşe/ Coşturmak için ateşi./ Ya gözlerimiz/ Ne zaman öğrenecekler/ Onların/ Görme dediklerini görmeyi?/ “Soruyoruz ya!” dedi biri/ O halde şimdi öğreneceğiz. Baktılar, baktılar/ Ve gözler çakmaklaştı/ Yalaza dönüştü diller/ Dudaklar açıldı, kapandı/ Üst üste, üst üste, üst üste/ Milyonlarca dil, dudak ve göz/ Harekete geçti./ Kesildi/ Susmayı emredenlerin sesi/ Boyun eğdirenler/ Boyun eğdi! (s.53)

“Fırtınanın sonunu anlat!”

Toplumları derinden sarsan, verili düzenleri altüst eden köklü değişiklikleri daha geniş boyutta kavrayabilmek amacıyla kimi çarpıcı kavramlara başvururuz. Örneğin fırtına sözcüğü de bunlardan biridir; gerek toplumsal düzeyde gerekse bireysel düzeyde yaşanan fırtınalar vardır. Verili kurulu düzeni yıkan, kitleleri derin bir anaforun içine sürükleyen savaş, devrim ve karşı-devrimler toplumsal fırtınalardır. 1917 Ekim Devrimi tarihin gidişatını değiştiren köklü bir toplumsal fırtınadır örneğin. Çağlı, 12 Eylül faşist diktatörlüğünün toplumsal düzeyde yarattığı derin altüst oluşu anlatabilmek amacıyla fırtına imgesini kullanmış şiirlerinde. Ağaçları kökünden söken, akarsuların yataklarını değiştiren, denizlerde dev dalgalar oluşturan, yaşam alanlarını tarumar eden ve önüne kattığı hemen her şeyi süpürüp birbirine katan doğal fırtınaların yarattığı altüst oluş ile 12 Eylül karşı-devrim fırtınası arasında alegorik bir özdeşlik kuruyor Çağlı. Aynı şekilde, Ehrenburg’un Fırtına’sına gönderme yaparak, savaş ile 12 Eylül faşist karşı-devriminin yıkıcılığı arasında kurduğu benzerlikle bunu pekiştiriyor. Bununla birlikte, çok katmanlı fırtına imgesi, kimi yerlerde anlam değiştirmektedir. Örneğin, kapitalist sömürü düzenine son verecek olan da, yine bir devrimci fırtınadır. Çağlı, herkesi bu fırtınaya katılmaya çağırıyor: Al ak kanatlarımı/ Git karış fırtınaya (Bir Beyaz Kanatlı Kuş, s.74).

Çağlı, 18 Yaşlarında Gelen Ölümler adlı şiirindeki dizelerinde faşist karşı-devrim fırtınasının nice civan devrimcinin yaşamını elinden aldığını anlatırken, insanların suskunluğuna da isyan etmektedir: Geçmişi anlatıyor bana: Yüz binlerle koşarken meydanlara/ Düşlerken denizlere açılmayı/ Öpüşürken kahverengi gözlü bir kızla/ Ve çevirirken Ehrenburg’un/ “Fırtına”sının yapraklarını…/ Ölüm girdi aramıza/ Yarım bıraktırdı yaşamı/ Doyamadım kokusuna/ Yeni açan o kır çiçeğinin/ Bakışlarım/ Bahar bulutlarında/ Takıldı kaldı/ Düşüncem o sayfada/ Yaşam bir fırtınayla/ Altüst olurken/ İnsanlar neden/ Suskun kalmaktaydı? (s.58)

Ya da:

Bana bilmediğim şeyleri anlat/ Yaşamadıklarımı.../ Fırtınanın sonunu anlat/ O kızın dudaklarını/ Çiçekler hâlâ goncada mı/ Ve çok mu güzel/ On sekiz yaş sonrası” (Aynı şiir, s.59).

