Navigation

Buradasınız

1908 Grevleri

1908’de II. Meşrutiyetin ilanıyla başlayan ve iki buçuk ay boyunca sürüp giden grevlerin yoğunlaştığı merkezler, kapitalist ilişkilerin nispeten geliştiği Selanik, Üsküp, İstanbul, İzmir, Edirne ve Bursa gibi kentlerdi. Buralar, aynı zamanda gayrimüslim halkların ve işçilerin yoğun olarak yaşadığı kentlerdi. Yahudi, Rum, Bulgar, Sırp ve Türk işçiler bu grevleri birlikte gerçekleştirmişlerdir. 1908’e gelindiğinde, 1800’lerin ortasından itibaren kapitalist ilişkiler temelinde işçileşme sürecine giren kitlenin artık işçileştiğini ve meydana gelen işçi sınıfının ana çekirdeğinin bunlardan oluştuğunu belirtmek gerekiyor. Yani işçi sınıfı, nesnel açıdan, toplumsal bir sınıf haline ancak bu dönemde gelebilmiştir. Nitekim işçi sınıfının oluşum sürecinden geçerek elle tutulur hale gelmesi (nitelik ve nicelik olarak) ile II. Meşrutiyetin getirdiği görece özgürlük ortamında, o güne değin görülmemiş bir uyanışın patlak vermesi arasında doğrudan bir bağ vardır. İlk grev 8 Ağustosta İzmir’de patlamıştı.

1908’de II. Meşrutiyetin ilanıyla başlayan ve iki buçuk ay boyunca sürüp giden grevlerin yoğunlaştığı merkezler, kapitalist ilişkilerin nispeten geliştiği Selanik, Üsküp, İstanbul, İzmir, Edirne ve Bursa gibi kentlerdi. Buralar, aynı zamanda gayrimüslim halkların ve işçilerin yoğun olarak yaşadığı kentlerdi. Yahudi, Rum, Bulgar, Sırp ve Türk işçiler bu grevleri birlikte gerçekleştirmişlerdir. 1908’e gelindiğinde, 1800’lerin ortasından itibaren kapitalist ilişkiler temelinde işçileşme sürecine giren kitlenin artık işçileştiğini ve meydana gelen işçi sınıfının ana çekirdeğinin bunlardan oluştuğunu belirtmek gerekiyor. Yani işçi sınıfı, nesnel açıdan, toplumsal bir sınıf haline ancak bu dönemde gelebilmiştir. Nitekim işçi sınıfının oluşum sürecinden geçerek elle tutulur hale gelmesi (nitelik ve nicelik olarak) ile II. Meşrutiyetin getirdiği görece özgürlük ortamında, o güne değin görülmemiş bir uyanışın patlak vermesi arasında doğrudan bir bağ vardır. İlk grev 8 Ağustosta İzmir’de patlamıştı.

II. Meşrutiyet ve 1908 grevleri: İşçi sınıfı varım diyor

İttihat Terakki Cemiyeti kadroları öncülüğünde (Jön Türkler) “hürriyet, müsavat, uhuvvet, adalet” sloganıyla 23 Temmuz 1908’de II. Meşrutiyet ilan edildi ve daha önce Abdülhamit tarafından lağvedilen 1876 Anayasası (Kanun-ı Esasi) yürürlüğe konuldu. Hem ezilen ulusların hem de geniş emekçi kitlelerin desteğini almak maksadıyla İttihatçılar, Fransız Devriminin meşhur sloganını benimsemiş görünüyorlardı. Fakat 1908, her ne kadar genç subayların, öğrencilerin ve gayrimüslim burjuvazinin desteğini almışsa da, kitlelerin katılımıyla gerçekleşen bir toplumsal devrim değil, asker-sivil bürokrasiye dayalı tepeden gelme, dolayısıyla olgunlaşmamış ve yarım kalmış bir devrimdi. Nitekim çok geçmeden bu devrimin demokratik çapsızlığı kendini baskı ve otoriterleşme biçiminde açığa vuracaktı.

