Navigation

Buradasınız

12 Eylül 2020 - 11:00

40. Yılında 12 Eylül Darbesi

İşçi Sınıfı İçin Kapanmamış Bir Dava!

12 Eylül 1980 askeri faşist darbesinin üzerinden tam 40 yıl geçti. 12 Eylül rejiminin hedefi işçi sınıfının mücadelesini bastırmak, onun mücadeleci varlığında genişleyen demokratik hakları yok etmek ve sermaye sınıfı için dikensiz gül bahçesi yaratmaktı. Çünkü emekçi kitleler toplumsal değişim istiyordu; sömürüsüz bir dünya özlemi için mücadele veriliyordu. Patronlar sınıfı ise, kapitalist sömürü düzenini sağlamlaştırmak; toplumsal değişimi durdurmak, başı dik işçilerin örgütlülüğünü ve gururunu kırmak istiyorlardı. İşte 12 Eylül darbesi bu amaçla yapıldı.

Darbeciler, işçi sınıfının mücadelesini ezerek aynı zamanda bu topraklarda yeşermeye başlayan demokratik geleneği de ezdiler. Faşist rejim her türlü demokratik hak ve özgürlüğü ezerken, topluma korku salarak insanların cesaretini kırmayı hedef aldı. Egemenler sermaye devletinin otoritesine mutlak boyun eğen, korkup sinen, sesini çıkartmayan, hakkını aramayan kuşaklar yaratmak istediler. Ne yazık ki bunu büyük ölçüde başardılar.

40 yıl insan hayatında uzun bir zaman dilimini kapsar. 40 yıl önce doğan insanlar 12 Eylül askeri darbesinin şekillendirdiği toplumsal ve siyasal koşullarda büyüdüler. Darbecilerin şefi Kenan Evren, “Öyle bir nesil yaratacağız ki kim olduklarını hatırlamayacaklar” demişti. Geçmiş-gelecek bağlantısını kopartarak toplumsal hafızaya ağır bir darbe vurdular. Şimdi sokağa çıkıp 12 Eylül’ün ne çağrıştırdığını, Kenan Evren’in kim olduğunu sorsak, insanların önemli bölümü ve özellikle gençlerin ezici çoğunluğu cevapsız kalacaktır.

Bu tablo, aslında bugün toplumumuzda demokratik mücadele geleneğinin neden zayıf kaldığını, işçi sınıfının neden örgütsüz ve dağınık olduğunu, Türkiye’nin neden bir kez daha totaliter bir rejime teslim edildiğini genel hatlarıyla açıklar. Türkiye toplumu 12 Eylül darbesiyle hesaplaşmış değildir. Keza işçi sınıfı, kendisine karşı yapılan bu darbenin hesabını sorabilmiş değildir. Zaten bunu yapabilseydi, bugün işçi sınıfının hakları her alanda geriye gitmezdi.

12 Eylül faşist rejimi yalnızca işçi sınıfının örgütlülüğünü ezmemiştir. Aynı zamanda sendikaları güçsüzleştirerek işçi hareketini denetleme ve kontrol altına alma görevini de bürokrat sendikacılara vermiştir. O günden bu güne bu bürokrat sendikacılar, düzen adına işçi hareketinin çavuşu rolünü oynuyorlar. Bugün mücadeleci sendikacı pozları kesen bürokrat yöneticiler, aynen tek adam rejimine özenmekte, tepenin uygulamalarını aynen kopya edip uygulamakta ve sendikalarda tek adam rejimi kurmaya çalışmaktadırlar.

Yani neresinden bakarsak bakalım 12 Eylül 1980 darbesi, işçi sınıfı için kapanmamış bir davadır. Ve özellikle bugün, 12 Eylül’ü unutturmamak, geçmişin mücadele deneyimlerini genç kuşaklara aktarmak bu davanın ayrılmaz parçasıdır.

