UİD-DER youtube Web TV Twitter'da UİD-DER facebook'ta UİD-DER

Ülker Büyüdükçe Biz Küçülüyoruz!

Konuştuğumuz Ülker işçiler öfkeliler, adeta isyan ediyorlar. Ülker büyüyor ama işçilerin ücretleri eriyor diyorlar. Gerçekten de Ülker büyüyor. 2007’de ABD’nin çikolata devi Godiva’yı, geçtiğimiz günlerde ise İngiliz Bisküvi devini satın aldı. Böylece Ülker, kendi sektöründe dünya üçüncüsü oldu. Ancak Ülker’i bu düzeye yükselten işçiler, ağır koşullarda sefalet ücretine çalışıyorlar. Ülker patronu işçilere susmalarını, itiraz etmemelerini ve çalışmalarını buyuruyor. Özellikle de işçilerin dini inancını kendi çıkarları için kullanıyor, suiistimal ediyor. İşyerindeki Hak-İş’e bağlı Öz Gıda-İş de patrona yardım ediyor. Ağır çalışma koşullarına ve düşük ücretlere itiraz eden işçiler, artık yeter deyip sendika değiştirdiler. DİSK/Gıda-İş’te örgütlendiler. Haklarını arayan işçiler işten atıldılar. Ama işçiler boyun eğmediler ve hakları için direnişe geçtiler. Röportaj yaptığımız işçilerin bir bölümü, AKP’ye oy verdiklerini ama AKP’nin patronlara hizmet ettiğini gördüklerini dile getiriyorlar. Bu nedenle işçiler, hangi ulus, din, dil ve inançtan olursa olsun işçilerin birlik olması ve hakları için mücadele etmesi gerektiğine vurgu yapıyorlar. Röportajı kısaltarak yayınlıyoruz.

Merhaba. Çalışma koşullarınızdan söz eder misiniz? İşyerinde ne tür sıkıntılar yaşıyorsunuz?

Murat Topal: 12 yıldır Ülker işçisiyim. Burada 35 yıllık bir sendika düzeni var. Gördüğünüz gibi 35 senelik arkadaşlar var. Burada hiçbir iyileştirme yapılmadığını bize anlatıyorlar. İşçiye verilmeyen bir sürü hak var. Arkadaşlar arasında bir güvensizlik hâkim. Güvensizliğin oluşmasına da idarecinin baskısı neden oluyor. 3 kişi bir araya geldiği zaman “konuşmayın, işinize bakın” diye uyarılıyoruz. Yani 3 kişinin dahi muhabbet etmesine izin verilmiyor. Sürekli sağlık problemleri, gece çalışma, çalışma saatlerinin uzun olması, ağır çalışma gibi sorunlarımız var ama hiçbir iyileştirme yapılmıyor. Gerek sendikacılarla gerek idarecilerle görüşüyoruz; “sabredin düzelecek” diyorlar. Ama ben 12 yıldır hiçbir şeyin düzeldiğini görmedim. 30 senedir Ülker’de çalışan arkadaşım da aynı şeyi söylüyor.

Mustafa Çakar: Ben 15 yıldır buradayım. 15 yıl boyunca hep baskı, hep stres vardı. Ben makine operatörü olarak çalışıyordum. Şu ana kadar işyerinin benimle ilgili hiçbir sıkıntısı yoktu. Sürekli iyiyim, güzelim, çalışıyorum. Ama sendika değiştirdiğimiz için bizi işten çıkarttılar. Sebebi ise amirlere karşı gelmek, işi iyi yapmamakmış. 15 yıldır işimi dört dörtlük yapıyordum ama sendikaya üye olduğum gün işten çıkarılıyorum.

Ercan Durak:  15 yıldır çalışıyorum. Ben senelik izindeydim. 10 Kasımda senelik iznim bitiyordu, yani bugün bitiyordu. Ekimin 27’sinde bu arkadaşlarla hep birlikte aynı sebeplerle işten atıldım. Sendika değiştirme hakkımız var. Ama sendika değiştirdiğimiz için işten atıldık.

