UİD-DER youtube Web TV Twitter'da UİD-DER facebook'ta UİD-DER

Flormar İşçileri: Yaşayarak Öğreniyoruz!

15 Mayıstan bu yana fabrika önünde direnişlerini sürdüren Flormar işçileri ile işçi hakları üzerine sohbet ettik. Direnişçi işçiler, haksızlıklara karşı birlikte mücadele veriyor olmanın haklılığı, gururu ve coşkusuyla sohbete katıldılar. Bize de bu güzel sohbetin bir bölümünü sizlere aktarmak düştü.

“Siz nasıl imza toplarsınız?”

“Aramızda imza topladık ‘çatı istiyoruz’ diye. Allah! Bir tepkiyle geldiler ki bize, ‘siz nasıl imza toplarsınız?’ dediler. Örgütleniyoruz diye, grup halinde imza topladık diye çok sinirlendiler. Biz o zamanlar bu tepkiyi anlamamıştık.”

Flormar direnişçisi Nuran biraz gerilere giderek şöyle anlatıyor yaşadıklarını: “Evet, bizim sendikalaşmamız anayasal hak, böyle bir hakkımız var, ama bu hak ne kadar uygulanıyor, orası gördüğünüz gibi tartışmalı. İki sendikaya birden üye olabileceğimizi söylüyor anayasa. Fabrikada çalıştığımızda bize 20 ilâ 100 lira arasında zam yapıyorlardı. Bu rakamlar komik rakamlar. Biz de ‘bana neden 20 verdin de ona neden 100 verdin’ derdine düşüyorduk. Aslında çok komik bir şeyin kavgasını yapıyormuşuz. Zam veriyoruz diyorlardı ama zam diye bir şey yapmıyorlardı. 20 lira zam mı olur? 50 lira kömür parası veriyorlardı, diyorlardı ki ‘biz kömür parası veriyoruz.’ Biz yıllarca mücadele ettik. Onlara çok sabırlı davrandık. İlk İstanbul-Bahçelievler’den geldiğinde şöyle düşünüyorduk; büyümeye çalışıyor, kalkınmaya çalışıyor. Bize ‘yapılanmaya çalışıyoruz, makine alacağız, bölümler açacağız’ diyorlardı. Biz hep sabrettik. Biz destek olduk, ama her yere açıldın, mağazalar açtın, Fransız ortakların oldu, ciroların büyüdü ama 14 sene geçti biz gelişemedik. Bizim sendikalaşmamız bir anda olan bir şey değil. Bu artık birikmişlikti. Yıllar önce fabrika ilk açıldığında tavandan çok soğuk geliyordu, çatı açıktı. Demir masalar buz gibiydi. Aramızda imza topladık ‘çatı istiyoruz’ diye. Allah! Bir tepkiyle geldiler ki bize, ‘siz nasıl imza toplarsınız?’ dediler. Örgütleniyoruz diye, grup halinde imza topladık diye çok sinirlendiler. Biz o zamanlar bu tepkiyi anlamamıştık. Şimdi pişman olduğunu düşünüyorum. Bu boyuta geleceğini düşünmemiştir. Biz dışarı çıktık ve çok destek aldık. Kadınlardan ve diğer çevrelerden, kamuoyundan destek aldık. Bu işin sosyal boyutu olduğunu gördü. Bu kadar büyüyebileceğini o da tahmin etmiyordu. İnsan Kaynakları alkış yapan işçilere gözü kapalı ‘çıkartın, çıkartın’ diye eliyle işaret ederek, önüne geleni işten çıkarttı. İtiraz edenler olunca ‘hepsini çıkartın’ demiş. Yıllarını buraya vermiş insanların susmasını, buradan gitmesini bekleyemezsiniz.”

