UİD-DER youtube Web TV Twitter'da UİD-DER facebook'ta UİD-DER

Uçurum İnsanları

Derya Çınar

Üretim araçlarını özel mülkiyeti haline getiren az sayıda insanın, toplumun geri kalanını ücretli işçi durumuna soktuğu bir düzendir kapitalizm. Mülk sahibi sınıf olan burjuvazinin, ekonomik açıdan epeyce palazlandıktan sonra egemenliğini siyasal bir güçle taçlandırmayı başardığı ilk ülkelerden biri de İngiltere’dir. İngiltere’de burjuvazi Fransa gibi toplumsal mücadelenin devrimci ateşinin çemberinden geçmeyip, aristokrasiyle uzlaşarak ve iktidarı onunla paylaşarak egemen sınıf konumuna yükselmiştir.

İngiliz burjuvazisi denizaşırı coğrafyaları sömürgeleştirmekle ve talan etmekle kalmayıp kendi ülkesinin işçi sınıfının da kanını iliklerine dek emmiştir. Üzerinde güneş batmayan İngiliz imparatorluğu hummalı bir şekilde ve korkunç bir emek sömürüsü ile inşa edilmiştir. Burjuvazi ile birlikte doğar işçi sınıfı da. Birbirine hiç benzemeyen ve asla uzlaşmayacak olan iki sınıftan biridir o. Ve İngiltere’de yaşananlar, kapitalizmin proletaryaya nasıl bir hayat bahşettiğinin ve nasıl bir gelecek vaat ettiğinin de resmini sunmaktadır. Toplumun çoğunluğunu oluşturan işçi sınıfı, kapitalizmin gelişmeye başladığı ilk dönemden itibaren büyük bir sefalete sürüklenmiştir. İngiltere’de işçi sınıfının içine sürüklendiği inanılmaz sefalet çeşitli araştırmaların ve romanların da konusu olmuştur. İşçi sınıfının yaşam koşullarını anlatanlardan biri de sosyalist yazar Jack London’dır.

Muazzam bir sömürü üzerinde yükselen kapitalizmin geçmişten bugüne değin değişmediğini ortaya koyması bakımından, London’ın Uçurum İnsanları adlı eseri öğreticidir. Üstelik bu eser 1800’lerin “vahşi kapitalizmini” değil, kapitalizmin emperyalizm aşamasına yükseldiği 1900’lerin başındaki İngiltere’yi anlatmaktadır.

Jack London Amerika’dan gelir ve Londra’nın ünlü Doğu Yakası’nda yaşayan insanları yakından tanımak ister. Ona deli gözüyle bakan arkadaşlarının tüm engelleme çabalarına rağmen Doğu Yakası’nda bir eve yerleşir. İşçi sınıfının burjuva sınıfı nasıl kanıyla beslediğini anlattığı “Uçurum İnsanları” adlı kitabını işte Doğu Yakası’ndaki bu evde yazar. Bundan dolayı kitap birçok kez Doğu Yakası adıyla da basılır. Anlatılanlar Londra’nın doğu yakası mahallesinin hikâyesi gibi görünse de, aslında insanlık dışı bir sistem olan kapitalizmin dünya işçi sınıfına yaşattıklarının hikâyesidir.

1900’lü yılların başlarında İngiltere’nin Batı yakası ihtişamıyla göz kamaştırırken, doğu yakasında her gün biraz daha artan sayıda insan uçuruma itilmektedir. İçine karıştığı bu yoksul yığınların hayatlarına tanık olan Jack London, gördüklerinden dolayı büyük bir şaşkınlık içerisindedir. İngiliz burjuvazisi yüz binlerce insanı fiziksel varlığının son sınırlarına kadar çalıştırıp bunların ürettiği zenginliğe el koymakta ve onlara kendini asgari düzeyde yeniden üretme şansı bile vermemektedir. Kâr hırsıyla gözü dönen burjuvazi, üstüne üstlük bu üreten sınıfı aşağılamakta, onu cahil ve değersiz bir yığın yerine koymaktadır.  

Doğu yakasında yaşamaya çalışan işçilerin durumu çok kötüdür. Yazar insanların en temel barınma haklarından bile yoksun yaşadığını şu cümlelerle anlatır. “Kiralık ev yoktur, kiralık odalar daha doğrusu izbeler vardır. Bütün gün çalışan insanların kazançlarının en büyük bölümü haftalığı üç şilin olan bu odalara verilmektedir.” Bu evlerde tuvalet, ısınma gibi olanaklar zaten bulunmamaktadır. İnsanlar bu ahıra benzeyen evlerde uzun yıllar kalır ve çoğu zaman ömürlerini de buralarda tamamlarlar.