Unutkanlık, insanın en büyük baş belalarından birisidir. Tarihin derslerini unutmak, insanlığı felakete sürüklüyor. Aslında tarih, insanın en büyük rehberidir. Ama unutmak istemeyen ve bu rehberin izinden gidenler için… Eğer işçi sınıfı ve emekçiler örgütlü değillerse, büyük acılar pahasına öğrendiklerini unuturlar. Tarih bilinci olmayan işçi kim olduğunu bilemez, dostunu düşmanını ayıramaz. Kolay aldatılır, haksızlığın, zulmün hesabını soramaz. Unutkanlık işçi sınıfının düşmanıdır; işçi ve emekçileri kendi yolundan çıkartıp sömürücülerin yoluna iter. Tarihsel deneyimlerini unutan işçi sınıfı, sermaye sınıfı karşısında yenilgiye uğrar, perişan olur. Sermaye sınıfının her türlü dayatması karşısında çaresiz, umutsuz, eli kolu bağlı hissetmektir unutmak. Unutmayanlar, hafızasını, sınıfı bilincini koruyabilenler, umutsuzluğa, çaresizliğe geçit vermeyenler sadece örgütlü işçilerdir. O halde unutmamak için gidilecek yol da bellidir: Örgütlenmek, sınıf bilinci kazanmak ve kapitalist sömürüye karşı mücadele etmek!

40 yıldır sorulan ve cevabı bu düzenin efendileri ve medyası tarafından ısrarla çarpıtılan bir soru var. 12 Eylül darbesi neden ve kime karşı yapıldı? Kardeş kavgasına son vermek için mi? Sağ sol çatışmasını bitirmek için mi? Kenan Evren’in dediği gibi kamu otoritesini tesis etmek için mi? Hayır! 12 Eylül darbesi hakları için mücadele eden, ayağa kalkan işçileri, onların sendikal ve siyasal örgütlerini ezmek ve sermayenin dizginsiz sömürüsünün önünü açmak için yapıldı. Geçmişle gelecek arasındaki köprüyü yıkmak, işçi sınıfının yeni kuşaklarını mücadeleden uzak tutmak, hafızasız ve örgütsüz bırakmak için yapıldı. 12 Eylül öncesine ve sonrasına bir bütün olarak bakıldığında görülen gerçek budur.

1960’lı yıllar Türkiye işçi sınıfının uyanışa geçtiği, hak arama bilincinin oluştuğu, işçilerin sendikalarda, demokratik kitle örgütlerinde ve sosyalist partilerde örgütlenmeye başladığı yıllardı. Kitlesel mitingler, grev ve direnişler, fabrika işgalleri uyuyan devin uykusundan uyandığının işaretiydi. 1961 yılının Şubat ayında Türkiye İşçi Partisi (TİP) kuruldu ve meclise girdi. Aralık ayında ise cumhuriyet tarihinin ilk kitlesel mitingi olan Saraçhane mitingi, yüz bin işçinin katılımıyla gerçekleştirilmişti. Bu mitingde işçiler toplu sözleşme ve grev haklarını talep ediyorlardı.

1963 yılında grev hakkı yasalarda olmamasına rağmen greve çıkan Kavel işçileri destan yazmış ve grev yasasının meclisten geçmesini sağlamışlardı. Kavel grevini Sungurlar, Berec ve daha pek çok fabrikadaki grevler takip etti. DİSK 1967’de kurulduğunda yüz binlerce işçiyi kendi saflarına çekti. Türk-İş’in tepesine çöreklenen ve patronlar sınıfıyla birlikte hareket eden sendika bürokratlarının ihanetinden usanan işçiler akın akın DİSK’e geliyorlardı.

4-1968-fabrika-isgalleri.jpg

1968 fabrika işgallerinin dalga dalga yayıldığı yıl oldu. Toplu sözleşme yetkisinin gaspına karşı Derby fabrikası ile başlayan fabrika işgalleri dalgası Kavel, Singer, Demir-Döküm, Alpagut, Gamak, ECA Pres Döküm, Emayetaş ve Sungurlar ile devam etti.

Hakları için mücadele eden işçi sınıfı karşısında korkusu büyüyen patronlar sınıfı, çareyi DİSK’i kapattırmakta buldular. Ancak bu girişim beklediklerinden çok daha büyük bir direnişle karşılaştı. 15-16 Haziran 1970’te 150 bin işçi iş bırakarak sokaklara döküldüğünde patronlar korkudan İstanbul’u terk ettiler. 15-16 Haziran 1970 Büyük İşçi Direnişi sayesinde DİSK’in kapatılmasının önünü açan yasa meclisten geri çekildi.