“Hak, hukuk gerçekten yok” diyor Zeki ve şöyle devam ediyor: “Örneğin zam istediğimizde bize ‘size performans zammı, skala zammı veriyoruz’ diyorlar. Müdüre saat ücretimizi yükseltin dediğimizde yine ‘sizin performansınızı görelim ona göre’ diyorlardı. ‘Performansınızı arttırın’ diyorlardı. Zaten performansımız yüksek, 10 bin adet istiyorsunuz bu adedi çıkartıyoruz. Ama ertesi gün 11 bin adet istiyorlar. 11 bin adet yapıyoruz bu kez 12 bin, 13 bin adet üretim isteniyor. Zam zamanı geliyor yine zam verilmiyor. Bir-iki kişiye zam yapıyorlar o kadar…

Patron yabancıymış veya Türk’müş hiç fark etmiyor.

“Patronlarla bizim iletişim halinde olmamız imkânsız. Burada olduğu gibi sendikalaşma veya hak arama eylemi olduğunda patronlar o zaman meydana çıkıyor. İşçi sesini çıkardığı zaman patronlar sahaya çıkıyor ki işçinin sesini bastırsınlar.”

Gülperi “bizler çalışıyoruz ama patronun gözünde bizim bir değerimiz olmuyor” diyor. “Bizim başımıza bir yönetim getiriyorlar, onunla muhatap olabiliyorsak oluyoruz, olamıyorsak o da yok. Patronlarla bizim iletişim halinde olmamız imkânsız. Burada olduğu gibi sendikalaşma veya hak arama eylemi olduğunda patronlar o zaman meydana çıkıyor. İşçi sesini çıkardığı zaman patronlar sahaya çıkıyor ki işçinin sesini bastırsınlar. Çoğu sendika olmayan işyerlerinde de durum aynı. Kuzenimin çalıştığı Farplas’ta sendikalaşmaya gittiklerinde önde olan işçilerin çıkışları veriliyor. Kimin sesi çok çıkıyorsa onun kafasını ezmeye çalışıyorlar. İşçi hakkını aramaya çıksa devlet arkasında durmuyor. Zaten devlet de patronla anlaşmalı. Bizim durumumuzda devlet bir müdahale etseydi bu kadar kişi bu kapının önünde olmamış olurdu. Şimdi içeride çalışıyor olurdu” diyerek işçilerin örgütlenmesinin önüne dikilen engellere tepki gösteriyor. “İnsan Kaynakları geldi ‘gidin mahkemeye verin, mahkeme zaten bir-iki sene sürecektir’ dedi. Adamlar her şeyin farkında. Her şeyi bilerek yapıyorlar. Bizim devletimiz bizim burada sürünmemize göz yumabiliyorsa, patronunun sırtını sıvazlayabiliyorsa, bizler de işçi olarak sesimizi çıkartamıyorsak bu devran böyle sürüp gider. Patron yabancıymış veya Türk’müş hiç fark etmiyor.

Babalarımızın hakları çok daha fazlaydı

“Ne kadar kazanıyorsan bize de hakkımızı ver. Bu hak kırıntısından biz de faydalanalım dedik ama onlar hep büyüdük, büyüdük diyorlardı. Bizse kundaktan hiç serpilemedik. Kundağın bağlarını hiç çözmediler ki biz de büyüyelim. Olay bu!”

Sözü yeniden Nuran alıyor: “İşçilerin hakları kesinlikle yeniliyor. Şu anda bütün işçilerin asgari ücretle çalışması isteniyor. Birçok fabrika veya işyeri duyuyoruz ki asgari ücrete işçi çalıştırıyor. Biz o zamanları bilmeyiz ama kayınpederimizden, babalarımızdan dinlediğimiz kadarıyla, onların hakları çok daha fazlaymış. Bugün işçilerin haklarının çok daha gerilediğini düşünüyorum. Mesela o zamanlar ikramiyeleri varmış, maaşları yüksekmiş. Kayınpederim Fen-İş’te çalışıyordu, o zamanlar çok yüksek maaşlar alıyordu ama şu anda o firma da asgari ücret ödüyor. O zamandan bu zamana ilerleme olması gerekirken, gerileme olduğunu görüyoruz. Ekstra haklar varmış, ayakkabı fişleri vs gibi şeyler duyuyorduk. Bu haklar bütün firmalarda hep azaltılmış, hep kısıtlamaya gidilmiş. Haklarımız geriye doğru gidiyor. Ben 14 yıllık işçiyim, asgari ücretin 200 lira üzerinde para alıyorum. Sizce bu hak mıdır?”