“İnsanları domuz ahırlarına benzeyen yerlerde yaşatır ve çalıştırırsan onlardan güzel düşünceler temizlik ve istek bekleyemezsin” der Jack London, İngiliz hanımefendi ve beyefendilerine. Bu hanımlar ve beyler, sefalet içinde yaşayan işçilerin sırtından geçinmekte ve onları pis, kaba bulup, hakir görmektedirler. İngiltere’de işçi sınıfı neredeyse fiziksel olarak varlığını korumanın koşullarından bile mahrumdur. Büyük bir aile küçücük bir odada yaşamaya mahkûm edildiği için, bugün bizlerin anladığı anlamda bir ev yaşantısından zaten söz edilememektedir. Bir insanın sadece canlı kalabilmesi için bile yeterli olmayan bu koşullarda bu insanlar ölümle yaşam arasında, uçurumun kenarında yaşamaktadırlar.

Yoğun sömürü koşullarından doğan bu yaşam biçimi işçilerin insan olabilmesinin olanaklarını da ortadan kaldırmıştır. Madenlerde çok yüksek sıcaklıklarda her yaştan kadın erkek yan yana bir lokma ekmek için çalışmak zorunda kalır. Açlık ve yoksulluk, yanına başka bozuklukları ve zorunlulukları da alarak işçi sınıfının üstüne üstüne yürür. Sevgi ve saygı üzerinde inşa olması gereken kadın erkek ilişkilerinde de bir yozlaşma, ahlâki çöküntü alır başını gider. Buna bir de yaşlılık, hastalık ve iş kazaları sonucunda ortaya çıkan başkasına muhtaçlık durumu eklenince, düşkünler evinde kalabilmek için verilen savaşı varın siz düşünün.

Kapitalistlerin kâr hırsı uğruna yaşamın her anı hapishaneye çevrilir. Yaşamanın kahredici bir yük ve anlamsız bir eziyet haline geldiği bu durumdan ölerek kurtulmak isteyenlerin sayısı artmaktadır.  Fakat insanlar yoksulluk ve sefalet uçurumunun dibinden intihar edip kurtulmak isterlerken bile özgür değillerdir. Mahkemeler yargılamakta ve “ölmeyi beceremeyip sağ kalma “suçu” işlediği tespit olunanlar hapsi boylamaktadır.

Kapitalizmin adaleti, hukuku, yasaları, bugün olduğu gibi o günlerde de sermayenin çıkarına işlemektedir. İşçilerin hayatları birileri tarafından gasp edilmiş, yaşama haklarına tecavüz edilmiş ve ölme özgürlükleri bile ellerinden alınmıştır. Buna rağmen onları iki değnek gibi üzerinde oradan oraya sürükleyen bacaklarına dinlenme hakkı verilmeyecektir. Londra sokaklarındaki banklar evsiz ama bütün gün bir kapitalistin emrinde çalışmış bedenlerin uyuyup dinlenmesi için yapılmamıştır. Geceleri banklarda uyuması bile yasak olan bu insanlar her mevsim ölü gözleri, çökmekte olan bedenleriyle oradan oraya sürüklenip dururlar. Bir evin kapı aralığında uyumaya kalktıklarında yasaların gücü hemen devreye girer. Polis zoru derhal enselerinde biter ve gözlerinde uyku, çökmüş bedenlerini taşımaya çalışan insanlar için cezalar hiç zaman kaybetmez. İşçi sınıfı için burjuva adalet mekanizması çok hızlı çalışır. Tıpkı bugünkü gibi…

Jack London doğu yakası insanlarının içine bütün parasını içki âlemlerinde yemiş, meteliksiz bir gemici gibi davranarak karışır. Ve bir akşam bu acıdığı insanlarla “çivi”de kalabilmek için saatlerce kuyruk bekler. En kıymetli yemeği ekşimiş yulaf ezmesi olan ve yoksullar için inşa edilen barınaklara insanlar “çivi” demektedirler. Bu “çivi”lerde kalmak öyle beleş falan da olmayıp bir bedeli vardır. Ya taş kırmaya ya da en iyi durumda bir hastanenin temizliğini yapmaya gitmek zorundadır insanlar. Yediklerinin ve yattıkları yatağın bedelini ödemeden oradan ayrılamazlar. Aksi halde bir daha asla, bir gecelik bile olsa, yoksullar evinden faydalanamazlar. Jack London’ın bir gece bile dayanamayıp kaçtığı bu mikrop yuvası “çivi”ler, yoksul ve hastalıklı her yaştan işçinin en büyük umut kapılarından biridir.

21. yüzyıl Türkiye’sinde, yüzlerce kilometre uzaklara fındık toplamaya giden Kürt işçiler gibi, onlar da şerbetçiotu toplamaya giderler bir lokma ekmek için. İş bulabildiklerinde çok düşük ücretlere çalıştırılırlar. İş bulamadıkları zamanlardaysa karınlarını doyurmak için oradan oraya sürüklenir dururlar. Ama yine de üreterek yaşayan insanlar öyle kolayına ölümü seçip pes etmezler. Her şeye rağmen direngendirler.