Özcan Keleş: Ben 5 yıldır burada çalıyorum. Bizim buradaki en büyük sıkıntımız 8 saat üzerinden işe girdik ama burada hep 12 saat çalıştırıyorlar. Gündüz 11 buçuk saat, gece 12 buçuk saat. Herkesin maddi sıkıntısı olduğu için bunu çok iyi kullanıyorlar. Pazarları bile zorunlu mesailer yazıyorlar. Mesaiye normalde bizden izin alınarak yazılması gerekirken, bize sormuyorlar, mesaiye gelmek zorunda kalıyoruz. Kanunda 270 mesai saati, burada 1000, 1500’leri buluyor yıla vurduğumuzda. Gelmek istemediğini söylediğin zaman da insanlara bezdirme, baskı politikası uygulanıyor. Kendileri bırakıp gitsin tazminat almasınlar diye. Bizim öncelikle en büyük sıkıntımız bu, 12 saat çalışma.

Bilal Cansu: Ben 6 yıldır buradayım. Maliyeden, Çalışma Bakanlığı’ndan, yetkili mercilerden buraya denetlemeye gelineceği zaman 1 hafta öncesinden bize bu bildiriliyor. Biz de ona göre çevre düzenlemesi, mevzuata aykırı olan durumları kaldırmak gibi hazırlıklar yapıyoruz. Böyle denetleme olmaz. Bu yüzden denetleme yok. Bunlar da kafasına göre at koşturuyorlar. Ülker, dünyada kendi sektöründe her gün üst basamaklara tırmanıyor. Üstüne koydukça koyuyor. Kazandıkça kazanıyor ama işçisi her geçen gün ezildikçe eziliyor. Patron büyüyor, Ülker büyüyor ama işçi küçülüyor. Biz istiyoruz ki biz de büyüyelim. Büyümekten kastımız çocuklarımıza, eşimize, ailemize daha rahat bir ortam sağlayalım. 12-13 saat çalışıyoruz; ailemize daha fazla zaman ayırmak istiyoruz. Çalışma ortamımızın düzeltilmesini, sağlıklı bir ortamda çalışmayı istiyoruz. Ücretlerimizin yaşanılabilir hale getirilmesi için 15 gündür buradayız. Direniyoruz. Direnmeye devam edeceğiz. Ta ki işveren yola gelene kadar. 

Sendika değiştirme sürecinizden söz eder misiniz?

Murat Topal: Buradaki sendikanın işçiye hiçbir faydası yok. Sadece işçinin yevmiyesini kesiyor, hiçbir katkısı yok. Bundan 35 sene önce burada şu an üyesi olduğumuz DİSK’in aldığı sosyal imkânlar varken, Öz Gıda-İş Sendikası buraya gelmiş ve hiçbir madde eklememiş. Kendini sürekli işveren tarafına yontmuş. Peki, soruyoruz: Sendikacılık bu mudur? Sendika patron için midir işçi için mi? Benden para alıyor patrona ajanlık yapıyor. Zaman zaman arkadaşlarla tartışıyoruz. Sağlığımız bozuluyor, sıkıntılarımız var, sosyal imkânlarımız yok, evimize çocuğumuza zaman ayıramıyoruz. Sürekli bunları konuşuyoruz. Ve dedik ki bunların bir çaresi olmalı. Sonunda biz de dedik ki sendika bizim yevmiyemizi kesiyorsa sendika bize değil, biz sendikaya hesap soracağız. Bir işyerine ikinci bir sendikanın gelebileceği kanunu çıktıktan sonra bir grup arkadaşla konuştuk ve sendikayı değiştirme kararı aldık.  Değiştiremesek de en azından tepkimizi ortaya koymuş oluruz dedik. Sonra DİSK’e bağlı Gıda-İş Sendikası’yla görüşmeye başladık. 3-4 ay gidip geldik. Onlardan bilgi aldık. Yasal haklarımızı öğrendik. Sonra değiştirmeye karar verdik. Karar verdikten sonra 27 Ekimde internet üzerinden Gıda-İş’e geçişimizi yaptık. İnsan Kaynakları Müdürü’ne dayanışma aidatımızı verdiğimiz gün işten çıkışımız verildi. İlk gün bize 25. maddenin 2. fıkrasına göre iş akdimize son verildiği, imzamızı atarsak bütün haklarımızın verileceği söylendi. Bu gerekçeyi kabul etmeyip imza atmadık. Ertesi gün sabah güvenlik tarafından işe alınmadık. Sürekli irtibat halinde olduğumuz DİSK’teki arkadaşlara durumu bildirdik. Ve bugün 15. gün, direniyoruz. Yani biz sadece insanca yaşamak ve yasal olan bütün haklarımız neyse onları istiyoruz.