15-16 Haziran Direnişçi aydınları da derinden etkilemişti. İşçi sınıfının toplumsal kurtuluşun öncü gücü olduğu inkâr edilemezdi. 15-16 Haziran üzerine çok sayıda şiir yazıldı, onlardan biri de Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın Yürüyen İşçiler Kapılarında İstanbul’un adlı şiiriydi:

Yürürüz devrim gününde
Bütün ulusun önünde
Toprak bu yurt denen toprak
Bu yurt benim elim aya’m
Bu yurt benim elim aya’mla kurtulacak.
İşçi yürür mü yürür ya
Koca illere varır ya
Ağayı beyi görür ya
Kalmadı gerçeğe uzak
Bu yurt benim elim aya’m
Bu yurt benim elim aya’mla kurtulacak.
Ölü girer gecesine
Ulaşır dağ yücesine
Bittim dedim nicesine
Sustular taşlar gibi bak
Bu yurt benim elim aya’m
Bu yurt benim elim aya’mla kurtulacak.
Kişi kişiye kul değil
Neden karanlık al değil
Yeryüzü uzun yol değil
Varılır gökler aşarak
Bu yurt benim elim aya’m
Bu yurt benim elim aya’mla kurtulacak.

1971’de yapılan askeri darbe de yükselen sınıf hareketini bastırmadı. 70’li yıllar boyunca çeşitli grev ve direnişlerle, mitinglerle işçiler yeni kazanımlar elde ettiler, ücretlerini yükselttiler. 1976 yılında o zamana kadar yasaklı olan 1 Mayıs ilk kez kitlesel bir şekilde kutlandı. Aynı yılın Eylül ayında başlayan ve on binlerce işçinin katıldığı DGM direnişi kitlesel işten atmalara, gözaltılara rağmen başarıya ulaşmış ve DGM yasası meclisten geçememişti.

İşçi sınıfının başarısının ardında örgütlülüğü vardı ve bu örgütlülük DİSK ile somutlanıyordu. Kemal Türkler 1976’da TRT’de katıldığı bir programda DİSK’in temsil ettiği mücadeleci sınıf sendikacılığını, bu anlayışın uzlaşmacı anlayıştan farkını anlatıyordu. “Tek tutulacak yol işçiye güvenmektir” diyordu. DİSK işçiye, işçi DİSK’e güveniyordu ve işçi sınıfının mücadelesi büyüyordu.

1977 1 Mayıs’ı ise kadın, erkek, genç, yaşlı beş yüz bin işçinin alana aktığı en kitlesel 1 Mayıs oldu. Ne var ki işçilerin yükselen mücadelesinin önünü kesmek isteyen sermayenin ve temsilcilerinin ilk provokasyonu da bu 1 Mayıs’ta gerçekleşmişti. Mitingin sonlarına doğru binaların çatısından açılan ateşle 34 işçi yaşamını yitirdi. Sermaye sınıfı, işçi sınıfının tarihindeki en kitlesel 1 Mayıs’ı “Kanlı 1 Mayıs” olarak tarihe yazdırdı. Ancak işçi sınıfı geri çekilmedi. 1978 yılında yine yüz binler vardı 1 Mayıs meydanında.

1970’li yıllarda kamu emekçisi olarak mücadelede yer alan işçilerden biri İşçi Dayanışması’na verdiği bir röportajda şunları söylüyordu: “Darbe öncesinde işçi sınıfının başarılı olmasının en büyük nedeni toplumsal dayanışma idi. Örneğin biz kamu çalışanı olduğumuz halde ‘Çayırova’da direniş var’ diye haber geldiğinde, o direnişe bir paket çay veya bisküvi ile gidip işçi arkadaşlarımızı ziyaret ediyorduk. Davullu zurnalı halaylarla katılıyorduk eylemlere. Fakat 12 Eylül tüm bu dayanışmayı kırdı.”

Patronlar sınıfının canını en çok yakan grevlerden biri 1977 yılında Maden-İş’te örgütlü metal işçilerinin başlattığı MESS grevleri oldu. MESS’e bağlı patronlar ülkenin en güçlü sermaye grubunu oluşturuyordu. Ama işçiler 8 ay boyunca sürdürdükleri grevle patronlara kök söktürdüler. İşçiler greve çıkarken “DGM’yi ezdik, sıra MESS’te!” diyorlardı. MESS, işçilerin grevini kırmak için tüm gücünü kullanmış, her türlü çirkefliği yapmış ama yine de başaramamıştı. İşçiler uyanmıştı bir kere ve grev kazanımla sonuçlandı. İşçilerin uyanışını ve değişimini grevci bir işçi şu dizelerle anlatıyordu:

Fevkalade güçlüdür onlar…
Fakat bizde Maden-İş var
Fakat biz çoktan değiştirdik
Kabuğumuzu
Mücadelede sertleşti irademiz
Zannettikleri gibi kolay yutulacak
Lokma değiliz artık biz!