Meşrutiyetin ilk anlarında ve aylarında, bilhassa kapitalist ilişkilerin geliştiği kentlerde ve Rumeli’de kitleler büyük sevinç gösterilerinde bulunarak dönüşüme destek verdiler. Oluşan göreli özgürlük ortamında, yüz yıllardır baskı altında yaşayan kitleler, dipten gelen bir coşkuyla isteklerini dışa vurdular. İşte bu ortamda işçi sınıfı da sahneye çıktı ve Osmanlı’da kapitalist ilişkilerin geliştiği kentleri etkisi altına alan bir grev dalgası patlak verdi. İlk günlerde, özellikle Selanik ve Rumeli kentlerinde, Jön Türkleri öven ve Meşrutiyetin ilanını kutlayan yürüyüşler ile grevler iç içe geçmişti. İttihatçılar, kitle desteğini arttırmak amacıyla ilk dönemler grevleri desteklemekten ve hatta bu grevleri Batılı kapitalistleri sıkıştırmak üzere kullanmaktan geri durmadılar. Ne var ki grevler yayılıp ülkeyi etkisi altına alınca ve meselenin sınıf boyutu belirgin bir şekilde açığa çıkınca desteklerini çekip bastırmaya giriştiler.

İstanbul’dan Beyrut’a, İzmir’den Selanik’e, Üsküp’ten Ereğli’ye, Kavala’dan Samsun’a ülke grevlerle çalkalanıyordu. Grevlerin en etkili olduğu alanlar tütün, maden, tersane, liman, tramvay, denizcilik, vapur ve elbette demiryolu işletmeleriydi. Neredeyse her sektörden işçiler greve gidiyor, ücretlerinin artırılmasını, iş saatlerinin 10 saate düşürülmesini, haftalık tatil hakkı tanınmasını, ikramiye verilmesini ve iş güvenliği önlemlerinin alınmasını istiyorlardı. Mensucat, telgraf, tuğla, lokanta, birahane, otel, hazır giyim mağazaları, bira fabrikaları, fırın, su işletmeleri, yazma basımı işçileri de greve gitmiş ve oldukça etkili olmuşlardı. Dönemin Fransa Selanik Konsolosu, grevlere ilişkin hazırladığı bir raporda, “çalışma koşullarının iyileştirilmesi için işçi sınıfı içinde örgütlenen gücün ilk gösterileri” ifadesini kullanıyor ve başlatılan küçük toplumsal savaşın önlenemez şekilde genişleyeceğini belirtiyordu: “Bugünkü hareketin konusu olan istekler moral ve ekonomik (şu) iki gereksinmeyi yanıtlıyorlar: Şimdiye dek sömürülmüş işçi sınıfı (classe ouvriere) içinde bir tepki gereği, hayat pahalılığı ile aynı oranda olmayan ücretlerin artırılması zorunluluğu.”[1]

İlk grev, 8 Ağustosta İzmir’de 50 işçinin çalıştığı Çarmado Halı Fabrikasında başladı ve iki gün sonra incir kutusu imalathanelerine, oradan da rıhtım ve liman işletmelerine sıçradı. Aynı günlerde grev İstanbul, Selanik, Varna ve Beyrut rıhtım ve limanlarına ulaştı. 11 Ağustosta İstanbul Cibali Tütün Rejisi ve Paşabahçe Cam İmalathanesi işçileri greve gittiler. Onları Aksaray, Şişli, Beşiktaş hatları tramvay işçileri izledi. Gayet tabii işçiler derhal birbirlerinden etkileniyor ve üretimi durduruyorlardı. Zonguldak kömür ocaklarındaki grev hakkında İstanbul’daki müdüriyete telgraf çeken şirket müdürü, meselenin bu boyutuna dikkat çekiyordu: “Zonguldak madeninde çalışan makineciler ile amele, şimendiferler amelesiyle makinecilerinin ücretlerinin arttırılmış olduğunu haber alınca kendileri de bundan istifade etmek isteyerek terk-i eşgal etmişlerdir. Maden cevherinin yıkanmasına mahsus mevki ile istasyon ve inşaathane iki günden beri kapalı bulunuyor. Makineler işlemiyor. Madende çalışan bütün amele şehre inmiştir.”[2]