Mustafa Çakar: İçeride bin kişiye yakın çalışan var; bunların 600’e yakınının bel ve boyun fıtığı rahatsızlığı var. Tabii bunu dile getirdik ama sendikanın söylediği şey, bunların normal olduğuydu. Diyoruz ağır işler, soğuk sıcak işler var bundan dolayı bel ve boyun fıtığı oluyoruz ve bunların düzeltilmesi gerekiyor. “Tamam, düzelteceğiz” diyorlar ama hiçbir gelişme yok. Daha sonra biz de arkadaşlarla anlaşıp meslek hastalıkları hastanesine gittik. Oradan raporları aldıktan sonra baskılar arttı. Arkadaşlar baskılardan dolayı psikolojik tedavi görmeye başladı. En sonunda baktık olmuyor, sendikayı değiştirmeye karar verdik. Sonra da başımıza bunlar geldi.

Ercan Durak: Öz Gıda-İş sarı sendika, yani işverenin sendikası. İşçiyle hiçbir alâkası yok bu sendikanın. Tam tersine işverene yardım ediyordu. Biz bu sendikadan verim alamıyorduk. Benle beraber 3-4 arkadaşın meslek hastalığı var. Meslek Hastanesi’nden raporluyuz. Biz bu raporlarla ilgili çok şiddet gördük burada. İşi bırakıp gitmemiz için bezdirme politikası yaptılar. Biz de idare ettik sendikayı bulana, arkadaşlarla diyaloga girene kadar. O şiddetin altında çalıştık. Gerek müdürler gerek şefler bizlere psikolojik saldırılarda bulundular. Sendikamızla irtibata geçerek direnişe başladık. Sizler ve desteğe gelen pek çok insan sayesinde ayaktayız ve devam edeceğiz. Biz Gıda-İş sendikamızla beraber işimize geri dönmek istiyoruz. Çalışma koşullarımızın düzeltilmesini istiyoruz. Biz içerideki arkadaşlarımızla irtibat kurmayalım diye tüm bahçeyi cezaevi gibi kapattılar. İçerideki arkadaşları korkutmuşlar ve DİSK’e karşı doldurmuşlar. Bize işçilerden gelen desteği gördüklerinde, içerideki arkadaşların da güvenleri yerine geldi. İçerideki arkadaşlarımız sizin bize verdiğiniz desteğin yarısını verse bu işi başaracağız. Biz dışarıda 8 kişiyiz ama patronun gözünde 8 bine eş değeriz. Korkuyorlar.

Özcan Keleş: Burada sendikadan bir isteğimiz olduğu zaman “hallederiz” deyip kenara çekiliyorlar. Biz bunlara sonuçta aidatımızı ödüyoruz. Bizim isteklerimizi yapması gerekirken tam tersi işverenin isteklerini yapıyorlar. Bu yıllardır en rahatsız olduğumuz konu. Ve önceliğimiz, biz ailelerimizle fazla görüşemiyoruz.  12 saat burada 2 saat de yolda gidiyor, 14 saat. Eşimize, çocuğumuza fazla zaman ayıramıyoruz. Bunları dile getirdiğimiz zaman 4 vardiya çeviriyor. Bu sefer ücretimiz düştüğü için kazanç olmuyor, yine mecbur geliyoruz. Hâlbuki hesapladığımızda mesaili geldiğimiz zaman 6. ayda o kesintilerden sonra biz asgari ücretin altına düşüyoruz. Ama bunu sendikaya dile getirdiğimizde “sen çok dik başlısın, çok biliyorsun” denilip hemen mimleniyorsun ve baskılar artıyor. İzin alma konusuna gelince, biz senelik hak ettiğimiz izinleri rahatça alamıyoruz. Onlar ne zaman isterse… 12 günden de fazla vermiyorlar zaten. Hâlbuki ben onu hak etmişim. İstediğim zaman istediğim kadarını kullanma hakkına sahibim. Bunları da söylüyoruz. Ama bir yere kadar dayandık artık. Dayanma gücümüz burada bitmiştir. 3-4 aydır arkadaşlarla görüşüyoruz. Fikir alışverişinde bulunuyoruz. Önce bu sendikayı değiştirmeye çalıştık. Ama adımız çıktı, mimlendik. Üzerimizdeki baskılar arttı. DİSK’teki arkadaşlarla görüşerek haklarımızı öğrendik. İçerideki arkadaşları örgütlemeye çalıştık. İlk biz atıldığımız için arkadaşlarda bir tedirginlik oldu. Tazminat alamazsınız gibi yalan haberler söylendi. Biz bunları bertaraf ettik. 15 gündür direniyoruz. Burada bir şeyler başarırsak bütün işçilere örnek olacağız. Umut ediyoruz ki başarıcağız. Hepimiz buraya emek verdik. Emeğimize, ekmeğimize sahip çıkıyoruz. Her geçen gün daha iyiye gidiyor. Umarım arkadaşlarımız da bize katılacak ve sistemi burada değiştireceğimize inanıyorum.

