Navigation

Buradasınız

Sunuş

Ey tarih
Aç solgun yapraklı defterini
Ve kaydet
Dövüşenlerin hikâyesini

Ezilen ve sömürülen emekçiler dünden bugüne daha iyi bir dünya kurmak, yeryüzü cennetini yaratmak için mücadele verdi, vermeye de devam edecek. Büyük insanlığın bu kadim özleminin en ileri noktası, Ekim Devrimidir. İşçi sınıfı Rusya’da Çarlık İmparatorluğunu yıktı ve Ekim 1917’de siyasal iktidarı ele geçirdi, ayaklar baş oldu. Dünyayı sarsan işçi devrimi, 20. yüzyılın akışını kökten değiştirdi. Bu devrim o gün Rusya’da kullanılan Jülyen takvimine göre 25 Ekimde (Miladi takvime göre 7 Kasım) gerçekleştiği için tarihe Ekim Devrimi olarak geçti.

1917 Ekim Devrimi tarihin en büyük olaylarından biridir. Tarihte ilk kez ezilen, dışlanan, baldırı çıplaklar denilerek aşağılanan sınıflar, kendilerini bu konuma düşüren sömürü sistemini, kapitalizmi yıktılar! Tarihte ilk kez ezilenler, giriştikleri büyük ölçekli bir kavgadan zaferle çıktılar! İşçi devrimi dünya halklarına umut oldu. ABD’li gazeteci John Reed, o günlere dair gözlemlerini aktardığı “Dünyayı Sarsan On Gün” adlı kitabında, Rusya’daki işçi iktidarından serüven olarak söz edenlere şöyle diyordu; “Evet, bu bir serüvendir ve insanlığın bugüne kadar giriştiği serüvenlerin en büyüğüdür.”

İnsanlık tarihinin bu en büyük serüvenini öğrenmek, kavramak, dersler çıkartmak biz işçiler için ekmek kadar su kadar hayatidir. Çünkü Rusya’daki işçi devrimi, kapitalist sömürüden nasıl kurtulacağımızın yolunu gösteriyor. Bu yayın akışımızda, geçmişe yolculuk yapacak ve bu serüvene, işçi sınıfının destanına tanıklık edeceğiz.

Ve tarih
uğuldayan rüzgârın yönünü saptayıp
açtı el yazması bir kitabın
sararmış sayfalarını
Kâğıttan kuleler gibi yıkıldı sonra
malikâneler, saraylar ve konaklar…
(Ahmet Telli)

7 Kasım 2020 - 10:00

Efendilerin cenneti, emekçilerin cehennemi…

1-carlik-sinirlari-harita.jpg

Gogol şöyle betimliyordu Rusya’yı: “Bu öyle bir ülkedir ki ölçüsü, miyarı, yoktur ve dünyanın yarısına yayılmış geniş bir düzlüktür. İnsan kilometre taşlarını saymaya kalksa ömrü vefa etmez.”

Çarlık Rusya… Avrupa kıtasının kuzeyindeki Baltık kıyılarından Asya kıtasının kuzeydoğusuna kadar, oradan da Amerika kıtasındaki Alaska’ya kadar uzanan koca bir imparatorluk… Güneyde Kafkaslara ve Karadeniz’in kuzey kıyılarına, doğuda ise Türkistan’a dek yayılmış dev bir coğrafya... 1500’lü yıllarda kurulan bu imparatorluk, 1917 yılına kadar onlarca ülkeyi ve yüzlerce halkı yutmuş haldeydi. Dünyanın 6’da 1’i Rus İmparatorluğu’nun boyunduruğu altındaydı.

İmparatorluğu 300 yıldır Romanov Hanedanlığı yönetiyordu. Dünyanın en zengin ailesiydi Romanovlar, servetleri insanın tahayyül sınırlarını aşıyordu. Rus imparatoru olan Çar’ın ve ailesinin 75 milyon dönümden fazla toprağı vardı. Altınlar, elmaslar, kürkler, çeşit çeşit lüks mallar, ülkenin dört yanına kurulmuş saraylar… Romanovlar, kendilerini tanrı katında görüyor, efendilere layık görüldüğü gibi yiyor, içiyor ve yaşıyorlardı. Yoksul milyonların nasıl yaşadığı, ne acılar çektiği zerrece umurlarında değildi. Bir Kırgız şairi Çar’ın zulmünü şöyle betimliyordu:

Adalet kalmadı köyde
Çiftçinin elinden toprağını aldı,
Fakirden korkusuz eri aldı.
Vergi diye malı-mülkü aldı,
Malsız olanlar biçare kaldı.
Vergisini tam vermeyince
Öfkelenip dövdü herkesi.
Fakirin fukaranın
Aldı koynunda yatan yârini.