Hıçkırıklar adlı şiirinden: Çağıl çağıl seslerle/Dereler mi inliyor//Kopan bir Fırtına mı/ Bulutlu gecelerde? (s.38)

Bir Beyaz Kanatlı Kuş adlı şiirindeki dizeleri: Belki Günlerden dündü/ Belki önce yıllarca/ Mutlaka mevsim güzdü/ Fırtına koptuğunda/ Bir yaralı kuş düştü/ Pencerenin yanına/ Bembeyaz kanatlarla (s.72).

Yine bir güz günüydü/ Uçarken fırtınaya/ Bembeyaz kanatlı kuş/ Ey insanoğlu dedi/ Yüreğinin aşkıyla/ Özgürlüğümü verdin/ Böyle anlatacağım/ İnsanları, kuşlara (Aynı şiir, s.73).

Yaşam bir fırtınayla kökten değişmekle kalmamış, devrimci bir önderlikten mahrum olan işçi sınıfı da ağır bir yenilgi almıştır. Faşist diktatörlüğün estirdiği devlet terörü ve geniş kapsamlı baskılar kitleleri sindirmiş, güvensizleştirmiş ve insanları yalnızlaştırarak atomize etmiştir. Bununla birlikte, gerek darbe öncesinde gerekse faşist diktatörlük kurulduktan sonra onlarca devrimci katledilmiştir: Bir el!/ Yüzyılın yüzkarası çizgilerinde gizli/ Bir el!/ Körpe fidanları kıran, kıyıcı/ Bir el!/ Bir SS eli/ Bir Gestapo/ Bir Kara Gömlekli!/ Bir el tetiğe bastı/ Bir gül ağacı kırıldı/ Düştü yere/ Yiğit bir Anadolu insanı/ Binlerce elin üstünde dalgalandı (Gözlerinin Işığını Özledik, s.16-17).

Çağlı, devrim mücadelesine kendilerini adamış ve bu uğurda yaşamlarından olmuş devrimcileri unutmayarak, onların acısını yüreğinde taşır. Şiirlerinde kullandığı al karanfil, al gömlekli civanlar, fidan boylu delikanlılar, al gelincikler, al gömlekli gençler gibi imgelerle, dövüşürken ölenleri selamlar: Yediveren güldünüz/ Belki dün/ Belki bugün öldünüz (Yediveren Güller, s.112). Suskunlukları yırtan/ Bu hıçkırıklar da ne?/ Zambak yüzlü kızlar mı/ Sevdalardan kopuyor/ Al gömlekli gençler mi/ Göklere tırmanıyor?/ Bu damla/ Ulu bir çınardan mı/ Gam yüklü anadan mı/ Yaş döken oğullara?/ Yoksa/ Al karanfil mi/Yitiriyor rengini/ Gecenin bir vaktinde/ Bembeyaz kesilen mi/… Kıraç, kuru yüzüyle/ Bir dede mi ağlıyor/ Kupkuru kederlerden/ Toprak mı yarılıyor?/ Boynu bükük nergis mi/ Bir dal mı koparılan/ Bir gelincik dalı mı/ Sevdiğine doymayan? (Hıçkırıklar, s.37)

Faşizm döneminin o nefessiz günlerinde devrimcilerin yaşamı gerçekten de güçtür; kimileri işkence tezgâhında, kimileri illegal bir yaşam sürdürmekte, kimileri ise ülke dışında sürgündedir. Tezgâh başında aramayın/ Aramayın tek göz odamda/ Bulamazsınız/ Uzaklardayım/ Çok uzaklarda… Şimdi uzakta/ Çok uzaklardaysam/ Işıksız, havasız bir zindanda/ Bileklerimde zincirden prangalarla/ Meraklanmayın/ O ateş durur orda/ Yanar yüreğim yanar/ Ortalık ışıyıncaya/ Demir eriyinceye kadar (Ateş, s. 101–105). Düşün/ Sen dışarıda göğüs germektesin/ Sevdalın içeride kucaklamakta zorlukları/ Yüreğiniz buluşur ortak dizelerde/ Özleminiz çağıldar/ Geçmiş, gelecek günler/ Gözlerinde yaşar (Acılar ve Sevinçlere Dair, s.9).