Bilal Cansu: Biz şeffaf bir sendikacılık istiyoruz. Seçimle gelen temsilciler, hesap sorabileceğimiz, haklarımızı rahatça arayabileceğimiz bir sendika istiyoruz. Patronla aramızda ajanlık değil de patronla aramızda köprü vasıtası olacak bir sendika istiyoruz. Ülker kural tanımayan, yasa tanımayan bir firma. İçerde o kadar aykırı durumlar var ki saymakla bitmez. Hiçbir yasayı umursamıyorlar. Zaten denetleyen de yok. Hesapta denetleyen var ama yok. Niye?

Bu, sizin ilk deneyiminiz. Kendinize ve arkadaşlarınıza güvenerek direnişe geçtiniz. Peki, bu direniş size neler kattı, neler hissediyorsunuz?

Bilal Kansu: Burada dil, din, mezhep farklılığının hiçbir önemi yok. Burada önemli olan ekmek davası. Biz arkadaşlarla bunun için mücadele ediyoruz. Burada dayanışmayı, sabretmeyi, hakkını sonuna kadar aramayı öğreniyoruz. Evet, ilk direnişimiz, inşallah son olmaz. Burası Türkiye daha çok direneceğiz gibi görünüyor.

Murat Topal: Direnişimizin 15. günündeyiz. Bizim için burası kurs oldu. Dayanışmaya gelen arkadaşlardan çok şey öğrendik. Birlik olanın güçlü olacağını öğrendik. İçerideki arkadaşlar da sesimizi duyduğunda birlik olarak kazanacağız. Ailelere baskı yapanlar var. Cemaat yönünden, dinsel yönden baskı yapılıyor. “Onlar aşırı solcu, ne işiniz var onlarla” deniliyor. Direnişe başlamadan önce biz de öyle düşünüyorduk. Yani her taraftan bizi yıldırmaya çalışıyorlar. Bunu başaramayacaklar.

Ülker patronu geçtiğimiz yıllarda büyük satın almalar yapmıştı. Şimdi de İngiliz bisküvi devini satın aldı. Sektöründe dünya üçüncüsü oldu. Ama Ülker işçisi düşük ücretlere çalışıyor. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Murat Topal : Ülker büyüdükçe biz işçiler küçüldük. Ülker sömürdükçe işçiler köleleşti. Patronlar Müslüman olsun, Hıristiyan olsun, Ermeni olsun her kesimle işbirliği yapıyorlar. İşçiler bir araya geldiğinde şucu bucu oluyor. Onlar yaparken iyi de biz yaparken mi kötü? İşçi şimdiye kadar hep uyutulmuş. Arkadaşlara diyorum ki 35 yıl sonra ilk adımı attık. Her akşam vardiya çıkışı “Uyanın artık” diye sesleniyoruz. İnşallah onlar da uyanacaklar. Bize destek verecekler, bu zulüm bitecek.