Grevlerin yayılmasında, grev haberlerini bir kentten diğer kente taşıyan demiryolu işçilerinin önemli bir rolü vardı. O güne değin böylesi bir durumla karşılaşmayan yerli/yabancı kapitalistler, tüccarlar ve Osmanlı bürokrasisi şaşıp kalmıştı. İttihat Terakki’nin yayın organı, işçilerin grevden sarhoşa döndüklerini, bu yüzden, iş için ihtiyaç duydukları şirketleri düşünmediklerini yazıyordu: “Onlar terk-i eşgâl etmenin verdiği sermesti-î mahzûziyyetle [haz sarhoşluğuyla] yarını düşünmekten acizdirler.” 16 Eylül tarihli İkdam gazetesi, grevlerin bir salgına dönüştüğünü yazarak egemen sınıfın şaşkınlığını dile getiriyordu: “İki ay evveline kadar, sahaif-i matbuata (gazete sayfalarına) geçirilemediği için grev kelimesinin ne demek olduğu bilinmediği gibi, grev dediğimiz halet yani terk-i eşgal (iş bırakma) dahi mecburen gayri vaki idi. Grevler adeta bir illet-i müstevliye (salgın hastalık) halini aldı. Grev, yalnızca şirketle amele arasında tahaddüs (meydana gelen) eden bir ihtilaf olmakla kalmaz, memleketin ahval-i iktisadiyesi üzerinde tesir yapar.”[3] Fransa Selanik Konsolosu ise, İttihatçıların grevlerin önüne geçemediğini belirtiyordu: “Demiryolları hizmeti kesik, tramvay ulaşımı askıda, fabrikaların büyük çoğunluğu çalışmıyor ve tehdit eden birçoğunu saymadan bugünden yarına ekmekçilerin bir grevi bekleniyor. Ticaretin en önemli uğraş olduğu bir kent için anlık bile olsa bu tür durum tam bir felakete eş anlamlıdır. Her durumda, bu olaylar, bugünkü yetkinin güçsüzlüğü konusunda bilgi veriyor ve kamu makamlarında egemen olan karışıklığın boyutunu gösteriyor.”[4]

Grevlerin önemli bir bölümü, en azından ücret artışıyla ya da işçilerin istemediği yöneticilerin azledilmesiyle sonuçlanmıştı. Birçok işyerinde haftalık tatil hakkıyla birlikte iş saatleri 10 saate düşürüldü. Meselâ İzmir Göztepe Tramvay işçileri ile Selanik Elektrikli Tramvay işçileri iş saatini 10 saate düşürmeyi başarmışlardı. 12 bin kişinin çalıştığı Kavala Tütün Rejisindeki işçilerin talepleri ise oldukça dikkat çekiciydi: “Ameleye 18 kuruş gündelik ödenmesi, yazın dokuz saat, kışın sekiz saatlik iş günü; iş yerlerinde havalandırma tesisatı kurulması, tükürük kabı ve içecek temiz su bulundurulması; iş yerlerine sağlık nedenleriyle istiabından [alabileceğinden] fazla amele konmaması; helâların yeni usulde inşası ve her gün temizlenmesi; Avrupa’da olduğu gibi hükümetin nezareti altında bir komisyon kurulması ve bu komisyonun işyerlerini her hafta teftiş etmesi, şikâyetleri dinlemesi.”[5] Bu taleplerin kesin olarak nasıl sonuçlandığı bilinmiyor, ancak gazetelere yansıdığına göre patron, iş koşullarının düzeltilmesi talebini kabul etmiştir.