Şükrü Alkan Derince

Kabuğunu kıran, mücadelede pişen işçiler patronlara her seferinde gösteriyorlardı kolay lokma olmadıklarını. Oysa patronlar işçileri daha çok sömürmek ve sermayelerini daha çok büyütmek istiyorlardı. Bunun için ihtiyaç duydukları yasaları meclisten geçirmeleri gerekiyordu ancak yüz binlerce işçi anında üretimi durdurarak yanıt veriyordu bu girişimlere. Bu yüzden giriştiler darbe planları yapmaya. Toplumu korkutup sindirmek ve işçiler arasındaki birliği parçalamak için kanlı tezgâhlar hazırladılar. 1977 1 Mayıs’ının ardından provokasyonlarına hız verdiler. Faşist çeteler el altından silahlandırıldı ve grevci işçilerin üzerine salındı. Provokasyonlar Çorum’da, Maraş’ta Alevilerin katledilmesiyle devam etti. Hemen her gün bir suikast ya da bombalı saldırı gerçekleştiriliyordu. İşçi sınıfının unutulmaz önderi, DİSK’in kurucusu Kemal Türkler’in 22 Temmuz 1980’de katledilmesiyle darbeye giden yol tamamlanmış oluyordu.

12 Eylül sabahı işçiler yeni güne ordunun yönetime el koyduğu haberi ve sokağa çıkma yasağıyla uyandılar. Sabaha karşı evleri basılan binlerce işçi ve devrimci gözaltında karşıladılar yeni günü. Etkisi yıllarca sürecek bir kâbus başlıyordu. Darbenin öngününde 178 işyerinde 54 bin işçi grevdeydi ve bunların 47 bini DİSK’e üyeydi. Darbecilerin ilk işi grev çadırlarını söktürmek oldu. Sendikacılar, öncü işçiler, devrimciler gözaltına alındı, işkence gördü, tutuklandı. Türk-İş hariç tüm sendikalar kapatıldı, DİSK’in mal varlığına el kondu. Tüm partiler ve dernekler kapatıldı. Grev ve her türlü işgal, boykot, iş yavaşlatma yasaklandı. Kapalı veya açık yerde her türlü toplantı veya gösteriler yasaklanarak sıkıyönetimin iznine ve denetimine bağlandı.

Meclis kapatıldı, siyasi partiler yasaklandı. Basın susturuldu, tüm demokratik haklar yok edildi. İşçiler silah zoruyla tezgâh başlarına geri gönderildi, haklarını aramaları şiddet ve baskıyla engellendi. İşkence tezgâhları, idam sehpaları kuruldu, genç fidanlarımız idam edildi.

Darbeden sonra Sakıp Sabancı, Vehbi Koç, Halit Narin sürekli Kenan Evren’in kapısını çalıyor, hem teşekkür ediyor ve hem de taleplerini sıralıyorlardı. Evren’e yazdığı mektupta şöyle diyordu Vehbi Koç:

“Yakalanan anarşistlerin ve suçluların mahkemeleri uzatılmamalı ve cezaları süratle verilmelidir. Polis teşkilatını teçhiz ederek ve kuvvetlendirerek imkânlar genişletilmeli, gerekli kanunlar bir an önce çıkarılmalıdır. İşçi-işveren ilişkilerini düzenleyecek olan kanunlar asgari hata ile çıkarılmalıdır. Bazı sendikaların Türk Devleti’ni ve ekonomisini yıkmak için bugüne kadar yaptıkları aşırı hareketler göz önünde bulundurulmalıdır. DİSK’in kapatılmış olmasından dolayı bir kısım işçiler, sendikal münasebetler yönünden bekleyiş içindedirler. Militan sendikacılar bu işçileri tahrik etmek ve faaliyeti devam eden sendikaların yönetim kadrolarına sızarak kendi davalarını devam ettirmek niyetindedirler. Bu durum bilinmeli, hazırlanacak kanunlarda gerekli tedbirler alınmalıdır. Komünist Parti’nin, solcu örgütlerin, Kürtlerin, Ermenilerin, birtakım politikacıların kötü niyetli teşebbüslerini devam ettirecekleri muhakkaktır, bunlara karşı uyanık olunmalı ve teşebbüsleri mutlaka engellenmelidir. Zatıâlilerine ve arkadaşlarınıza muvaffakiyetler temenni ediyorum. Emrinize amadeyim.”

