
Sabahattin Ali, eserlerinde yoksulların, emekçilerin hayatını, sorunlarını, özlemlerini işlemiştir. Bir hikâyesinde ise açlıktan, dertlerden, bahsetmek yerine bu sefer bahtiyarlıktan, bolluktan, tasasız süren hayatlardan bahsetmeye karar verir. Öyle ya, şu koca dünyada yalnız biz yoksullar, ezilenler, sömürülenler mi varız? Bir de varlıklı sınıfa mensup olanlar, sayıca az olsalar da yeryüzünün tüm nimetleri önlerine serili olanlar yok mu? Var tabii! İşte Bahtiyar Köpek de bu sınıfın mensuplarından biri.
Bahtiyar Köpek tüyleri parlak, meşin tasmalı, üzerinde özel olarak dikilmiş hırkasıyla geniş, temiz ve bakımlı sokaklarda keyfince yürüyen bir köpek. İri yarı, yakışıklı ve kıyafetinden uşak olduğu belli olan bir adam her sabah Bahtiyar Köpeği yürüyüşe çıkarır. Adam yürüyüşünü köpeğin yürüyüşüne uydurmuştur. Köpek bir ihtiyacı için durduğu vakit uşak da durup saygıyla köpeğin ihtiyacını görüp yürüyeceği vakte kadar bekler. Sonuçta köpeğin keyfine kalmış. Yürürken, yolda diğer köpeklerden hırlayıp saldırmaya kalkan bir köpek olduğu vakit, Bahtiyar Köpek hiç istifini bozmaz. Uşak onun yerine saldıran köpeği tekmeler ve uzaklaştırır. Birkaç köpek birden saldıracak olursa eğer, o vakit uşak efendisinin köpeğini kucağına alır, tüylerini, hırkasının tozlanan yerlerini temizler. Uşak korku içinde yerden kaptığı köpeğin her yerini kontrol ederek bir yerine bir şey olup olmadığına bakar. Tüm bu olanlar sırasında Bahtiyar Köpek kendisini tüm tehlikelerden korumakla görevli uşağın kollarında aşağıya doğru bakarak yalanır.
Sabahattin Ali eserlerinde hep ezilen sınıfın, yoksulların sorunlarını kaleme almasından rahatsız olanlara cevaben bu öyküyü kaleme alır. Bugün sömürülen sınıfın yani işçi sınıfının sorunlarından bahsettiğimizde, bundan rahatsız olanlar yok mu? “Neden hep kötü şeylerden bahsediyorsunuz, neden hep sorunları konuşuyorsunuz? Böyle gelmiş böyle gider, dünyanın düzeni bu. Sen de çalışarak daha iyi yerlere gelebilirsin” diyenler yok mu? Bunu söyleyenler iki tür insandır. Birincisi kendisi de sömürülen sınıfa mensup olduğu halde bu sorunları görmek istemeyen, sorunlarından kaçan ve beyni sermaye sınıfının yalanlarıyla doldurulmuş, zehirlenmiş olan işçi kardeşlerimizdir. Bu işçiler kendi sınıflarının mücadele tarihini bilmedikleri için bu düzenin ömür billâh değişmeyeceğini düşünürler. İkincisi ve bu söylemelerin asıl kaynağı ise sermaye sınıfı ve sözcüleridir. Kendi saltanatlarının ebediyen sürmesi için, bu düzenin böyle gelip böyle gideceğine bizi ikna etmek için egemenler, sürekli gerçekleri çarpıtıp zihinlerimizi bulandırırlar. Bir araya gelirsek dünyayı yerinden sarsacak bir güce sahip olduğumuzun farkına varmamamız için bize “babana bile güvenme” derler. “Sen kendini kurtar. Sana mı kaldı dünyayı kurtarmak?” diye bazen açıktan, bazen de alttan alta zihnimizi işleyip dururlar. Birilerinin çıkıp ezilen sınıfın sorunlarını dillendirmesini, bu uğurda mücadele etmesini asla istemezler. Bu kişilere karşı topyekûn saldırırlar.
Sabahattin Ali gibi Orhan Kemal de eserlerinde hep yoksul insanların, işçilerin hayatlarını anlattığı için soruşturmaya uğrar. Yargıç, Orhan Kemal’e “konuları neden hep fakir fukaradan, işçilerden alıyorsun? Türkiye’de varlıklı insanların, iyi yaşayan insanların hayatlarını neden yazmıyorsun?” diye sorabilmiştir. Bu soruyu soran yargıç, aslında egemen sınıfın sözcülüğünü yapıyordu. Egemenler, emekçilerin sorunlarının dillendirilmesini, bu dertlerin, sıkıntıların hikâyelere, şiirlere, romanlara konu olmasını bile istemiyorlar. Yüreği ve kalemi ezilenlerden yana olanların yoksulların hayatını konu almasını sorguluyorlar. Çünkü sömürücüler, işçi sınıfının gözünün önündeki sis perdesinin kalkmasını istemiyorlar.
Hayat yalnızca dertlerden ve sıkıntılardan ibaret olmayabilir. Tüm insanlık bolluğun, sevginin, kardeşliğin tadına varabilir doyasıya. Yeryüzündeki tüm kötülükler süpürülüp atılabilir. Yani demem o ki sömürüsüz sınıfsız bir dünya kurulabilir. İşte o vakit ne biz ne de sınıfımızın ozanları dertlerden, sıkıntılardan bahseder. Sabahattin Ali’nin dediği gibi “Hele cümle âlem Bahtiyar Köpeğin onda biri kadar rahata kavuşsun, bakın ben bir daha acı şeylerden söz açar mıyım!”