Hammaddelerin ve ürünlerin taşınmasında demiryolu taşımacılığı o yıllarda kapitalizmin can damarıydı ve bu yüzden demiryolu grevleri kısa zamanda sert bir karaktere bürünmüştü. Grev ilk önce Rumeli Demiryolları hatlarında ve bu demiryollarına bağlı fabrikalarda başladı. 28 Ağustos sabahı Sirkeci ve Yedikule Şimendifer Fabrikalarının işçileri greve gittiler. 31 Ağustosta bu kez İstanbul-Selanik hattındaki işçiler greve gitmek istediler ama jandarma zoruyla engellendiler. Lakin aynı gün Üsküp’te başlayan grev, Selanik-Dedeağaç, Demirkapı-Mitroviçe, Üsküp-Zibevce, Selanik-Manastır hatlarına ve daha sonrada Selanik-Edirne-İstanbul hattına sıçradı. Hükümet, İstanbul-Filibe (Bulgar kenti) hattındaki grevin önüne geçmek amacıyla, 21 Eylülde tüm trenleri ve hattı kontrol altına almak üzere askeri harekete geçirdi. Baskı altına alınan işçiler, aynı gün greve son vermek zorunda kaldılar.

14 Eylülde ise Anadolu/Bağdat Osmanlı Demiryollarındaki işçiler greve çıktılar. Grevi Osmanlı Anadolu Demiryolları Çalışanları Sendikası örgütlüyordu ve yayınladığı bildiride, grevden doğacak tüm sorumluluğun şirkete ve hükümete ait olduğunu bildiriyordu. İşçiler, sendikalarının şirket tarafından tanınmasını, ücretlerin arttırılmasını, işgününün kısaltılmasını, gece çalışanlara çift yevmiye ödenmesini, pazar gününün hafta tatili olarak kabul edilmesini, senede dört hafta ücretli izin verilmesini ve işçilerin hastane masraflarının şirket tarafından karşılanmasını talep ediyorlardı. İşçiler, hükümetin tehditlerine rağmen greve gitmekten geri durmadılar. 14 Eylül sabahı Haydarpaşa-Ankara, Eskişehir-Konya, Konya-Bulgurlu hatları tümüyle durdu ve İstanbul’daki işçiler Kadıköy’de bir yürüyüş gerçekleştirdiler. Ancak bir kez daha işçilerin karşısına jandarma çıkartıldı ve Haydarpaşa asker tarafından kuşatıldı. Başbakan, İçişleri Bakanı, Emniyet Bakanı ve yerel idare grevi kırmak üzere harekete geçti. Grev bitirilmediği takdirde işçilerin tutuklanacağı söylendi. Hükümetten gelen baskı, tehdit ve ordunun harekete geçirilmesi karşısında çıkış arayan sendika ve işçiler, sendikanın hukuk müşaviri eliyle Başbakan Kamil Paşa’ya bir dilekçe sundular; işbaşı yapmaya hazır olduklarını, ancak hükümetin arabulucu olmasını, şirkete baskı yapmasını ve olağanüstü durumdan dolayı demiryolu hattında vaziyet almasını istediler. Grevin sertleşmesi ve ordunun demiryollarına el koyma tehlikesinin belirmesi üzerine Alman şirket, işçilerin ileri sürdüğü sözleşmeyi ve sendikayı görünüşte kabul etti. Ama zaten bir süre sonra sendikaları kapatan ve grevlerin önüne geçen yasa çıkartılacaktı.

31 Ağustosta başlayan ve Ekimin başına kadar süren Aydın-İzmir Demiryolu grevi ise, birçok yönden dikkat çekicidir. Egemenler ticaretin sekteye uğradığı vaveylasını kopartırken, sonuç almak üzere 30 Eylülde harekete geçen işçiler, Develiköy istasyonunda treni yoldan çıkardılar. Jandarma işçilere saldırdı; sosyalist Irgat gazetesi muhabiri ile birkaç işçi tutuklanarak gar binasına hapsedildi. Bunun üzerine işçiler, arkadaşlarını kurtarmak üzere gar binasının önüne yığıldılar. Burada çıkan çatışmada, süngü kuşanıp işçilerin üzerine yürüyen jandarma bir işçiyi katletti. Öfkelenen işçiler, hat boyundaki tüm telgraf tellerini keserek, greve iştirak etmeyen memurların şirket binasının dışına çıkmalarına izin vermediler. Grev giderek sert bir karakter kazandı. Hükümet öylesine korkmuştu ki, sırf gözaltına alınan işçileri hapishaneye götürmek için Savunma Bakanlığı Bornova’dan bir tabur asker göndermiş, bununla da yetinmeyerek 3. Orduya üç tabur askeri sevkiyata hazır hale getirmesi emri vermiş ve aynı gün Mecidiye zırhlısıyla İzmir’e asker çıkarılmıştı.[6]