Patronlar ayrıca Turgut Özal’ın ekonomiden sorumlu başbakan yardımcısı yapılmasını ve 24 Ocak kararlarının uygulanmasını istiyorlardı.

1991 yılında yaptığı bir konuşmada Kenan Evren şöyle diyordu: “Eğer 24 Ocak kararları denen kararların arkasından 12 Eylül dönemi gelmemiş olsaydı, o tedbirlerin fiyasko ile sonuçlanacağından hiç şüphem yoktu. Böyle sıkı bir askeri rejim sayesinde o tedbirler meyvesini vermiştir.”

Sermaye sınıfının sözcülerinden TİSK genel başkanı Halit Narin darbeden sonra işçileri kastederek “bugüne kadar onlar güldü, şimdi gülme sırası bizde” demişti. 1980’den öncesini “korkunç bir dönem” olarak tanımlamıştı. 2012 yılında TBMM Darbe Komisyonu’na “görüşleri alınmak üzere” çağrılan Halit Narin, hem büyük bir ikiyüzlülükle mağdur rolü oynamaya devam ediyordu hem de darbenin işçi sınıfına karşı yapıldığını tekrar ediyordu:

“…Bizim yaptığımız iş gayet basit ve gayet net. İşçiyi işinin başında tutmak, işvereni işine sahip kılarak çalışmasına devam ettirmek gibi bir fonksiyonu, bugünün bütün ağır şartlarına rağmen devam ettirmeye çalıştık. Bu şartı herkes hatırlamayabilir, hele genç arkadaşlar… O günün şartlarında İstanbul’dan Kocaeli’ne kadar yollarda çalışan iki taraflı hiçbir fabrikada faaliyet yoktu, hepsi grev hâlindeydi. Yani Türkiye’de bu grevlerin getirmiş olduğu büyük bir salgın hastalık gibi, bütün işyerlerine yayılmıştı maalesef ve her günkü hadiselerden dolayı da ölenlerimize acımaktan, yapılan hadiselere karşı aciz bir durumda kalmaktan hepimiz çok müteessirdik. Ama birinci işimiz işvereni işçinin başında tutmak, ikinci işimiz de işçiyi işinin içinde tutmak olan bir vazifemiz vardı ve bunu da zamanın sendikalarıyla, Türk-İş’e bağlı sendikalarla daha rahat çalışarak, DİSK’e bağlı sendikalarla biraz daha fazla aleyhte çalışmalarla sürdürmeye devam ettik. Bu dönemin benim ve arkadaşlarım için çok rahat bir dönem olduğunu söylemek hemen hemen mümkün değil. Her türlü ağır şartların getirdiği, ağır baskının getirmiş olduğu bir sekiz on sene geçirdik…”

Sözde işçi cephesinin sözcüleri olan Türk-İş ve Hak-İş yöneticileri de darbecilere methiyeler düzenlerin arasındaydı. Türk-İş Genel Başkanı İbrahim Denizcier, Kenan Evren’e şu mesajı göndermişti:

“Türk-İş topluluğu, zat-ı devletlerinizin bildirisinde de açıkça yer aldığı üzere, ülkemizin huzuru, devletimizin bütünlüğü ve milletimizin bölünmezliğini sağlamak amacıyla Türk Silahlı Kuvvetlerimizi yönetime bütünü ile el koyma mecburiyetinde bırakan bir gerçekle karşı karşıya bırakıldığının bilinci içindedir… Milletin bağrından çıkan ordumuzun tam bir bütünlük içinde milletimize huzur ve güven veren bu davranışının milletimiz ve memleketimiz için hayırlı olmasını temenni ile Türk-İş topluluğu adına saygılarımı arz ederim.”

12 Eylül’ün işçi sınıfına ne kadar büyük bir darbe vurduğu ilerleyen yıllarda daha net anlaşılacaktı. 1982 yılında yapılan darbe anayasasıyla işçilerin o güne kadar mücadeleyle elde ettiği sendikal, sosyal ve siyasal tüm kazanımlar ortadan kaldırıldı. Sadece işçilerin değil toplumun tüm kesimlerinin kazanımları yok edildi, sesleri kısıldı.