Bu zorlu yaşam, kendi dilini de yaratmıştır. Uykusuz olduğu halde banklarda yatması yasak olunca yürümek zorunda kalmaya “sancak taşıma”, aç kaldığında bedava yemek yiyebildiği yere “askı”, korkunç yataklarda yattığı, taş gibi ekmeğini yediği yoksullar evine de “çivi” der doğu yakasının işçisi.

Gölgesini satamadığı ağacı kesen kapitalist sistem kendi işleyişinin yarattığı sınırlara gelip dayandığında ortaya çıkan ekonomik bunalımlar zaten uçurumun kenarında yaşamakta olan bu insanları kitleler halinde uçurumdan aşağıya iter. Bir yanda inanılmaz bir bolluk, diğer yanda aklın sınırlarını zorlayan bir yoksulluk. Kapitalist sistemin kriz dönemlerinde işten atılan işçiler çoğunlukla yeniden iş bulamazlar. Böylesi dönemlerde özellikle erkek işçiler gözlerinin önünde eriyip yok olmakta olan karısı ve çocuklarına baktıkça derin bir moral çöküntü içine sürüklenirler. Jack London, bu durumu, gördüklerinden yola çıkarak şöyle özetler: “Erkeklerin düşünmeye başlaması yapmaması gereken bir şey, çünkü bu durumdaki erkekler genellikle hem karılarını hem de çocuklarını öldürürler.”

Yaşamak için çalışmak zorunda oldukları işler yüzünden sağlığını ve hayatını kaybeden insanların hikâyeleri geçmişte kalmış kötü anılar değil ne yazık ki işçi sınıfı için. Onun yüzlerce yıllık birikmiş emeği üzerine koca kıçıyla çöreklenmiş her ulustan kapitalistler hâlâ canımızı almaya devam ediyorlar. Bugün Türkiye’de kot taşlama işinde çalışan sınıf kardeşlerimiz silikozis hastalığına yakalandıkları için otuz yaşına gelmeden yaşama veda ediyor. Çok basit yöntemlerle önlenebilir kaza ve hastalıklar nedeniyle binlerce işçi hayatını kaybediyor ve her dalı yemiş dolu bu dünyayı lüks içinde yaşayan mülk sahibi sınıflara terk ediyor.

Mülkiyeti elinde bulunduranlar mahkûm etmektedir mülksüzleri böyle bir yaşama. Peki, ama niye katlanmaktadır bütün mülkleri ve ihtişamı yaratanlar bu sefalet koşullarına? Alaska’nın Yukon nehri ağzında yaşayan ilkel bir kabilenin insanlarının arasındaki ilişkileri, İnnuit halkının yaşamını da ele alır Jack London aynı kitabında. Ve buradan yola çıkarak “uygarlık” adı verilen bu kapitalist dünyanın insanın yararına olup olmadığını sorar. “Uygarlık denen bu büyük dolandırıcılığın ve yapay parlaklığın etkisinden uzak İnnuit halkı sağlıklı ve güçlü insanlardan oluşur. Bu insanlar ya hep beraber mutludur, ya hep beraber mutsuz.”

Yazar İnnuitler’in yalnız kıtlık zamanlarında açlık çektiğini, oysa İngiliz işçi sınıfının sürekli açlık çekmekte olduğunu vurgular. Eğer insanların bir kısmı rahat ve huzur içinde yaşıyorsa bu insan emeğinin bir ürünüdür. “Daha 19. yüzyılda beş kişi bin kişinin yiyeceğini sağlayabilmektedir. Öyleyse neden insanların büyük çoğunluğu daha iyi durumda yaşamamaktadır?” diye soran Jack London şöyle devam eder: “Bugün bizi kendisine mahkûm eden bu sistem işçinin durumunu bir ilkel insandan daha kötü bir duruma sokuyorsa o zaman pazarları ve sanayisiyle birlikte ortadan kaldırılmalıdır.”

Kapitalizmin yarattığı felaketleri tespit eden Jack London bu sistemin ortadan kaldırılması gerektiği sonucuna varsa da, bu tür satırlarında genel anlamda uygarlığın terk edilmesi şeklinde yanlış bir görüş savunmaktadır. Oysa insanlığın düşmanı makineler, teknoloji, üretim araçları değil, bunların kapitalist tarzda mülk edinilmesidir. Çözüm uygarlığın ve sanayinin yıkılmasında değil, bunların kapitalist esaretten kurtarılması ve sınıfsız bir toplumun kurulmasındadır. Bu sınıfsız toplumda ilkel komünal toplumlardaki gibi yoksulluk değil, bolluk paylaşılacaktır.

1 Şubat 2009






Son Eklenenler

UİD-DER Aylık Bülteni

Share this