Çağlı’nın şiirlerinde, bu karanlık dönemin puslu havasına tüm yönleriyle şahit olmak mümkün. Ancak Çağlı, şiirlerinde hep umut, sevinç, özlem ve dostlukları işleyerek faşizme karşı aldığı ve alınması gereken tutumu da ortaya koymaktadır. Elbette karanlık bulutları dağıtacak devrim fırtınası bir gün yeniden esmeye başlayacaktır: Bir fırtına kopar ansızın/ Geleceğin ilk damlaları düşer/ Bir yaz sağanağıyla (Yüreklerin Gezintisi, s.63). Onlar/ Bahar dallardır/ Tomurcuklarla yüklü/ Çiçeğe dönüşecek/ Onlar/ Alev kıvılcımları/ Yüreklerimizi Tutuşturacak/ Onlar/ Umudumuzun çiçekleri/ Karanlıkları yırtıp/ Yarına ulaşacak/ Bir gün/ Çiçeklerin açtığı bir bahar günü/ Göğsüne yatırdığın yiğitlerin/ Çatlatıp yüreğini/ Kızıl güllere dönüşerek/ Yeryüzüne çıkacak! (Umudumuzun Çiçekleri, s.7)

Gericilik yılları, burjuva ideolojisinin meydanı boş bularak şaha kalktığı yıllardır. Yenilginin getirdiği dağılma ve moral bozukluğu, devrimci yükseliş sürecinde dalgaya kapılarak devrimcileşmiş pek çok insanı da gerisin geriye savurur. Ama çekilen dalgaların sürükleyemediği deniz yıldızları kalır geride. Gerçekten de Marksizmi ve devrimci mücadeleyi işte bu bir avuç insan temsil etmektedir. İdeolojik mevzilerde kalarak direnen, mücadele geleneğini geleceğe taşıyan bu bir avuç Marksisttir. Lenin gericilik yıllarında, geleceğin büyük ateşini tutuşturacak alazları korumanın ve geleceğe taşımanın en büyük kavga ve görev olduğunun altını çizer. Ne var ki Türkiye’de bir zamanlar sosyalizmin şampiyonluğunu yapanlar, faşist darbeyle gelen yenilgi ve moral bozukluğuna teslim olmakla kalmamış, sosyalizmin ölümünü ilan edip ona defin töreni de düzenlemişlerdir. Fakat Çağlı ve yoldaşları gibi devrimciler, acılarını sabırla bileyip devrimci mücadele halkasını geleceğe aktarma kavgası vermişler, fırtınanın sonunu anlatmışlardır.

Burjuva ve küçük-burjuva ideolojilerine karşı devrimci Marksizmin bayrağını yükselterek mücadele geleneğini yarınlara taşıma kavgası Çağlı’nın şiirlerine şu dizelerle yansıyor: Bir adam/ Sımsıkı sarılır bir çocuğa/ Geleceğin masalını anlatır ona/ Aşağıda/ Çiğdem tarlalarında/ Bir ana/ Açlığı ve acıyı geçirir şişlerine/ Geleceği dokur oğullarına/ Bir erkek/ Bekleyişlerin sınırında/ Elinde karanfil goncasıyla/ telleri boyar kırmızıya/… Bir çocuk bekler sabırsızca/ Özlemle bekler bulutları/ Değiştirmek için gözündeki ıslaklığı/Şimşeğin ışığıyla…(Yüreklerin Gezintisi, s.61)

“Bir parça olsun utanç”!

