Navigation

Buradasınız

Mücadele Okulundan Geçmek

Nisan 2009, no:13

Son dönemde krizden ve sendikalaşmadan dolayı işçiler işten atılıyor, işyeri işgalleri, grevler ve fabrika önünde direnişler yaşanıyor. Elbette pek çok eksiklik var. 12 Eylül darbesi işçi sınıfının örgütlü geleneğini parçaladığı için, deneyimler genç işçi kuşaklarına aktarılamadı. Bundan dolayıdır ki, yaşanan deneyimleri paylaşmak çok önemlidir. Ben yıllar önce yaşadığım sendikalaşma mücadelesini, bu temelde yapılan hazırlıkları, sonrasında gelen direnişi ve mücadelenin başarıya ulaşmasını siz kardeşlerimle paylaşmak istiyorum.

Uzun yıllar deri işkolunda çalıştım. İlk defa 1 Mayıs mitingine 1979 yılında İzmir’de katıldım. O sırada henüz 14 yaşındaydım. Beni 1 Mayıs’a götüren işçi ağabeylerimden, ablalarımdan öğrendim 1977 1 Mayısında 500 bin işçinin Taksim’e yürüdüğünü. Ve 12 Eylül karanlığı üzerimize bir karabasan gibi çöktü 1980’de. Ancak yine de 1980 öncesi mücadele deneyimleri birçok öncü işçinin hafızasında capcanlı duruyordu. Bizler de genç deri işçileri olarak deri fabrikalarında işçilerin birliğini sağlamak için sendikalaşma mücadelelerine katılıyorduk. Örgütlenme hakkımızı tanımak istemeyen patronlar tarafından işten atıldığımız için sıkça direnişler örgütlüyorduk. Genç bir deri işçisi iken yaşadığım grev ve direnişler bana çok şey öğretti. Örgütlü olduğumuzda ne kadar güçlü olduğumuzu ve neleri başarabileceğimizi yaşayarak öğrendim. 

Bizler İzmir’de bir deri fabrikasında sendikalaşma mücadelesi verdiğimiz için işten atıldık. Fabrika içinde 6 ay süren bir direnişimiz oldu. O altı ay boyunca her gün disiplinli bir şekilde direnişimizi ilk günün heyecanıyla sürdürdük. Ve sonunda kazandık. Sendikalı olarak yeniden işbaşı yaptık. Bu nasıl oldu? Birincisi, işçilerin direngenliği, mücadelesi ve öğrenme arzusu henüz tam anlamıyla yok olmamıştı. İkincisi, işyerinde direnişten iki sene önce kurduğumuz beş kişilik bir komite vardı. Her bölümde bir alt komitemiz vardı. Sendika işyerine girdikten yıllar sonra bile ne patron ne de adamları komitede kimlerin olduğunu öğrenebilmişti. Öncelikle direniş ve işten atılma olasılığını daima aklımızda tutarak fabrika içinde işçiler arasında bir fon oluşturmuştuk. Fonu ilk oluşturduğumuzda, katkı yapan işçi sayısı çok azdı. Gittikçe fona katkı yapan işçi sayısı çoğaldı, sonunda her bölüm kendi içinde toplamaya başlamıştı. Hatta patron ve adamları örgütlendiğimizi anlamasın diye her bölüm kendi içinde “gün” yapıyormuş gibi topluyordu fonu. Bu fonu oluşturmak hiç kolay olmamıştı. Ama 6 ay süren direnişimiz boyunca oluşturduğumuz fonun ne kadar önemli olduğunu hepimiz yaşayarak görmüştük. Bugün ise direniş yerlerinde işçilerle yaptığım sohbetlerde direniş veya grev öncesinde böyle bir hazırlık yapılmadığını görüyorum. Hatta çoğu durumda işçiler fon ve komitenin ne olduğunu bilmeden direniş başlatıyorlar.