3-romanovlar.jpg

Halk izbelerde açlık çekerken, emekçilerin ürettiğine el koyan Romanovlar, lüks ve ihtişam içinde yaşıyordu. Onlar için yeryüzü cenneti Çarlık Rusya’sıydı. Komyakov adlı bir şair, Romonavlar için cennet anlamına gelen Rusya’yı şöyle betimliyordu:
Karasın, kara adaletin gibi
Ve köleliğin boyunduruğu vurmuş boynunu…

İmparatorluk üzerindeki hâkimiyetlerinin kendilerine Tanrı tarafından bahşedildiğine inanıyorlardı hanedan üyeleri... Tarih boyunca başka coğrafyalardaki saraylara yerleşmiş tüm hanedanlar gibi, güçlerinin Tanrısal olduğu yalanına büyük çoğunluğunu köylülerin oluşturduğu halkı da inandırmışlardı. Milyonların emeği üzerinde kurdukları zenginlik onları kör etmişti: Kendilerini vazgeçilmez telakki ediyorlardı. Onlar olmadan Rusya da olmaz, halk da olmazdı! Tüm despotlar gibi Çarlar da kendilerini çoban, halkı da sürü olarak görüyorlardı. Halka bir yük hayvanı gibi davranmak gerektiğine inanıyorlardı: Kamçı halkın sırtından eksik edilmemeliydi, bazen de halk okşanmalı ve ulufe dağıtılarak ödüllendirilmeliydi tabii…

4-carlik-ve-devlet-gucu.jpg

Çarlık ve devlet gücü: Çarlığın güç gösteri yaptığı II. Nikola’nın taç giyme töreninden bir kare.

Haksızlık ve zulüm karşısında sesini çıkartanlar Çarlığın sopasıyla karşılaşıyorlardı. Dev bir ülkeyi yönetmek için dev bir ordu, dev bir bürokrasi, dev bir polis gücü bulunuyordu Rusya’da. Fakat ne demiş atalarımız? Zulümle abat olanın akıbeti berbat olur! Bu denli ihtişam ve güçle donanmış Romanovlar için bile güzel günlerin sonu gelecekti.

5-burlaklar.jpg

Kadın Burlaklar

Hey hey, ho! hey hey!
Bir kez daha, bir kez daha
Mavnayı çek nehrin akıntısına doğru,
Volga nehri geniş, uzaklara akıyor
Mavnalar yüzerken
Güneşe şarkımızı söylüyoruz...

Mavnayı ve gemileri nasırlı elleriyle çeken Burlakların dilinden iniltiyle dökülen bir ağıtın dizeleridir bunlar… Rusya’da emekçi halkın acıları kimi zaman bir resimde, kimi zaman bir roman ya da şiirde, kimi zamansa bir ağıtta karşılık bulmuştur. Burlaklar yüzlerce yıl bu ağır yükün altında ezilirken güneşe söylemişlerdir şarkılarını. Güneşe söylemişlerdir ama yüzleri geleceğe dönüktür… Zaman ağır ağır akacak, onların çocukları ve torunları başlarını kaldırıp özgürlük şarkıları söyleyeceklerdi.

Demiryolları uçsuz bucaksız Çarlık Rusya’sını birbirine bağlıyordu. Gözlerimizin içine içine bakan, elindeki koca balyozu omzuna atan bu çocuk da bir demiryolu işçisi... Kinini işliyor o demirlere, zulme karşı öfkesini! Bekliyor ağır ağır sıranın kendisine, kendi sınıfına geleceği günleri… 1917 yılında Çarlık Rusya’da işçi sınıfı birleşti, örgütlendi ve bir balyoz olup hayatı cehenneme çevirenlerin iktidarını alaşağı etti!

6-demiryolcu.jpg

Demiryolcu Çocuk

7-koylu-kadinlar.jpg

Köylü Kadınlar

Başlarında çatkıları köylü kadınlar ve çocuklar tarlada çalışıyor. Ne çok benziyorlar bu toprakların kadınlarına… Onların da günleri bin bir cefaya katlanarak koca sepeti doldurmakla geçiyor o zamanlar belli ki. Kimisinin eli belinde, kimisinin iki yana düşmüş. Ama hepsinin gözlerinde aynı bakış: Biraz isyankâr, biraz şaşkın, biraz yorgun… Fotoğraf belli ki sonradan renklendirilmiş. Yeşille, beyazla, maviyle donatılmış. Hâlbuki o günlerde hayatın rengi soluktu, gri gibiydi. Ancak her şeye rağmen günler hayatı gerçekten canlı renklerle bezeyecek zamana doğru akıyordu.

Çok uzaklardan geliyoruz
çok uzaklardan…
Ve artık
saçlarımızı tutuşturarak
gecenin evinde yangın çıkaracağız
…ve kıracağız
karanlığın camlarını!
Ve bizden sonra gelenler
demir parmaklıklardan değil,
asma bahçelerden seyredecek
bahar sabahlarını, yaz akşamlarını…

Nazım Hikmet

Bir tezgâhın başında sıra sıra dizilmiş işçiler… Sanki fotoğraftaki beyaz beton sütunlar gibiler, kaskatı… Kumaş dokuyorlar Çara, Çariçeye, burjuvalara... Bir kere bile görmedikleri ziyafet sofralarının beyaz örtüsü oluyor belki ellerinden akan kumaşlardan bazısı, perde oluyor belki saraylara, konaklara… Ama ilmek ilmek dokudukları sadece kumaş değildi elbet! 1917 yılında “Ekmek, özgürlük ve barış” özlemiyle sokaklara dökülüp, devrimin kıvılcımını çaktıkları güne kadar mücadeleyi de dokudular. O hünerli elleriyle, sabırla, cesaretle, ustalıkla dokudular.