Hükümet, demiryolu grevlerini durdurmak için kimi yerlerde “şimendifer taburları” kurmaktan bile geri durmamıştı. İttihat Terakki gazetesi, grevcilerin taleplerini “mantıksız” ve “menfaat hissiyle dolu” buluyor ve “Filhakika amelelerimizin talep pusulaları içinde Avrupa’da eski sosyalistlerin bile birdenbire talep edemeyecekleri derecede şahsi ve mali maddeler görüldü” diye yazıyordu. İşte bu aşırılığın kontrol altına alınması gerekiyordu! Grevlerin önü alınamayınca ve ekonomi derinden etkilenince, İttihat Terakki, Alman kapitalistlerinin önerisi üzerine geçici bir kanunla sendika kurmayı yasaklayarak ve kurulmuş olanları da kapatarak grevleri kontrol altına aldı. 8 Ekimde yürürlüğe konan Tatil-i Eşgal Cemiyetleri Hakkında Kanun-u Muvakkat, 9 Ağustos 1909’da Tatil-i Eşgal Kanunu adıyla meclisten geçirilerek yasalaştırıldı. Yasanın 8. maddesi sendika kurmayı yasaklıyor ve işin tatil edilmesine yol açanların cezalandırılacağını belirtiyordu. Grev hakkı ise, kanunun getirdiği çelişkili açıklamalardan bağımsız olarak, Uzlaştırma Kurulu aracılığıyla doğrudan devletin kontrolü altına alınıyor, yani fiilen yasaklanıyordu: a) işçilerin bir talepname ile ilk başvurularını yapmaları; b) uzlaştırma kurulunun toplanması, tarafların anlaşamaması; c) yeniden yapılan uzlaştırma teşebbüslerinin de semere vermemesi; d) grev kararının alınıp hükümete bildirilmesi.[7]

Sendikaların hedef alınması tesadüf değildi kuşkusuz. Bir sınıf mücadelesi geleneği olmayan Osmanlı’da işçiler ilk kez bu şekilde harekete geçmiş ve birçok alanda sendikalar kurmuşlardı. Sendikaların sayısı hızla artıyordu. İşçilerin sendikaları aracılığıyla güçleneceğini, sınıf örgütlenmesinin kök salacağını bilen ve gören Batılı sermayedarlar, henüz oluşum halindeki işçi hareketinin aktarma kayışlarını kestiler, kestirdiler. Böylece İttihat Terakki, Osmanlı despotizmi geleneğini sürdürerek, devlet zorbalığıyla filiz halindeki işçi hareketini bastırdı.

[Utku Kızılok’un Dağılan Osmanlı’da Parçalanan İşçi Sınıfı adlı yazısından alınmıştır. www.marksist.com]


[1] Şehmuz Güzel, Şehmuz Güzel, Türkiye’de İşçi Hareketi, Sosyalist Yay.,s.63-64

[2] Zafer Toprak, Türkiye’de İşçi Sınıfı/1908-1946, Tarih Vakfı Yurt Yay., s.19

[3]Dimitır Şişmanov, Türkiye İşçi ve Sosyalist Hareketi, Belge Yay., s.39

[4] Şehmuz Güzel, age, s.65

[5] Zafer Toprak, age, s.22

[6] Zafer Toprak, age, s.99

[7] Şehmuz Güzel, age, s.78. Ayrıca bkz: Cem Doğan, Türk İş Hukuku ve Çalışma İlişkileri Alanına Uzlaştırma Kurulunun Girişi: Ta’til-i Eşgâl Kanunu Üzerine Bir Değerlendirme, http://sutad.selcuk.edu.tr/sutad/article/view/590/577