İşyerimize sendikanın yetki alabileceğine dair belge gelene kadar bizim sendikaya üye olduğumuzu ne patron ne de adamları öğrenebilmişti. İşyerinin postalarını kontrol ederek yetki belgesini almış ve 6 gün sonra patronumuzun masasına bırakarak itiraz etmesi için gerekli yasal sürenin geçmesini sağlamıştık. 500 işçinin çalıştığı fabrikada, sendikaya üye olmayanlar, işçilerin güvenmediği 9 işçi, ustabaşları ve şeflerdi. İki yıl süren sendikalaşma mücadelemizi son anda öğrenen patron çılgına dönmüştü. Patron sendikayla anlaşmayı kabul etmedi. Direniş kararı almıştık. Direnişi 6 ay boyunca fabrikanın içinde sürdürdük. Bu süre boyunca fabrikadan bir tek iğne bile çıkmasına izin vermedik. 6 ayın sonunda patron sendikayla görüşmeyi kabul etmişti. Ama bir şartı vardı. İşçileri örgütlediklerini tahmin ettiği 3 işçiyi işe geri almayacağını söyledi. Ben de işe geri alınmayan bu 3 işçiden biriydim. Biz de fabrikanın ön bahçesinde çadır kurarak direnişi sürdürüyorduk. Artık sendika işyerine girmişti. İşçilerin ve sendikanın da bazı şartları vardı ve bunlar toplu sözleşmeye yansıtılacaktı. Toplu sözleşmenin ilk maddesini atılan işçilerin geri alınması olarak belirlemiştik. Bu madde kabul edilmeden ikinci maddeye geçilmeyecekti. 6 aydır çalışmayan makinelerin şalterleri açılmıştı ama bütün işçiler üretime başlamak için ilk maddenin kabul edilmesini bekliyordu. Biz işe alınmayan 3 işçi, işyerinin ön bahçesine kurduğumuz direniş çadırında gece gündüz direnişimizi sürdürüyorduk. Üretimin artık bir an önce başlamasını isteyen patron 29 gün sonra bizi de işe geri almayı kabul etmişti. Bugün yaşanan grev ve direnişlerde ne yazık ki bizim o zaman yaşadığımıza benzer örnekler henüz yok. Bugün de daha en başından grev ve direnişlerin uzun sürebileceği göze alınarak mücadele yürütülmelidir.

Direnişte edindiğimiz deneyimlerden biri de disiplinin hayati derecede önemli olduğuydu. Hastamız olduğunda, birimize bir şey olduğunda direniş yerindeki komitemizden izin alıyorduk. Evlerimize haftada bir gün banyo ve benzeri ihtiyaçlarımız için nöbetleşe gidiyor, bu haller dışında devamsızlık yapmıyorduk. Direnişin ilk günlerinde ailelerimizin çoğu direniş yerine gelmiyordu. Hatta benim annem direnişin ilk günlerinde “oğlum sen gitme, bırak başkaları gitsin” diyordu. Direnişin ilerleyen günlerinde ailelerimizi bilinçlendirdik. Artık ailelerimiz de gece gündüz bizim yanımızda oluyorlardı.

Her direnişçi işçinin basın-yayın, aile, eğitim, temizlik, güvenlik komitelerimizde ve nöbet çizelgemizde bir sorumluluğu ve görevi vardı. Bu işleri üstlenen arkadaşlarımız başlarda deneyimsiz olsalar da sonradan çabucak deneyim kazandılar ve kendilerini geliştirdiler. Böylece direnişi yaymak, anlatmak ve destek toplamak için elimiz güçlenmiş oldu. Güvenlik komitemiz birkaç kez olası saldırıları önceden haber alarak, önlem almamızı sağladı. Bugün yaşanan direniş ve grevlerde işler sadece bir komitenin üzerine kalıyor. Diğer işçiler hiçbir sorumluluk almıyorlar. Böylece sabahtan akşama kadar boş oturmanın, hiçbir iş yapmamanın verdiği ruh haline giriyorlar. Oysaki grev ve direniş yerleri bizim için okul olmalıdır. Okuma saatleri, işçi tiyatrosu gibi eğitici faaliyetler düzenlenmelidir.

Birkaç yıl sonra başka bir deri fabrikasında işe başladığımda patron bana daha önce hangi fabrikada çalıştığımı sormuştu. Ben de söylemiştim. Patron “ama o fabrikada sendika var. Benim fabrikamda sendika yok, ne yapacaksın” diye sormuştu. Ben de “sendikayı bu fabrikaya da sokacağız” demiştim. Dediğimi de yapmıştım. Çünkü yaşadığım deneyimden çok şey öğrenmiştim. Fabrikalarda patronlar için çalışırken farkına varmadığımız her şeyi kendi okulumuzda, grev ve direniş yerinde öğrenmek mümkündü. Yeter ki işçi disiplinini bu okullara taşıyabilelim.