“Ne kadar kazanıyorsan bize de hakkımızı ver. Bu hak kırıntısından biz de faydalanalım dedik ama onlar hep büyüdük, büyüdük diyorlardı. Bizse kundaktan hiç serpilemedik. Kundağın bağlarını hiç çözmediler ki biz de büyüyelim. Olay bu!” diyerek Nuran’a destek veriyor Zeki.

Biz de “şu şu haklarımız var” demesini bilmiyoruz

“Patron kendi haklarını çok iyi biliyor, ama işçiler haklarını bilmedikleri için onları bastırabiliyor.”

Gülperi önemli bir noktaya değiniyor: “Haklarımızı bilmiyoruz. Müdürler karşımıza bir madde çıkardıklarında biz o maddenin ne anlama geldiğini bilmiyoruz. Biz de ‘şu şu haklarımız var’ demesini bilmiyoruz. Haklarımızı bilmediğimiz için göz yummak mı denir baş eğmek mi denir, hep bu oluyor. Her yılbaşında bir kâğıt çıkartırlar ve mesaiye kalacaksın diye imza atmamızı söylerler. Hiçbir işçi bu kâğıda neden imza atmalıyım diye sormazdı, düşünmezdi. Çoğu hakkını araştırmazdı. Belirli insanlar vardı imzalamayan. Ofise on kez çağırıp imza atmamı istemişlerdi yine de imzalamadım. Patron kendi haklarını çok iyi biliyor, ama işçiler haklarını bilmedikleri için onları bastırabiliyor. Nuran da aynı soruna işaret ediyor: Biz yıllardır körü körüne çalışıyoruz. Hiçbir şey araştırmamışız. Hiçbir şey sormamışız. Öğretmen oluyorsun, doktor oluyorsun yıllarca o meslek hakkında bilgi ediniyorsun. Biz işçiyiz ama işçilik hakkında, işçi hakları hakkında hiçbir şey bilmiyoruz. Biz de öğrenmeliyiz.”

“Bu insanlar delirmiş herhalde”

Bizler ülke genelinde kendimizi ezdirmeye, patronlara boyun eğmeye alışmışız. Kendi hakkımızı savunmayı bilmiyoruz. Patron ne yapsa haklı oluyor, devlet de onu destekliyor, mağdur olan işçi oluyor. İşçi de işçiyi tutmuyor.

“Bu seneden bir örnek vereyim size” diye devam ediyor Gülperi: “Sendikalar devletle anlaşamamışlardı ve işçiler yürüyüş yapıyorlardı. Kıştı ve yağmur yağıyordu. Biz de o zaman servisle fabrikaya geliyorduk. Benim bir akrabam vardı, onları görünce ‘bu insanlar delirmiş herhalde’ diyordu. Oysa onlar ‘delirmiş’ filan değildi, hakkının peşindeydi. Bence bir insan yağmur-çamurda hakkını arıyorsa o insan haklıdır. Ben kendi abimden, babamdan biliyorum. Aslında bizim de servisten inip o insanlara destek olmamız gerekiyordu. Fakat bizler ülke genelinde kendimizi ezdirmeye, patronlara boyun eğmeye alışmışız. Kendi hakkımızı savunmayı bilmiyoruz. Patron ne yapsa haklı oluyor, devlet de onu destekliyor, mağdur olan işçi oluyor. İşçi de işçiyi tutmuyor.

Zeki’nin sözleri “işçinin işçiyi tutmamasının” sonuçlarını ortaya koyuyor: “Burada örneğin yıllık izin 5 gün veriliyor. Oysa insanın yıllık izinde dinlenmesi için iki hafta tatil yapması gerekiyor. Hasta oluyoruz hemen yıllık izinden kesiliyor. İçerde işçiler arasında birlik ve beraberlik yok. Bir kişi mesaiye kalmıyor on kişi kalıyor.”

