UİD-DER youtube Web TV Twitter'da UİD-DER facebook'ta UİD-DER

Patronların “İşçileri Yönetme Sanatı”

Kasım 2012, No: 56

Adına kapitalizm denen patronlar sisteminde işçiler birer üretim aracıdır. Patronların gözünde ve mevcut işleyişte, işçiler sömürülmesi gereken varlıklardır. Tüm dünyada işçiler çalışır, üretir, patronlar yer! Bu düzen böyle! Ne var ki, makinelerden farklı olarak işçiler insandır ve duyguları, hayalleri, “daha da kötüsü” düşünme yetenekleri vardır. Hem bu özellikleri, hem de birlikte üretmeleri ve üretimi durdurma gücüne sahip olmaları, işçileri patronlar açısından tehlikeli hale getirir. Maazallah işçi hakkını aramaya kalkabilir, zam isteyebilir, iyi şartlarda çalışmak isteyebilir, örgütlenebilir…

“sen işçiyi sömür, hakkını ye ama onun bundan rahatsızlık duymaması için onu kandır. İşyerini kendisi­ninmişçesine sahiplenirse, işyerinin kârını daha da arttırmak için sürekli fedakârlık yapmaya çalışacaktır. İşin içine dâhil olma meselesi, ‘aile olma’ duygusu işçiyi onurlandıracaktır. O kendisini ailenin bir ferdi, o işin ortağı gibi sanırken işçi daha fazla para isteme ayıbını işlemeyecektir. Sen de böylece pazardaki diğer rakiplerinden daha güçlü hale geleceksin.”

Bunlara karşı bir önlem almak icap eder. İşte buna “yönetme sanatı” diyorlar. Ne fiyakalı bir isim değil mi? Bu konuyu ne kadar önemsedikleri adından belli. Patronlar, işçileri kontrol altında tutmak ve daha fazla çalıştırmak için projeler üretiyor, kitaplar yazdırıyor ve işçileri kandırmaya çalışıyorlar. Patronlar sınıfının akıl hocalarından biri yazdığı kitapta, yönetme sanatına dair yeni “formüller” keşfettiğini söylüyor:

“İnsanlar arasında kolaylıkla ve memnuniyet verici şartlar içinde servet kazananların birçoğu, insanları yönetme sanatını anladıkları için başarılı olmuşlardır. İnsanları yönetme sanatının önemi gün geçtikçe daha iyi anlaşılır. Ben, ilk defa bu eserle sizlere yepyeni formüller sunacağım. Bu formüllerin bir devrim yapacağına inanıyorum.” Bu formüllerde insanlar önce birbirlerinin kuyusunu kazan varlıklar olarak gösteriliyor, sonra genel olarak rekabet ve özelde ise işyerindeki rekabet meşru­laştırılıyor.

Rekabetin var olma ve yaşama savaşı olduğunu savunan bu utanmazlar, işyerlerinde de bu rekabetin sürmesi gerektiğini söylüyorlar. “Yönetme sanatı” adına şunlar yazılıyor: “Gerek bireysel başarılarımızda, gerek kurumsal başarılarımızda insan yönetiminde insan psikolojisini dikkate almanın ne kadar önemli olduğu aşi­kâr. Bazı şirketler vardır, rakiplerine göre daha düşük ücret ödemektedir, diğer şirketlere kıyasla çalışanlara tanıdıkları sosyal haklar da daha azdır. Ama bu şirketlerin bir kısmının rekabet gücünün daha yüksek olduğu, çalışanların şirkete bağlılığının daha yüksek olduğu görünmektedir. Buradan görülüyor ki, şirketlerin rekabet gücünün artırılmasında insan yönetiminin, bir başka deyişle çalışanın memnuniyetinin önemi açıkça görülmektedir. Çalışanlarla şirket hedeflerinin paylaşılması, takım ruhu çerçevesinde hedefe birlikte koşulması, sonuçların paylaşılması, bir aile ortamı yaratılması; bir başka deyişle çalışana yaptığı işi ve şirketi sahiplendirmek için gereğinin yapılması bireysel ve kurumsal başarıyı artıracaktır.”

Ruhunu sermayeye satan bu yazar, patronlara diyor ki, “sen işçiyi sömür, hakkını ye ama onun bundan rahatsızlık duymaması için onu kandır. İşyerini kendisi­ninmişçesine sahiplenirse, işyerinin kârını daha da arttırmak için sürekli fedakârlık yapmaya çalışacaktır. İşin içine dâhil olma meselesi, ‘aile olma’ duygusu işçiyi onurlandıracaktır. O kendisini ailenin bir ferdi, o işin ortağı gibi sanırken işçi daha fazla para isteme ayıbını işlemeyecektir. Sen de böylece pazardaki diğer rakiplerinden daha güçlü hale geleceksin”.

Tüm bunlar, patronlara akıl hocalığı yapan yazar/akademisyenler tarafından işyerlerinde yöneticilere ve işçilere anlatılıyor. İşçilerin kendi çıkarları temelinde düşünmesinin önüne geçilirken, bu vesileyle işçilere önemli kimseler oldukları hissettiriliyor. İşyerlerini dolaşan ve patronlar adına işçilerin bilincini çarpıtan ünlü profesörlerden birisi, “ben olmak” ve “biz olmak” üzerinden şöyle diyor: “Sen ben anlayışı içinde, iş sahibi ve çalışan birbirini hasım olarak görür. Biz bilinci içinde iş sahibi, yönetici, çalışan, müşteri anlamlı bir işin ortağı olarak görür… Normal olarak insanlar çalıştıkları yere katkıda bulunmayı, işyerinin başarısının bir parçası olmayı isterler. Çünkü her insan iki temel gereksinimle doğar: 1) Bağımsız olma, güçlü olma, birey olma, yani ‘ben olma’, 2) kendinden daha büyük ve anlamlı şeye ait olma, yani ‘biz olma’ gereksinimi. Her insanın kendinden daha büyük bir amaca hizmet etmek gibi temel bir gereksinmesi vardır. Her insan kendini aşan bir şeyin parçası olmak ister.”

Çalışmak, yararlı olmak insanın doğasında var. İnsan elbette çalışarak ortaya çıkardığı ürünün iyi olmasına uğraşır ve bundan mutluluk duyar. Ancak patronların amacı işçilerin mutlu olması değildir. Patronların buradaki oyunu, işçileri başarıya ortak ediyormuş gibi gözükerek sömürünün üzerini kapatmaktır. Sonuçta işçilere şu denmiş oluyor: “Mutlu olmak istiyorsanız kaderinize boyun eğin, yönetilmeyi kabul edin ve bunun hazzını yaşayın.” Patronların psikolojik analizlerinin, taktiklerinin ve oyunlarının tüm amacı işçileri daha fazla çalıştırmak ve daha fazla sömürmektir. Gerçekte tüm insanların mutluluğu sömürünün, işsizliğin, uzun iş saatlerinin olmadığı bir dünyada mümkündür.

Bu masallara karşı tüm işçiler uyanık olmalıdır. İşçiler birlik olduklarında ve kendi hakları için mücadele etiklerinde patronların yalanlarını boşa çıkartmayı da öğreneceklerdir.

15 Kasım 2012






Son Eklenenler

UİD-DER Aylık Bülteni

Share this