Mustafa Çakar: Ülker dünya devi oldu ama bizden bile kötü durumda çalışan taşeron arkadaşlarımız var içeride. Şu an 500-600 taşeron işçi var. Onların hali vahim, hiçbir hakları yok. Tam sömürü sisteminin içine düşmüşler. İçeride öyle baskılar kurmuşlar ki taşeronda çalışan arkadaşlar bizlere selam vermeye korkuyorlar. Biz onları da direnişimize davet ediyoruz. Onları da buraya katıp daha da güçleneceğiz. Bu düzeni bitireceğiz.

Özcan Keleş: Ülker çok büyük bir şirket oldu. Dünya devi oldu. Ama işçileri sorunlar yaşıyorlar. Biz yasal haklarımızı istiyoruz. Sağlıklı koşullarda uzun bir süre çalışabileceğimiz bir işyeri istiyoruz. Şimdi biz burada sesimizi duyurmaya çalışıyoruz. İçerideki arkadaşlarımız bizim sesimizi duyunca bu zulmü bitireceğiz. Direnişe başlamadan önce direnişe çıkan işçilere farklı gözle bakıyorduk. Sadece “Allah yardım etsin” deyip geçiyorduk. Burada dayanışmayı öğrendik. Öğrendiklerimizi arkadaşlarımıza da aktarmaya çalışıyoruz. Medya yandaş olduğu için bizi yayınlamıyor. Bizim sesimizi duyurmaya çalışan herkese işçi arkadaşlarımıza, öğrenci arkadaşlarımıza, sizlere çok teşekkür ediyorum.

Gün geçtikçe işçi katliamları artıyor. AKP hükümeti işçi ölümleri için fıtrat diyor, kader diyor. Oysa her seferinde çok büyük ihmaller ortaya çıkıyor. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Bilal Cansu: Soma’da, Ermenek’te yaşananlar burada da yaşanıyor. Belki ölümle sonuçlanmamış olabilir ama burada sağlığını kaybeden arkadaşlarımız var. Yapılan tedbirsizlikler belki ilerde burada da ölümler doğuracak. Bundan hükümet de sorumludur. Hükümet şımarık patronları daha da şımartıyor. Onları rahat bırakıyor. Patronların kanunsuz hareket etmelerini göz ardı ediyor. Çalışma Bakanlığı diye bir bakanlık var ama hiçbir şeyi denetlemiyor. Ülker’de amaca ulaşmak için değil sadece yapmış olmak için bize eğitim veriliyor. Elimize sorular veriliyor. Biz birbirimize bakarak yapıyoruz. Başımızda denetleyen kimse yok. Mesela son yaşanan deprem sırasında biz çalışıyorduk. Masanın üzerinde bulunan koliler devrildi. Biz kapıya koştuk. Kapılar kapalı durumda. “Kapıları açın gidelim” diyoruz, vardiya şefi geçmiş kapının önüne telefonla sağı solu arayarak yetki istiyor. Yahu neyin yetkisini istiyorsun, deprem olmuş! O kadar tatbikat yapılıyor fakat amacına ulaşmıyor. Hepsi göstermelik. Ufacık bir kapıdan herkesi yürüyerek çıkartılıyor. Dışarıda herkes toplanmadan, sayım alınmadan, hiçbir şeye bakılmadan çıktık mı çıktık. Çıktığımız kapı normal merdiven kapısı, yangın kapısı da değil. Verilen eğitimler olsun alınan tedbirler olsun, yasalar olsun hiçbir şey amacına ulaşmıyor. Biz burada yalan söylemiyoruz. Gelsinler baksınlar, denetlesinler, görsünler. Yani bu ölümler bunlardan dolayı oluyor, tedbirsizlikten dolayı oluyor, sahip çıkılmadığı için oluyor. İşçiye hükümet sahip çıkmıyor ki işveren sahip çıksın. 12 yıldır işçi adına bir gram bir şey yapıldığını göremedik. Bir çikolata yere düşüyor. “Neden bu yere düştü” diye tedbir alınıyor. Ama işçi yerlerde sürünüyor, hastalanıyor hiçbir tedbir alınmıyor. İşçinin hiçbir değeri yok.  