“Çıkarttılarsa gitsin başka iş bulsunlar” diyorduk, işçinin yaşaması gerekiyor

“İşçinin yaşaması gerekiyor. Sendikaya gitmesi gerekiyor. Biz daha önce fabrikada çalışırken böyle olayları bilmiyorduk. Dışarı çıktık, direnişte haklarımızı öğrendik, çıraklık dönemini atlattık, her şeyin farkına vardık. Bilinçlendik. Artık içeri girip yeniden çalışsak veya içeri alınmasak da başka işyerlerinde gene aynı davranacağız.”

Ama elbette ona göre bu sorun çözümsüz değil. Çözüm yolu işçilerin birlik olması. “Burada olduğumuz gibi birlik içinde olsaydık, buradaki gibi tutturabilseydik her şey daha iyi olurdu. Biz sendikaya üye olduk ve her şeyi biz burada, dışarıda öğrendik. Daha önce işten atılan işçiler alkış yapıyor, direniyorlardı, biz ‘çıkarttılarsa gitsinler başka iş bulsunlar’ diyorduk. Şimdi yaşadık ve bu durumun öyle olmadığını anladık. İşten atılan işçinin hakkını sonuna kadar savunması gerekiyormuş. Demin sordunuz ya bu hakları nereden öğreneceğiz diye, okulu yok mu diye? İşçinin yaşaması gerekiyor. Sendikaya gitmesi gerekiyor. Biz daha önce fabrikada çalışırken böyle olayları bilmiyorduk. Dışarı çıktık, direnişte haklarımızı öğrendik, çıraklık dönemini atlattık, her şeyin farkına vardık. Bilinçlendik. Artık içeri girip yeniden çalışsak veya içeri alınmasak da başka işyerlerinde gene aynı davranacağız.”

Çok korkardık

“Biz 14 sene önce çok korkardık. Üretim adedi çıkmadı, şimdi ne yapacağız diye korkardık. Ya bize bir şey söylerlerse… İzin alacağız izin almaya çekinirdik. Hastalanırdık hastaneye gitmeye korkardık. Ama zamanla hakkını öğrendikçe korkularını da yeniyorsun.

Nuran da direnişin onlara çok şey kattığını düşünüyor. “Evet” diyor, “haklarını öğrenmek çok güzel bir şey.” Haklarını öğrenince nasıl değiştiklerini şöyle anlatıyor uzun uzun: “Biz 14 sene önce çok korkardık. Üretim adedi çıkmadı, şimdi ne yapacağız diye korkardık. Ya bize bir şey söylerlerse… İzin alacağız izin almaya çekinirdik. Hastalanırdık hastaneye gitmeye korkardık. Ama zamanla hakkını öğrendikçe korkularını da yeniyorsun. Bizi zamanında kar yağışı nedeniyle işten erken yolladılar bir akşam. Sonra bize ‘bugün sabaha kadar çalışacaksınız’ dediler. Telafi için. Biz de itiraz ettik. Son dakikada böyle şey söylenir mi diye. Ben itiraz ettim. Beni evde bekleyenler var. Müdürüm geldi ve bana ‘sen arkadaşlarına örnek ol, itiraz etme’ dedi. Ben 170’i aramıştım. Evet, size telafi çalışması yaptırabilirler ama bunun için size önceden haber vermesi ve izin alması gerektiğini söylediler. Bize ‘yemek siparişi de verdik’ dediler. Biz de ‘hayır olmaz bize sormadan böyle bir şey yapamazsınız’ dedik. ‘Telafi çalışmasını yapacağız ama siz şimdi hemen mecburi bırakamazsınız’ dedik. Kısacası o gün bizi çalıştıramadılar. Böyle bir hakları yok. Bize zorunlu kılmaya çalışıyorlar, dayatmaya çalışıyorlar.”

“Ne süt izni mi?”