7 Ağustos 2019

Sınıf, Emek, Tarih, Yaşam

Sınıfın Penceresinden

  • Binlerce yıl ötelerden günümüze uzanan yapılar, aslında bizlere emeğin serüvenini anlatır. Tüm zenginlik doğanın ve emeğin ürünüdür. Emektir doğadaki zenginliği işleyip dönüştüren. Ta Firavunların Mısır’ından Roma’ya, Hindistan’dan Korkunç İvan’ın Moskova’sına kadar… Dillere destan olmuş şehirleri kuran emektir. Piramitler, saraylar, kanallar, katedraller, sarnıçlar, kemerler, tapınaklar… Emektir bugünün insanını dahi hayrete düşüren tüm bu yapıları yaratan yegâne güç!
  • İnsanlar var olalı beri emek harcadılar, ürettiler, üretiyorlar. Beslenmek, barınmak ve hayatta kalmak çok zordu. Doğa hem bütün ihtiyaçları barındırıyordu ama hem de bunlara ulaşmak ciddi bir emek gerektiriyordu. Çeşitli aletlerin yardımıyla kendi güçlerini kullanan insanlar, zamanla doğada var olan suyun, hayvanların, rüzgârın gücünü kullanmayı keşfettiler. Böylece ihtiyaçlarını üretmek, yaşamlarını sürdürmek çok daha kolay oldu. İnsanın üretim sürecindeki gelişimi hep devam etti. Üretim sürecine makineler girdi, ilk makineler…
  • Kadına yönelik şiddet, kadın cinayetleri durmaksızın artarken emekçi kadınlar aynı sorulara cevap arıyor: Kadına yönelik şiddetin önüne neden geçilemiyor? Şiddet neden artıyor? Siyasi iktidarın temsilcileri şiddetin nedeninin eğitimsiz, cahil, vicdansız, merhametsiz, öfkesini kontrol edemeyen, ailevi ve ahlâki değerlere sahip çıkamayan kişiler olduğunu söylüyor. Erkekleri vicdanlı ve merhametli olmaya çağırıyorlar. Söylenen sözler ilk anda kulağa hoş gelebilir ama kadına yönelik şiddetin ve kadın cinayetlerinin artmasının sebebi tam da siyasi iktidarın aileyi korumak adına kadınların haklarına saldırması ve erkek egemen zihniyeti körüklemesidir.
  • George Floyd, “nefes alamıyorum” diye inliyordu ama ırkçı polis umursamadı ve onu acımasızca öldürdü. Floyd’a yapılan bu muamele, kara derililerin değişmeyen kara bahtı, bitmeyen çilesidir. Yüzlerce yıl boyunca Afrika’dan Amerika’ya köle olarak satıldılar bir hayvan ya da bir eşya gibi. İnsan yerine konmayan, aşağılanan, horlanan siyahlar onlarca kez isyan ettiler ve sonunda 1861’de başlayan Amerikan İç Savaşı sonrasında kölelikten kurtuldular. Özgürlüklerine kavuşan siyahların gözleri daha bir ışıl ışıl parlamaya başladı. Ne var ki, o umutlu bakışlardaki ışıltı çok geçmeden solduruldu, tam bir vahşetle karşı karşıya bırakıldılar.
  • Siyasi iktidarın temsilcileri halkın gözüne baka baka yalan söylüyor, bunu da politik uyanıklık ve iş bilme olarak pazarlıyorlar. Gülerek liranın dolar karşısında değer kaybetmesinin halkı ilgilendirmediğini söyleyen Bakan Albayrak, belli ki milyonları istediği gibi aldatabileceğini düşünüyor. Şüphe yok ki bu konuşmanın ardında kibir ve emekçileri aptal yerine koyma vardır. Enflasyon ve işsizlik verilerinin çarpıtılması da aynı bakış açısının ürünü değil mi?