UİD-DER’li işçilerden mesajlar: Sömürüsüz dünyanın yolunu gösterenlere selam olsun!

Bugün 7 Kasım, 1917 Ekim Devriminin yıl dönümü… Tüm işçi kardeşlerimizi özgürlük ve barış duygularıyla selamlıyoruz. Şanlı Ekim Devrimi tüm dünyada işçi sınıfının doğru bir önderliğe sahip olduğunda neler yapabildiğinin somut bir örneğidir. Bizler işçi sınıfının mücadeleci kadınları olarak umutlarımızın, hasretlerimizin gerçeğe dönüşebileceğini, işçi sınıfının bambaşka bir dünyanın kapılarını aralayabileceğini biliyoruz. Bir asır sonrasına, bugünün karanlığına ışık olan bir meşaledir Ekim Devrimi. 103. yıldönümünde Ekim’i yaratanlara ve onun meşalesini bugüne taşıyanlara selam olsun!

Sefaköy’den emekçi kadınlar

7 Kasım 2020 - 11:00

Yıkılmaya mecbur bir düzen: Çar Nikola’nın kanlı taht töreni

Bütün bu nazlı beylerin ne varsa ortalıkta say:
Haseb, neseb, şeref, oyun, düğün, konak, saray,
Bütün sizin, efendiler, konak, saray, gelin, alay;
Bütün sizin, bütün sizin, hazır hazır, kolay kolay...
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!

Bu harmanın gelir sonu, kapıştırın giderayak!
Yarın bakarsınız söner bugün çıtırdayan ocak!
Bugünkü mi’deler kavî, bugünkü çorbalar sıcak,
Atıştırın, tıkıştırın, kapış kapış, çanak çanak...
Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin,
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!

Tevfik Fikret

Çar II. Nikola ve eşi Aleksandra Fyodorovna 1896’da Rusya İmparatoru ve İmparatoriçesi olarak taç giydi. Dört gün sonra Kodinka Sahasında toplanacak köylüler için bir “ziyafet” düzenlenecekti. O gün orada yaşananlar Kodinka trajedisi olarak tarihe geçti. Bu trajedi Çarlık Rusya’nın kibirli egemenlerinin ve sefalet içindeki emekçilerinin nasıl bir yaşam sürdüğünün tablosudur.

Çarlık Rusya’nın egemenleri nasıl sefahat içinde yüzüyorsa, emekçileri de o kadar sefalet içinde kıvranıyordu. Taç giyme töreninde dağıtılacak hediye söylentilerini duyan emekçiler, sabahın 6’sında bekleme alanında toplanmaya başlamışlardı. 200 bin kişi beklenirken tam 800 bin kişi toplanmıştı. Dağıtılacak hediyeler ise sadece bir parça ekmek, bir sosis, simit, zencefilli kurabiye ve bir hatıra kupasıydı.

Açlıktan kıvranan ve karınlarını doyurabilme umuduyla toplanan kitlenin üzerine (bugün Türkiye meydanlarında şahit olduğumuz gibi) yiyecekler fırlatılması izdihama yol açtı. İnsanlar alanda hapsolmuş ve orada çiğnenmiş veya boğulmuşlardı. 2 ilâ 3 bin arasında insanın karınlarını doyurma hayali yaşamlarıyla birlikte sona ermişti.

Yaşanan trajediye rağmen, şenlikler programı planlandığı gibi devam etti. “Bu bizim günümüz” diyen Çariçe, binlerce emekçinin ezilerek ölmesiyle ilgilenmeyeceklerini buyurdu. Katliamın izleri temizlenmiş, İmparator ve İmparatoriçe hiçbir şey olmamış gibi Çar Köşkünün balkonundan halka görünmüştü. İmparatorluk makamlarının yol açtığı ölümler ve duyarsızlık kulaktan kulağa dolaştıkça, Rusya öfkeyle homurdanıyordu. Bu katliamla Çar, “Kanlı Nikola” adıyla tarihe geçecekti. İmparatorluk, binlerce emekçinin ölümü hakkında hiçbir şey yapmazken, Avusturyalı Arşidük Karl Ludwig’in ölümü üzerine yas ilan etmişti. Egemenlerin bu hareket tarzı dünden bugüne değişmemiştir.

7 Kasım 2020 - 12:00

İşçi sınıfı ve özgürlüğün ıslığı

1900’lere yani 20. yüzyıla adım atan Rusya, tam bir çelişkiler deryasıydı. Bir tarafta 500 yıl öncesinin ilişkileri, alışkanlıkları ve düşünce biçimleri, öte tarafta ise gelişen sanayi, büyük kentlerdeki kapitalist ilişkiler, modern kültürel hayat, devasa fabrikalarda toplanmış modern işçi sınıfı vardı. Sanayi küçük işletmelerde değil, daha en baştan büyük fabrikalarda yoğunlaşmıştı. Binlerce ve on binlerce işçinin çalıştığı dev fabrikalar kuruluydu. İşgücü bol ve ucuz, kaynak ve arazi çoktu. Maden, imalât, ulaşım, inşaat ve ticaret sektörlerinde çalışan milyonlarca işçi, gelecek yıllarda devrimin öncüsü olacaktı.