  • Kamu emekçilerinin eylem yapmaları, iş yavaşlatmaları, grevlere katılmaları veya bunları teşvik etmeleri “memurluktan çıkarma cezasını gerektiren fiil ve haller” arasında sayıldı.
  • Özel öğretim kurumlarında çalışan öğretmenlerin sendika kurmaları, sendikaya üye olmaları, grev yapmaları yasaklandı.
  • Birden fazla sendikaya aynı anda üye olma yasağı getirildi.
  • Genel grev, siyasi grev ve dayanışma grevi yasaklandı.
  • Kıdem tazminatlarına üst sınır getirildi.
  • Ayakta yapılan tedavilerde ilaç bedellerinin yüzde 20’si sigortalıdan kesilmeye başlandı. Emekli aylığının hesaplanmasında son beş yıllık kazançların en yüksek üç yılının ortalaması yerine, beş yılın tümünün ortalaması alınmaya başlandı. Yaşlılık aylığı taban oranı yüzde 70’den yüzde 60’a indirildi. Sigorta primi işçi payı yüzde 14’e çıkarıldı.
  • 1981-1988 yılları arasında asgari ücret üzerindeki toplam vergi yükü %36’dan %44,5’e çıkarıldı. Aynı dönemde reel ücretler %25 oranında düşerken, ücretlilerin milli gelirden aldıkları pay yarı yarıya azaldı.
  • 1987-1989 yılları arasında ücretlilerin gelir vergisindeki payı %38’den %54’e çıkarken, sermayenin payı %62’den %45’e indi.
  • 12 Eylül faşizmi tüm bunların yanı sıra özelleştirmelerin, güvencesiz ve esnek çalışma biçimlerinin, taşeronlaşmanın, eğitim ve sağlığın ticarileştirilmesinin de önünü açtı.

12 Eylül darbesi aynı zamanda geçmişle gelecek arasındaki köprüyü kesti, toplumu hafızasızlaştırdı. Darbeden sonra işçi sınıfını bölüp parçalamak için dinsel, mezhepsel ve kültürel farklılıkları daha fazla kışkırtıp öne çıkardılar. Sendikalaşmak, hakkını aramak kötülendi, suçmuş gibi gösterildi. Mücadeleci sendikacılar ve işçiler karalandı, “terörist” muamelesi yapıldı. Eski deneyimli işçi kuşakları geri çekilirken, yeni kuşak işçiler bu yalan ve safsatalarla büyüdü. Zaman içinde hak arama bilinci zayıfladı, diplere vurdu.

İşçi sınıfının yeni kuşakları her mücadeleye atıldıklarında eski mücadele deneyimlerinden bihaber, örgütsüz ve bilinçsiz olmanın sancılarını yaşadılar, yaşıyorlar. 1980 öncesinin kazanımlarına hiçbir zaman ulaşamadıkları gibi yeni hak gasplarıyla karşı karşıya kaldılar. Bugün sendikasızlaştırma alıp başını gitmişse, taşeronluk sistemi oturtulmuşsa, güvencesiz ve güvenliksiz çalışma koşulları hâkim kılınmışsa, iş kazaları ve ölümler sıçramalı bir şekilde artmışsa, iş saatleri uzatılmışsa, işçi sınıfının alım gücü gerilemişse, emeklilik yaşı 65’lere çıkarılmışsa bütün bunlar için yolu düzleyen 12 Eylül faşizmidir.

Üzerinden tam 40 yıl geçmesine rağmen işçi sınıfı hâlâ 12 Eylül darbesinin ağır sonuçlarını yaşıyor. Özellikle genç kuşaklar sınıfımızın geçmiş mücadele deneyimlerinden habersiz ve örgütsüzüz! Bu nedenle AKP iktidarı elimizde kalan son hak kırıntılarını da rahatlıkla birer birer ortadan kaldırıyor. Son olarak koronavirüs bahanesiyle esnek çalışma yaygınlaştırıldı, kısa çalışma ve ücretsiz izin adı altında işçiler sefalete mahkûm edildi. İktidar şimdi de kıdem tazminatı hakkını gasp etmek için uğraşıyor. Elbette işçi sınıfının içinde derin bir öfke ve hoşnutsuzluk birikiyor. Hem AKP iktidarından hem de 12 Eylül darbecilerinden yaptıklarının hesabını sormanın tek bir yolu var. Örgütlenmek, geçmiş mücadele deneyimlerine sahip çıkmak ve mücadele etmek!