Toplumsal ölçekte meydana gelen olayları bireysel düzeyde ele almamak veya bireysel sorunları bile gerçek sonuçlarına vardırıp toplumsal bütünle bağını kurarak irdelemek kişinin bilinç düzeyiyle alâkalıdır. Gerçek bir Marksist, gerçek bir kolektivist, yaşadıklarını bireysel değil, her küçük parçayı o büyük bütüne, yani toplumsal olana bağlayarak ve kapitalist sistemle bağını kurarak ele alır. Bir Marksist ve kolektivist olan Çağlı, 12 Eylül faşizminin yol açtığı acıları dile getirirken sadece kendi bireysel acılarını ya da ulusal düzeyde çekilen acıları değil, dünya ölçeğinde işçi-emekçi kitlelerin ve bir bütün olarak insanlığın kapitalist düzen tarafından çektirilen acılarını dile getirmektedir. Onun yüreği, bir hamal veya inşatta çalışırken ölen bir işçi için burkulurken, Filistin’de taş atan ve İsrail kurşunuyla öldürülen çocuklar, mutlu bir yaşam peşinde koşarken okyanuslara gömülen Haitili işçiler veyahut Şili burjuva devletinin katlettiği devrimciler için de sızlar. O, zulmün önünde boyun eğmeyenlerdendir çünkü: Nefret ettim, ederim her an/ Kaderine esir olandan/ Ve eğilmemeyi öğrendim/ Zulmün önünde/ Kölenin ruhunu özgürleştiren/ Ölümsüz Spartaküs’ten! (Ateş, s.104)

Bir hamalın ölümünü anlattığı Utanç adlı şiirindeki dizeleri, aynı zamanda, insanlığın acıları karşısında utanç duymak gerektiğini de anlatmaktadır: Ne eski bir palto isteyebilir/ Ne sıcak bir aş/ Ne de taşınacak bir yük/ Bir tek dileği vardı sizden/ Bir parça olsun utanç! (s.90) Bugün Irak’ta, Afganistan’da, Filistin’de, Kürdistan’da ve dünyanın daha pek çok yerinde her gün yüzlerce insan öldürülüyor. Tahayyül sınırlarını zorlayan yöntemler kullanılarak işkenceler yapılıyor, insanlar aşağılanıyor ve açlığa terk ediliyor. Milyonlarca insan aç, sakat, evsiz ve hasta… Kara Afrika’da akbabalar, açlıktan can çekişen insanların ölümünü bekliyor. Doğa, kapitalizm tarafından katlediliyor ve gezegenimizde canlıların yaşam alanları böylece ortadan kaldırılıyor. Bir insanlık onuru taşıdığını söyleyip de tüm bu olup bitene sesiz kalanlara Çağlı anlamlı bir yanıt veriyor: Haklısınız/ Yerden göğe kadar haklısınız/ Bir onur taşıyorsunuz/ Yüreğinizde… İnsanlığın Onuru(!)/ Neden ses vermiyor bu onur/ Ve neden yaşarmıyor gözleriniz?/ Tam karşınıza geçmiş de “ONLAR”/ Bakarak gözlerinizin ta içine/ Kuşları değil/ İnsanları katlediyorlar! (Şaşkınlık, s.92)

Eğer yaşananlar karşısında bir parça utanç duyamıyorsak, bu, kapitalizmin bizleri insanlıktan çıkartan derin bir yozlaşma ve yabancılaşmanın içine sürüklediği anlamına gelir. Bununla birlikte utanç duyan her kişi, “neden bunlar yaşanıyor” sorusunu sormalıdır; bu soruyu sormadan utanç duymak, olsa olsa kişinin vicdanını rahatlatır. Kişiler belki vicdanlarını rahatlatabilirler, ancak dünya ölçeğinde kapitalizmin sebep olduğu felâketler yaşanmaya devam edecek. Ne sömürü ortadan kalkacak, ne sınıflar, ne açlık ve yoksulluk ve ne de savaşlar ve ölümler! Ancak böylesi yaşamak değil, kapitalist sömürüye boyun eğerek yok oluşu beklemektir. Oysa Yaşamak…/ Yeşermek bitkiler gibi/ Yaşamak…/ Dönüşmek geleceğe/ Güçlü ellerle kavrayıp çelişkiyi/ Birlikte dövüşüp/ Birlikte büyütmek/ Geleceği… (Böylesi Yaşamak Değil, s.48) İşçi-emekçi kitlelerin tek kurtuluş yolu var: kapitalist dünya düzenini alaşağı etmek ve insanlığı bu sömürücü sistemden ve yok oluştan kurtarmak. İnsanlığın gerçek kurtuluşu ancak sınıfsız ve sömürüsüz bir toplum olan sosyalizmle mümkündür! Belki de güneş batmayacak bir daha/ İnsanların gözlerine sevinçler sığmayacak… O zaman böyle geceler olmayacak! (O Zaman Böyle Geceler Olmayacak, s.43)