15 Nisan 2009

UİD-DER Aylık Bülteni

Son Eklenenler

  • Sermaye sınıfının hizmetindeki siyasi iktidar, 2018’de ülkenin yeni bir krize sürüklenmesiyle, Kısa Çalışma ve Kısa Çalışma Ödeneği Yönetmeliğinde yaptığı değişikliklerle işverenlerin bu uygulamadan yararlanmasını kolaylaştırdı. Bu kez dünya...
  • Tüm dünyada egemen sınıf bir olmuş, koronavirüs üzerinden korku salıyor. Fakat öte yandan en basit önlemleri bile almıyorlar. Bu nasıl ikiyüzlülük? Üstelik bu süreç kapitalizmin nasıl vicdansız ve aşağılık bir sistem olduğunu başka bir noktadan da...
  • Kapitalist sistem çürümeye başladı ve yaşadığı büyük krizin içerisinde çırpınıp duruyor. Sermaye sınıfı, uzun süredir bu büyük krizi atlatma politikaları üretip, kendini aklama derdinde. Son aylarda adını bol bol duyduğumuz Covid-19’u bahane ederek...
  • Her sabah felaket senaryoları ile açıyoruz gözlerimizi. Yakın çevremizden, ailemizden aldığımız haberlerden ücretsiz izinlerin ve işten atmaların yaygınlaştığını, çalışma koşullarının ağırlaştığını ve haklarımızın git gide ellerimizden alındığını...
  • Hollywood filmlerine taş çıkartan senaryolarla küresel bir tantananın kopartıldığı, muazzam bir ikiyüzlülüğün sergilendiği günlerden geçiyoruz. Her gün yeni sayılar açıklanarak koronavirüs salgınının nasıl da hızlı yayıldığı ilan ediliyor, panik...
  • Dünyanın dört bir yanında koronavirüs salgını bahanesiyle patronlar sınıfı toplu işten atmalara başladı. Daha şimdiden dünya genelinde 20 milyonun üzerinde işçi işsiz kaldı. Henüz işten atılmayanlar ise ya ücretsiz izne çıkarılıyor ya da esnek...
  • Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Biz Bize Yeteriz” adıyla başlattığı bağış kampanyası “hayırsever” patronlar ve siyasetçiler tarafından büyük destek gördü! Açılışı yedi aylık maaşını bağışlayarak bizzat Cumhurbaşkanı yaptı. Hemen ardından MHP Genel Başkanı...
  • Son günlerde gündemde olan tek bir konu var, o da koronavirüs. Belli ki bu virüs daha uzun süre gündemde olmaya devam edecek. Hal böyle olunca fabrikalarda, işyerlerinde, evlerde sadece bu konu konuşuluyor. Toplumun büyük bir çoğunluğu adeta...
  • Malum koronavirüs salgını hayatımızın her alanını sarmış durumda. Bu virüsün fiziksel açıdan vereceği zarardan ziyade psikolojik ve ideolojik açıdan zararlarına, saldırılar ve hak gaspları için bahane edilmesine dikkat etmeliyiz. Patronlar sınıfının...
  • Merhaba dostlar! Son zamanlarda koronavirüs sebebiyle biz işçi sınıfı ve emekçi çocukları olarak zor dönemlerden geçiyoruz. Haftalardır süren salgın haberleri, açıklamalar, sosyal medya paylaşımları insanları içinden çıkması hayli zor bir korku ve...
  • “Sakin ol şampiyon, evdeyim!” Bu lafı sosyal medyadan duymuşuzdur muhakkak. Zengin muktedir, tuzu kuru bir emek sömürücüsü, bir takipçisi “neden dışarıdasınız?” deyince böyle bir yanıt verdi. Yalısının boğaz manzaralı bahçesinde spor yapıyordu. Ne...
  • Sermaye sınıfı, ekonomik krizin üzerini örtmek ve faturayı işçi sınıfına kesmek için muazzam bir bahane keşfetmiş durumda: Koronavirüs salgını! Yıllardır bağıra çağıra geliyorum diyen ekonomik kriz, daha öncekileri adeta mumla aratırcasına sonunda...
  • Türkiye’de koronavirüsün tespit edilmesinin üzerinden iki haftadan fazlaca bir zaman geçti. Bu süre zarfında, televizyon ekranlarından sürecin açık ve şeffaf bir şekilde yürütüldüğü, tüm bilgilendirmelerin yapıldığı, önlemlerin alındığı ileri...