Özcan Keleş: Nedense hep işverene göre tedbirler alınıyor.  Biraz da işçiye göre alınsa emin olun bunların hiçbiri yaşanmaz. Burada hepimizin amacı evimize ekmek götürmek, ailemizi rahat geçindirebilmek. İş güvenliği uzmanlarının da parasını patron veriyor. Bu adam nasıl gidecek de şikâyet edecek bakanlığa? Buradaki usulsüzlükleri nasıl anlatacak? Biz de muhafazakâr kesimiz. Oyumuzu bunlara verdik. Bunun hakkını vermesi gerekiyor. Ama bakıyoruz bu hükümet dönemi en çok iş kazalarının yaşandığı dönem. Bugün bakıyoruz son 10 ayda 1500 işçi ölmüş. Geçen bir yerde okudum, kömür işinde birinci sırada Almanya, 0 ölüm var; Türkiye 28. sırada 1400 küsur ölüm var. Bu fıtrat değil. Tedbirler alınsın. İşveren 100 kazanacağına 50 kazansın. Zaten bir sürü vergi affı da geliyor bunlara. Bizde öyle değil ki. Mesai yaptığımız zaman kesintimiz artıyor. Her şey artıyor ama bizim maaşlara geldiğinde simit hesabına geçiliyor. Hükümet artık şu fıtrat bahanesini kullanmasın. Cezalar verip tedbirler aldırsınlar artık. İşçiye güven verilsin.

Sizce biz işçilerin yaşadığı sorunlar nasıl çözülür?

Mustafa Çakar: Şu anda zaten bizim amacımız ilk önce sağı, solu, dini, dili, ırkı her şeyi bir kenara bırakıp emekçiler olarak birleşmek bu koşulları yıkmak olmalıdır. Biz yapmazsak kimse yapamaz bunu. Yok hükümetmiş, yok işverenlermiş onları geçelim. Onlar yapmaz, bizi sömürmek istiyorlar. Bunu tek başaracak kişi bizleriz. Başkalarını suçlamaya gerek yok. Eğer biz iyi olursak düzen değişecek ve bunu değiştireceğimizi düşünüyoruz. Burada doğudan, batıdan her çeşit insan var. Hepimiz emeğimizle ekmeğimiz için buradayız. İçerideki arkadaşlarla da birleşip bunu kazanacağız.

Özcan Keleş: İşverenler dayanışmayı çok iyi yapıyor. Artık işçilerin de uyanması lazım. Kendi dayanışmamızı sağlamazsak her geçen gün bizim aleyhimize olacak. Birleşince her şeyin üstesinden gelebiliyoruz. Şu 8 kişi dünya devine kafa tutuyor burada. Bunu gösteriş için değil hakkımızı almak için yapıyoruz. Bütün işçiler bunu yapabilir, kendi haklarını arayabilir.

Bilal Cansu: Kendi yurdundaki insanları mutlu etmezsen Çin’e kadar da gitsen, her yeri fethetsen bir manası yok. Oy verdiğimiz bir partiden neden bu kadar şikâyetçi olalım ki? Yazık değil mi? Kendi ülkelerindeki insanları görmelerini istiyoruz. İnsanlar hep eziliyor, insanlar hep baskı altında. Buraya geleli 15 günde en az 15 tane arkadaşımla karşılaştım. 15 yıldır görmediğim çocukluk arkadaşlarımla. Arkadaş bana diyor ki sen siyasete atılsan bayağı iş yaparsın. Yani gözümüzü açamıyoruz, kafamızı kaldıramıyoruz çalışmaktan. Bugün herkes Türkiye’yi konuşuyor ama çalışan insanından bahseden yok.

Murat Topal: Üç dönemdir bu hükümete oyumuzu verdik. Ama görüyoruz ki üç dönemdir işçiye zerre kadar bir şey yapılmadı. Zengin yine zengin, fakir yine fakir! Hükümetin emekçinin üzerinden elini çekmesini istiyoruz. Birlikten kuvvet doğar. İşçiler olarak birleşmemiz gerekiyor. Kendimize güvenmemiz gerekiyor. Tüm Türkiye’deki işçi kardeşlerime sesleniyorum: Bunu biz birleşe birleşe kazanacağız.

Teşekkür ediyoruz ve direnişinizde başarılar diliyoruz.

15 Kasım 2014






Son Eklenenler

UİD-DER Aylık Bülteni

Share this