Sonsöz

12 Eylül’ün üzerinden 26 yıl geçti; 1980’de doğanlar çeyrek yüzyıllık bir süreyi arkalarında bırakmış durumdalar. Fakat faşizmin toplumsal düzeyde açtığı yaralar kapanmadığı gibi, işçi sınıfının devrimci yükselişini kesintiye uğratan bu karşı-devrimden, onun topluma giydirdiği rejimden hesap da sorulmuş değil. Elbette bu hesabı sorabilecek olanlar düzenin liberal burjuva güçleri değil, devrimci işçi sınıfıdır. Ancak işçi sınıfı hâlâ 12 Eylül’ün ölü toprağını üzerinden atabilmiş değil; ne yazık ki örgütsüz, dağınık ve devrimci bir önderlikten yoksun.

Mücadele geleneğinin aktarma kayışları koptuğundan ötürü sınıfımızın geniş kitlesini meydana getiren genç kuşaklar tarihsel hafızadan yoksunlar. Burjuva ideolojisiyle yoğrularak büyüyen genç kuşaklar ne sınıfın mücadele tarihinin ne de kendi muazzam güçlerinin farkındadırlar. Unutmamak gerekiyor ki, burjuvazinin hafızalarımızdan silmeye çalıştığı şey, işçi sınıfımızın şanlı mücadeleleridir. Unutturulmaya çalışılan şey: grevler, direnişler, fabrika ve üniversite işgalleri, işçilerin ve öğrencilerin politikleşerek kendi muazzam örgütlü güçlerinin farkına varmaları, kapitalist sistemi sorgulamaları ve onu değiştirmek üzere devrimci mücadeleyi yükseltmeleridir. 1980 öncesinde işçiler örgütlüydüler ve patronlar karşısında bugün olduğu gibi örgütsüz, dağınık ve korkarak değil, kafa tutarak duruyorlardı. Bugün ise, işçiler örgütsüz ve bilinçsizler, dolayısıyla da ne güçlü sendikaları ve ne de siyasal örgütleri var. Orduyu iş başına çağıran burjuvazinin gerçek amacı yukarıda genel hatlarıyla sıraladığımız durumu yaratmaktı ve bunu başarmıştır da.

Her bilinçli devrimci işçi, burjuvazinin işçi sınıfına karşı giriştiği karşı-devrimci saldırıyı, hafıza silme operasyonunu asla unutmamalıdır. Edindiğimiz Marksist bilinci, sınıfımızın devrimci coşkusunu ve sınıfsal kinini diğer işçilere taşımalı ve burjuvazinin kanlı ve karanlık yüzünü teşhir etmeliyiz. İşçi sınıfının ödediği ağır bedellerin ve 18 yaşında, henüz ömrünün daha ilk yıllarında burjuva devletin öldürdüğü onlarca devrimci civanın intikamını elbet bir gün burjuvaziden alacağız. Karanlığın bağrını yırtarak kızıl bayrağı bugüne taşıyan Elif Çağlı ve yoldaşları gibi devrimcilerin hakkını ancak bu şekilde ödeyebiliriz. Biz bilinçli işçiler, Çağlı’nın aşağıdaki dizelerini bir şiar olarak yükseltmeli, hayata geçirmeli, içselleştirmeli ve nasıl bir devrimci mücadele vermek gerektiğini bu dizelerden öğrenmeliyiz: Ne fark eder?/ Ya elimde kızıl bir bayrakla/ Karşılayacağım seni/ Ya da o gün yoldaşlar/ Kızıl bir karanfil dikecekler/ Başucuma…(Umudum, s.47)

4 Ekim 2006






Son Eklenenler

UİD-DER Aylık Bülteni

Share this