Son Eklenenler

  • Tüm dünya ağır bir ekonomik krizin ve koronavirüs salgınının etkisi altında bulunuyor. İşsizlerin ve yoksulların sayısı çığ gibi büyüyor. Emekçilerin yaşam koşulları her geçen gün daha fazla kötüye gidiyor. Hemen her ülkede eğitim ve sağlık...
  • İşçi Dayanışması 150 sayıdır mücadelemizin, öfkemizin, sevinçlerimizin, işyerlerinde yaşadığımız sorunların kürsüsü oldu. İlk sayısından itibaren, her sektörden, fabrikadan, şehirden ve hatta okyanuslar ötesinden işçi arkadaşlarımızla buluştuğumuz...
  • Bundan yıllar önce UİD-DER’e yeni geldiğim sıralarda, bana bir işçi arkadaş gazete vermeye başladı, İşçi Dayanışması gazetesi. Ben de o sıralarda şöyle bir göz gezdirip okumadan sayfalardaki resimlere bakıyordum. Aldığım gazeteleri eve gittiğimde...
  • İşçi Dayanışmasının ilk sayısına hepimiz yetişemesek de UİD-DER internet sitesindeki arşivinden bulup sayfalarını karıştıranımız çok olmuştur. O günlere şahit olanlarımız geçmişteki mücadele günlerini yâd etmiş, yola sonradan düşenlerimiz ise...
  • Ali Abi döküm işinde çalışıyor. Daha küçük bir çocukken çırak olarak başlayan çalışma hayatı 50 yılı aşmış. Özellikle ilk yıllar sigortasız çalıştırıldığı için ancak dört yıl önce emekli olabildi Ali Abi. Döküm işi ağır ve çok tehlikeli iş...
  • Sömürücü egemenler, salgını çok yönlü, çok kapsamlı bir saldırı aracına dönüştürmüştür. İnsanların hak ve özgürlüklerini koruyarak salgınla mücadele etmek yerine, onu kullanarak bir korku imparatorluğu yaratmış, kapitalizmin tüm...

  • Antigone, bundan 2 bin 455 yıl önce Atinalı Sophokles tarafından yazılmış Thebai Üçlemesi olarak bilinen oyunun sonuncusudur. Sürgüne giden Oidipus’un ölümü üzerine iki oğlu dönüşümlü olarak birer yıl tahta geçerek iktidarı paylaşmak üzere...
  • Covid-19 salgını, hem dünyada hem Türkiye’de en belirleyici gündem olmaya devam ediyor. Egemenler, her şeyi gölgede bırakan Covid-19’a karşı mücadele etmek yerine onu bir korkutma aracı olarak kullanmaya devam ediyorlar. Milyonlarca insan daha yeni...
  • Petrol-İş Sendikası Gebze Şubesinin örgütlü olduğu Novares fabrikasında uzun süredir devam eden toplu iş sözleşmesi görüşmelerinin (TİS) tıkanması sonucu işçiler 22 Eylülde üretimi durdurarak greve çıktılar. Pandemi nedeniyle 9 ayı bulan TİS...
  • Petrol-İş Sendikası Gebze Şubesinin örgütlü olduğu Novares fabrikasında uzun süredir devam eden toplu iş sözleşmesi görüşmelerinin (TİS) tıkanması sonucu grev kararı alınmıştı. Talepleri kabul edilmeyen işçiler, 22 Eylülde otomotiv parçası üreten...
  • İŞKUR’un açıkladığı işsizlik sigortası verileri işsizlik fonunun yıllardır patronlara peşkeş çekildiğini bir kez daha teyit etti. Özellikle 2020 yılının 8 ayına ait veriler bu gerçeği çok daha çarpıcı bir şekilde gösteriyor. İŞKUR’a göre 2002...
  • Sendikalı oldukları için işten atılan ve Ağustos ayında duyurdukları 10 haftalık direniş planına göre her Pazartesi günü Cargill müşterilerinden birinin genel müdürlüğü önünde eylem yapan Cargill işçileri, Assan Gıda, Coca Cola, Pepsico ve Haribo’...
  • İçim içime sığmıyor, yükseklerden uçuyorum, bir türlü gökten yere inemedim. Çünkü ekonomimiz göklerden yerlere inmiyormuş. Havadis böyle. Bakanımız diyor ki “ekonomimiz uçuyor.” Biz de uçuyoruz! Doğalgaz bulunmuş, bulundu da gaz da uçucu bir madde...

UİD-DER Aylık Bülteni