Çar yönetimi, halka zulüm ediyor, demokratik hak ve özgürlükleri tanımıyor, eski ilişkilerde ayak diriyordu. İşçi sınıfının sendika, dernek, parti kurma, oy kullanma ve grev yapma hakkı yoktu. İşçi sınıfı 12-14 saat boyunca acımasız koşullarda sömürülüyordu. İşçiler yoksulluk, hastalık ve sefalet içinde yaşıyorlardı.

Sibirya madenlerinin derinliklerinde
Bekleyin, yitirmeden gururlu sabrınızı.
Boşa gitmeyecek acılı çabanız
Ve düşüncelerinizin yüce amacı…

Düşecek ağır prangalar
Ve yıkılan zindanların kapısını
Aşarak sevinçle girecek içeri özgürlük
Ve kardeşleriniz uzatacak kılıçlarınızı.
Aleksandr Puşkin

Toprak sahipleri on milyonlarca köylüye tam anlamıyla köle muamelesi yapıyordu. Çar toprak reformu yapıp köylülere toprak dağıtmaya yanaşmıyordu. Bir polis şefi Çara şöyle akıl veriyordu: “Toprak beyleri hükümdarlığınızın en güvenilir siperidir. Hükümdarlık toprakları üzerinde toprak beylerinin devamlı bir şekilde icra ettikleri teyakkuz ve nüfuzun yerini hiçbir ordu tutamaz. Toprak beyleri denen adamlar, devletinizi koruyan sadık ve uyku-bilmez bir köpek gibidir; bulundukları yerde kendiliğinden bir polis gibi iş görmektedirler. Toprak ağasının nüfuz ve iktidarına son verilirse, halk bir sel gibi boşanacak, zamanla Çar hazretlerinin kendileri için bile tehlike arz edecektir.”

Bu şartlar altında yeni düşler beslemeye başladı her halktan Rusya’nın işçileri, tüm eziyete rağmen umutları vardı. Grev yapmak suçtu ama Çarlık 1890’lar boyunca grevlerin ülkeyi bir boydan bir boya sarmasına engel olamamıştı. Ülkenin dört bir yanında pıtrak gibi işçi örgütleri doğuyor, işçiler mücadele ederek öğreniyor ve sınıf bilinci kazanıyorlardı. Özgürlük arzusunun ıslığı yürekleri dolduruyor, emekçilerin öfkesi usul usul mayalanıyordu.

UİD-DER’li işçilerden mesajlar: Sömürüsüz dünyanın yolunu gösterenlere selam olsun!

Genç işçiler olarak tüm sınıf kardeşlerimizi selamlıyoruz. Umutsuz değiliz, çünkü tarih bilinciyle doluyuz. Sömürücüler ne yaparlarsa yapsınlar sınıf mücadelesini durduramıyorlar. Bu düzen son bulana dek de durduramayacaklar. Tüm oyunlara, aldatmalara, baskıya rağmen bugün dünyanın dört bir yanında mücadele sürüyor. İşçi sınıfı boyun eğmiyor. İnsanlık sömürüsüz, savaşsız bir dünya özlemini sürdürüyor. Kapitalizmin insanlığa dayattığı karanlıktan kurtulabiliriz. 103 yıl önce Bolşevik işçiler bunun yolunu açarak bize muazzam bir miras bıraktı. İşçi sınıfının kurtuluşu Ekim Devriminin anısını mücadelemizde yaşatmakla ve o mücadeleyi zafere taşımakla olacaktır. Yaşasın İşçi Devrimi!

Ankara’dan genç işçiler

7 Kasım 2020 - 13:00

Sıfırdan, kan ve ter üzerinde yükselen şehir: Petersburg

Baltık Denizi kıyısında, Neva Nehri üzerindeki 42 ada üzerine yayılan koca bir şehirdir St. Petersburg... 55 kanal ve 500’e yakın köprü ile “Kuzey’in Venedik’i” olarak anılır. Rusya’nın en büyük ikinci, Avrupa’nın ise dördüncü büyük şehridir. 200 yıl boyunca Çarlık Rusya’nın başkenti olmuştur.

Çar Büyük Petro’nun, namı diğer Deli Petro’nun “Çılgın Projeler”inden biri olarak kurulmuştur Petersburg. Nasıl mı? Hayli ibretlik bir hikâyesi olduğunu söylemek mümkündür. 1703 yılında İsveç’i yenen ve bölgeyi ele geçiren Deli Petro, Neva Nehrinin deltasına bir şehir kurulmasını emreder. Bir bataklığa koca bir şehir nasıl kurulur? Elbette emekçilerin ölümü pahasına, emeğin sınırsızca sömürülmesiyle!

2-petro-elinde-sehrin-planiyla.jpg

Deli Petro, elinde şehrin planıyla.