Nurdan, süt izni hakkını kullanmak istediğinde aldığı tepkiyi aktarıyor: “Ben doğum yaptım ve süt iznimi istedim. Bana ‘süt izni mi?’ diye sordular ilk defa duyuyorlarmış gibi. ‘Bir sürü kadın doğum yaptı kimse süt izni istemedi’ dediler. Ben kullanmak istediğimi söyledim. İznimi toplu olarak kullanmak istediğimi söylediğimde yine ‘hayır, günde iki saat hakkın var, bu şekilde kullanacaksın’ dediler. Evimin işe uzak olduğunu, bu şekilde eve gidip gelemeyeceğimi düşünüyorlardı. Masraf edeceğimi düşündüler. İnada bindirdiler ya, ben de inat ettim. Her şeyi göze alarak bu hakkı kullandım. Benden sonra diğer kadın işçiler de süt iznini kullanmaya başladılar. Ben ilk oldum. Sonra da zaten bir gün vermeye başladılar. Ben önceden olsa susardım, korkardım. Başkaldırı demeyeyim ama hakkımı savunmaya çekinirdim ama şimdi çekinmiyorum.

“Yaşasın baskıdan kurtulduk”

“Burada huzurluyuz. Alkış yaptı diye işten atılan arkadaşlarımız bizim aramıza geldiklerinde ‘yaşasın baskıdan kurtulduk, rahat bir nefes aldık sizin aranızda’ diyorlar. Burada hepimiz susmamayı öğrendik. Hiç kimse susmamalıdır. Hakkını aramak çok güzel bir şey.”

“Pazartesi günü Ankara’daydık. Meclise gittik. Hakkımı aramak için nereye gerekiyorsa oraya gideceğim. Bizi kimse daha durduramaz. Bu insanın içini de rahatlatan bir şey. Önceden korkarak, çekinerek yaşardım evet, bana dokunmayan yılan bin yaşasın misali, ama artık öyle değilim. İyi ki sesimi çıkarıyorum. Kesinlikle de pişman değilim burada olduğum için, arkadaşlarıma destek verdiğim için. Buradaki bütün arkadaşlarımda bunu görüyorum. Burada huzurluyuz. Alkış yaptı diye işten atılan arkadaşlarımız bizim aramıza geldiklerinde ‘yaşasın baskıdan kurtulduk, rahat bir nefes aldık sizin aranızda’ diyorlar. Burada hepimiz susmamayı öğrendik. Hiç kimse susmamalıdır. Hakkını aramak çok güzel bir şey.”

Tek bir şahıs tek başına bir şey yapamaz

“İşçiler her alanda birlik olmalılar. Biz direnişteysek bizimle tek yürek olmalılar. Onlar direnişe çıktığında biz onlara destek olmalıyız. Birbirimize destek olmalıyız. Bireysel düşünmemeliyiz.

Nuran işçilerin haklarını birlik olarak alabileceğini, işçilere güven sağlayan şeyin birlik olmak olduğunu eklemeyi unutmuyor ve şöyle devam ediyor: “İşçiler her alanda birlik olmalılar. Biz direnişteysek bizimle tek yürek olmalılar. Onlar direnişe çıktığında biz onlara destek olmalıyız. Birbirimize destek olmalıyız. Bireysel düşünmemeliyiz. Bugün bizim başımıza gelen yarın çocuklarımızın da başına gelecek. Biz işçiler birlik olursak sermayeyi yenebiliriz. Tek bir şahıs olarak kimse bir şey yapamaz.”

Gülperi “burada bizi ziyarete gelen arkadaşlarınız var. Elma Hadisesi diye bir yazı paylaşmışlardı. Bu yazıyı okuduklarında…” diye başlıyor, bu sırada Zeki araya giriyor: “O yazı ne ses getirmişti ya…” İşçi Dayanışması’nda işçilerin birliğini çok güzel anlatan yazıdan söz ediyorlar. Gülperi konuyu devam ettiriyor: “Yazıyı okuduğumda ben çok duygulandım. O anı yaşamış gibi oldum. Bilmeyen işçilerin o yazıyı okumalarını birlik ve beraberliği nasıl sağlayacaklarını görmelerini isterim.”

“Son sözümüz direne direne kazanacağız olsun” diyor direnişçi işçiler ve sohbetimizi sonlandırıyoruz. Ve elbette kendilerine destek olan herkese teşekkür ediyorlar…

10 Ağustos 2018






  Grev ve Direnişler

Son Eklenenler

UİD-DER Aylık Bülteni

Share this