Deli Petro için burası “Avrupa’ya açılan pencere” olacaktır. Bataklık bir şantiyeye çevrilir. Bu dev şantiyede 40 bin köylü ve asker silah zoruyla ölesiye, acımasız koşullarda çalıştırılır. Deli Petro’nun hayalindeki şehre kavuşması dokuz yıl sürer. Dokuz yıl boyunca emekçilerin nice acılar, hasretlikler çektiğine tanıktır Petersburg, nicelerinin mezarı olmuştur.

İki asır boyunca sadece emekçi kitlelerin çilelerine, kederlerine ve acılarına tanıklık etmemiştir bu koca şehir, aynı zamanda en görkemli mücadelelerine de ev sahipliği yapmıştır. St. Petersburg, Rusya’da kapitalizmin gelişmesiyle birlikte imparatorluğun başkenti olmakla kalmamış, emeğin de başkenti olmuştur.

1890’lardaki genel grev dalgasından 1917 Ekim devrimine kadar, işçi sınıfının kalbinin en güçlü şekilde attığı şehirdir Petersburg. Rusya’nın en büyük fabrikalarını ve işçi havzalarını kucaklayan bu şehir, destansı genel grevlere, tarih nehrinin akışını değiştiren devrimlere tanıklık etmiştir. 

UİD-DER’li işçilerden mesajlar: Sömürüsüz dünyanın yolunu gösterenlere selam olsun!

İşçi diyarı Kocaeli’den selamlar. Kapitalizmin içine girdiği tarihsel kriz çeşitli açılardan işçi sınıfını ve mücadelesini derinden etkiliyor. Sömürü düzeninin efendileri krizlerinin faturasını işçi sınıfına kesmek için her yolu deniyor ve hiç durmuyorlar. Bizleri kötü koşullarda çalıştırarak durmaksızın haklarımıza, kazanımlarımıza saldırıyorlar; açlık ve yoksulluğa mahkûm ediyorlar. Ama bilinmeli ki biz de durduğumuz yerde durmuyoruz.

Sınıfımızın mücadelesini kavradıkça tarihin yalnızca geçmişle ilgili bir konu olmadığını öğreniyoruz. Geçmiş, bugün ve yarın olacaklarla sıkı sıkıya bağlıdır. Ekim Devrimi, işçi sınıfı mücadelesi bakımından önemli bir dönemeç, önemli bir referanstır ve bugün nasıl çalışılıp ne yapmamız gerektiğine ilişkin esasları ortaya koyan büyük derslerle doludur. İçinden geçtiğimiz bu kaotik, karanlık dönemde Ekim Devrimi biz bilinçli ve örgütlü işçilere güç ve moral veriyor, yolumuzu aydınlatıyor. Tarihin ilk muzaffer işçi iktidarı olan Ekim Devrimini petrokimya işçileri olarak selamlıyoruz.

Kocaeli’den petrokimya işçileri

7 Kasım 2020 - 14:00

Çarlık Rusya’da bir fabrika: Putilov

Putilov fabrikası Petersburg’da bulunan ve binlerce ve zaman zaman on binlerce işçinin çalıştığı bir metal fabrikasıdır. 1800’lü yıllarda top mermisi imalatı için inşa edilen bu fabrika, Putilov isimli bir patron tarafından satın alınmış ve demiryolları için üretim yapmaya başlamıştır. Tren rayı, lokomotif, traktör üreterek sermayesini büyüten Putilov fabrikası, işçiler açısından bir cehennemdi.

Şehrin en büyük fabrika kompleksidir Putilov… 1905 yılında fabrikada çalışan işçi sayısı 12 bin 400, 1917 yılına gelindiğinde ise yaklaşık 30 bindir. Bir yerde baskı ve sömürü varsa orada zulme karşı başkaldırı ve mücadele de vardır denilir, öyledir de! Putilov, Çarlık Rusya’da başkaldırının sembollerinden biridir.

3-putilov.jpg

Putilov işçileri pür dikkat konuşmacıyı dinliyorlar, yani her zaman kendilerinden biri saydıkları Lenin’i. Konuşmacı gür sesiyle haykırıyor: Ekmek, Barış, Toprak! Tüm İktidar İşçi Sovyetlerine!

Düşük ücretlere, hayat pahalılığına, iş cinayetlerine, sömürü ve zorbalığa karşı ve belki de en anlamlısı olarak halklara acı ve yıkım getiren savaşa karşı pek çok kez grevler, işgaller yaşamıştır. Derneklerin, sendikaların, işçi örgütlerinin kurulmasının yasak olduğu Çarlık Rusya’da, fabrika komiteleri kuran Putilov işçileri, gerek 1905 gerekse de 1917 Şubat ve Ekim devrimlerinde önemli roller üstlendiler.

Zaman bir derviş gibi sabırla
eğire dursun ipliğini
fabrikaların, sokakların
gümbürtüsü duyuluyor artık
dağılıyor
sevdayı karartan bulutlar
şimdi
bir senfoninin
gittikçe yaklaşan
ayak seslerini duyuyor dünya
ve bu senfoninin en coşkun ritmi
sevdanın, umudun yürüyüşleridir
hayat böylece yazacaktır tarihe
ve öylece gelinecektir
dünyanın beklediği günlere…

Ahmet Telli

Putilov fabrikasının kalbinden, üretim alanından bir fotoğraf... Çocuklar, yaşlılar, gençler yani elleri nasırlılar, Putilov’un yiğit işçileri nasıl da bakıyorlar fotoğraf makinesine... Duruşlarında, gözlerinde ve ellerinde bir kararlılık, bir güven var. Onca sömürüye, zulme, saatlerce çalışmaya rağmen nasıl oluyor da böylesine başları dik ve bakışları pektir? Çünkü artık örgütlenmiş ve esaret prangalarını çıkarmışlardır. Onları köle eden zincirleri atmışlardır kızıl güneşin boynuna bu fotoğrafın çekildiği an. Bundandır bu gurur, güven ve başı dik duruş.

UİD-DER’li işçilerden mesajlar: Sömürüsüz dünyanın yolunu gösterenlere selam olsun!

İşçi Dayanışması’nın 149. sayısında “İnsanlık Tarihinin Görünmeyen Mimarı: EMEK!” adıyla bir yazı yayınlandı. Şöyle diyordu yazıda: “Tarihin gördüğü en usta mimardır emek, büyülüdür. Ama en az bunun kadar gerçek olan da şudur ki en yok sayılan da adı en anılmayan da odur. Hani diyor ya şair; ‘her adımda fırt demiş fırlamış bir büyük adam’ diye…” Ne güzel betimlemiş gazetemiz. İşte bunun gibi, eşsiz güzelliğe sahip Petersburg da emekçilerin teri ve kanı üzerinde yükselmiş, zaten güzelliği de ondan! Okuyunca bunu daha iyi anladık. Böylesine bir akış hazırladığı için UİD-DER’e teşekkür ediyoruz. UİD-DER her alanda bilincimizi biliyor, örgütlü olma ve dünyayı değiştirme şevkimizi artırıyor.

İstanbul’dan bir metal işçisi

7 Kasım 2020 - 15:30

Çar, düzeni kurtarmak için Japonya’ya savaş ilan ediyor

Emekçilerin yoksulluğu giderek büyüyordu ama öfkesi de! Çarlık rejimi, milliyetçiliği yükseltip emekçileri körleştirmek, oyalamak, içine düştüğü zorlukları aşmak için ülkeyi savaşa sürükledi. Rusya, etrafına güç gösterisi yapıyordu. Kolay bir zafer beklentisi içindeydi egemenler ama Rusya Japonya karşısında ummadığı bir hezimete uğradı.

Rus ordusu ve donanması ağır yenilgiler aldı. Savaş sırasında kayıplar arttıkça ülke ekonomisinin üzerine daha ağır bir yük bindi. Savaş emekçiler için ölüm, acı, daha ağır bir sefalet getirdi. Başlangıçta savaşa destek veren halk pişmandı.

1904-1905 Japon-Rus savaşıyla birlikte Rusya’da ekonomik kriz baş gösterdi. Pek çok bölgede tarım kuraklıktan olumsuz etkileniyordu. Neredeyse tüm sanayi kollarında üretim düşüyordu. İşsizlik çığ gibi büyümüştü. Bir işi olan işçilerin durumu işsizlerden çok da farklı değildi. İşçilerin çoğu fabrika barakalarında yaşarken çocukların yarısı çorap ve pabuçları olmadığı için yatakta yatıyordu. Pis havada, ışıksız ve güneşsiz soğukta oturuyorlardı. İşçilerden şanslı olanları kazandığı ücretle sadece ekmek alabilirdi. Ortalama çalışma saatlerinin 16 saate çıktığı, işçilerin işsizlikle, hastalıklarla, açlıkla, ölümle boğuştuğu zamanlardı.

Derme çatma bir aş evinde karınlarını bir tas çorbayla doyurmaya çalışan işçileri görüyoruz. Çarlık Rusya bir yanda bereketin diğer yanda kıtlığın biriktiği topraklardı. Halk açlıktan kırılırken saraylılar zevkusefa içindeydi.

İşte bu fotoğraf Çarlık Rusya’nın diğer yüzüdür. Rusya’nın efendileri halk açlıktan kırılırken dans provasındalar, belli ki bir baloya hazırlanıyorlar. Şamdanlar, avizeler, pırıl pırıl elbiseler… Yüzlerine ise “asil” bir ifade kondurmuşlar. Savaşın, kriz ve sefaletin onları vurmadığı çok açık değil mi? Ne de olsa onların kitabında şatafattan taviz vermek, itibardan tasarruf etmek yok! Acıyı bal eyleyip yokluğun tadını çıkartmak, şükretmek ve sabretmek işçilerin en birinci vazifesi olmalı onlara göre! Fakat öyle olmadı… Emekçilerin öfkesi alttan alta birikiyor, siyasi atmosfer geriliyordu. Uyuyan dev kısa zaman sonra nihayet uyanacaktı.

UİD-DER’li işçilerden mesajlar: Sömürüsüz dünyanın yolunu gösterenlere selam olsun!

İnsan tüm bunları okuyunca, ne çok benzerlik varmış diye düşünüyor. Bugün teknoloji çok gelişti, o devirler geride kaldı zannediyoruz ama öyle değilmiş. İşçi sınıfı olarak öyle bir süreçten geçiyoruz ki bir tarafta “evimize ekmek götüremiyoruz, açız” diyen emekçiler, diğer tarafta açın halinden anlamayan bir avuç asalak. Çünkü insan nasıl yaşarsa öyle düşünürmüş, kendileri lüks ve şatafat içinde yaşıyorlar. Bizlerin payına da açlık, yoksulluk, göç yolları ve savaşlar düşüyor. İşçi sınıfı olarak içinden geçtiğimiz şu dönemde yeni Ekim Devrimlerine insanlığın ve dünyanın kurtuluşu için her zamankinden daha fazla ihtiyacımız var. Ekim Devrimi biz mücadeleci işçilere ışık tutuyor. Bizim zincirlerimizden başka kaybedecek bir şeyimiz yok ama kazanacak çok şeyimiz var. İşçi sınıfı ne zamanki yeter deyip ayağa kalkar, o zaman sınıfsız, sömürüsüz bir dünya kurulur. Selam olsun Ekim Devrimini yaratanlara!

Esenyurt’tan bir kadın işçi

7 Kasım 2020 - 18:45

1905: “Majesteleri, bu zaten bir devrim!”

Neden acı içtiğimiz su
Niçin gözyaşı karışmış ekmeklerimize
Dün neydi, yarın nedir
Soruyorlar, cevap veriniz!
Haydi dudaklarımızdaki tuz
Ellerimizden fışkıran ter
Alınlarımızdaki tüm çizgiler...
Haydi umut
Haydi akıl
Ey cesaret!
Soruyor sessizce yatan gölgeler
Yarın nelere gebedir?

Elif Çağlı

1905 Devrimiyle, 20. yüzyılın devrimci dalgası Rusya’da başlamıştı. Eskinin köylüsü olan Rusya işçi sınıfı, tarih nehrinin yatağını değiştirecek mücadelelere imza atacaktı. Mutlak monarşinin yıkılıp kimi demokratik adımların atılmasına, bir yasama meclisi olan Duma’nın kurulmasına ve çok partili seçimler yapılmasına uzanan 1905 Devrim süreci, işçi sınıfının en geri katmanlarına bile Çar’dan medet umulamayacağını gösterdi.

3 Ocak 1905’te Petersburg’un en büyük sanayi işletmesi olan Putilov fabrikasında çalışan 12 bin işçi, işten atılan 4 arkadaşlarına sahip çıkarak greve gitti. Ülkenin dört yanına yayılan genel grev dalgasının da işaret fişeğini yakmış oldu. Nihayetinde 150 bin işçi, taleplerini bir dilekçeyle Çar’a sunmak için Kışlık Saraya doğru yürüyüşe geçti. Bu yürüyüşe katılan insanlar Pazar gününe has özel elbiselerini giymişlerdi, kimisi Çar’ın resimlerini ve dini pankartlar taşıyordu. Çar babalarının onlara yardım elini uzatacağını düşünen emekçiler yanıldılar, onları Çar Babaları değil kılıç ve mermileriyle Çarlığın ordu ve polis kuvvetleri karşıladı. İşte dilekçeden devrime uzanan süreç böyle başladı.

Fotoğraf 1905 yılında Kursk şehrindeki bir gösteriye ait… Binden fazla emekçinin katledildiği haberleri Kursk gibi ülkenin tüm şehirlerine yangın hızıyla yayıldı. Büyük sanayi merkezlerinde binlerce işçi greve çıkıyor, gösteriler düzenliyordu. Bu ölçekteki bir işçi ayaklanmasına Rusya daha önce tanık olmamıştı. Ücretlerin yükseltilmesi, çalışma süresinin kısaltılması, fabrikalarda bir revirin olması, çocuk işçilere zor işler verilmemesi, tuvaletlerin sağlığa uygun hale getirilmesi, içme suyunun kaynatılması gibi başlangıçta işyeri koşullarıyla sınırlı olan talepler; grev dalgasının büyümesi ve genişlemesiyle giderek siyasallaştı. Rusya’da emekçiler söz hakkı istiyordu.

Tırmıklarını göğe kaldırmış köylü kadınlara bakıyoruz. Başlarında beyaz yemenileriyle yaşadığımız toprakların kadınlarına ne çok benziyorlar değil mi? Kentler nasıl işçiler tarafından sarsılıyorsa, köylerde de devasa köylü grevleri yaşanıyordu o dönem... Rusya’nın kırsal nüfusunun 3’te 2’si topraklarını zengin toprak sahiplerinden kiralıyordu ve bu topraklarda tarım emekçisi olarak çalışıyordu. Grev yapan yoksul köylüler toprak talep ediyor, haklarını istiyorlardı. Kentlisi, köylüsü Rusya’nın emekçileri yüzlerce yıldır baskı ve zorbalıkla, kamçı zoruyla yönetilmeye karşı ayağa kalkıyordu.

Yükselen mücadele ordu ve donanma içinde de yankısını buldu. Öyle ki Çarlığa bağlı subaylar, ordunun üçte birinin halkla birlikte olduğunu açıklıyor, endişe duyduklarını ifade ediyorlardı. Askerlere kurtlu ve kokuşmuş etlerle yapılmış yemekler veriliyordu, subayların baskısı dayanılacak gibi değildi. Haziran ayının sonunda Karadeniz filosuna ait bir gemi olan Potemkin zırhlısında bir isyan patlak verdi. Mürettebat gemiye kızıl bayrak çekmiş ve devrimi selamlaşmıştı. Çarlık rejimi, Potemkin üzerine 3 gemilik bir filo gönderse de amacına ulaşamadı, üç gemideki askerler de Potemkin’e taarruzda bulunmayı reddettiler.

Ekim ayı boyunca Rusya, işçi sınıfının daha önce görülmedik bir genel grev dalgasına sahne oluyordu. 750 bin ulaşım işçisi, Rusya’nın tüm ulaşımını felç etmiş ve işçi sınıfının gücünü göstermişti. Demiryolu grevi, Çarlığın baskı ve saldırılarını da olanaksız kılıyordu, çarlığa bağlı birlikler grev bölgelerine ulaşmakta ciddi sıkıntılar çekiyordu. Grevler yaşamın her alanına, bankalardan üniversitelere, oradan da bakanlık ve baro koridorlarına yayıldı. Ulaşım, iletişim, metal, enerji sektörü… Grevler bir sektörden diğerine sıçrıyor, ekonomik taleplerle başlasa da giderek politikleşiyordu, iktidarı sarsar hale geliyordu. İşçi sınıfı, egemenlere “biz buradayız, bizi tanımak ve haklarımızı vermek zorundasınız” diyordu!

Rus İmparatoru Çar II. Nikola, aynı bugünün egemenleri gibi öylesine güç zehirlenmesi içerisindeydi ki yaşananları algılayamıyor, kavrayamıyordu. İçişleri Bakanıyla arasında geçen bir diyalog Çar’ın nasıl körleştiğini gözler önüne seriyordu. İçişleri Bakanına dönüp öfkeyle karışık bir şaşkınlıkla şöyle demişti: “Neden gelişen olaylardan bir devrimmiş gibi söz ediyorsunuz, anlamadım.” Aldığı cevap ise şu olur: “majesteleri, bu zaten bir devrim!”

Rusya’yı baştan aşağıya sarsan grev dalgası, sonunda mutlakıyetin teslim olmasına yol açtı. 17 Ekim 1905’te, yüzyılların kan ve nefretine bulanmış Çarlık hükümeti, işçi sınıfının ve savaştan yorgun erlerin kararlı mücadelesine teslim olmuştu. Yayınlanan bildirgeyle bir başbakan atanıyor, Rus halkının temel yurttaşlık hakları kâğıt üzerinde tanınıyor ve bir yasama meclisinin, yani Duma’nın seçileceği ilan ediliyordu.

UİD-DER’li işçilerden mesajlar: Sömürüsüz dünyanın yolunu gösterenlere selam olsun!

Şanlı Ekim Devrimi… Takvim yaprakları Ekim 1917’yi gösterdiğinde işçiler Bolşevik Parti önderliğinde iktidarı ele aldı. Şüphesiz ki Ekim Devrimi dünya işçi sınıfına ışık tutacak deneyimlerle doludur. Ekim Devriminin her yıldönümünde içimi bir coşku kaplıyor. 1917’de olan devrimin ruhu mücadeleye ve işçi sınıfının gücüne olan inancımı daha da arttırıyor. Birlik olduklarında hiçbir engelin işçilerin önünü kesemeyeceğini tekrar görmüş oluyorum. Bugünkü koşullar o zamanın koşullarından çok farklı değil. Bu kötü koşulların yok olması, sınıfsız ve sınırsız bir dünyada yaşamanın tek yolu işçi iktidarından geçiyor. Yaşasın Devrim! Yaşasın Sosyalizm!

Ankara’dan hizmet sektöründen genç bir işçi

7 Kasım 2020 - 19:30

İşçi demokrasisinin organları: Sovyetler

1905 yılının Ekim ayında başlayan genel grev dalgası, tüm Rusya’yı içine almıştı. Çarlık hükümeti grevleri ezmeye, işçilerin taleplerini yok saymaya çalışıyordu. İşçi sınıfı ve yoksul köylülük ayağa kalkmıştı; ülkeyi saran grev dalgasını yönetecek, işçileri birleştirip öncülük edecek, ekonomik ve demokratik taleplere sahip çıkacak merkezi bir örgütlenmeye ihtiyaç vardı. İşte sovyetler tam da bu anda ortaya çıktı; derhal Çarlık ve burjuva yönetimi karşısında alternatif bir hükümet ve iktidar biçimine büründü. Sovyet, işçilerin işyerlerinden seçtikleri temsilcilerin fabrika, mahalle, ilçe ve il düzeyinde bir araya gelerek oluşturdukları işçi meclisiydi. Yani doğrudan demokrasi demekti sovyet, işçilerin söz söylediği kürsüsü ve kararlar aldığı biricik mücadele organıydı.

2-_sovyetler.jpg

Fabrikalardan, askeri birliklerden, mahallelerden, köylerden emekçilerin seçip gönderdiği sovyet delegeleri…

Oldukça önemliydi sovyetler... Yalnızca Rusya’da o zamana kadar görülen en büyük işçi örgütlenmesi olduğundan değil! Moskova, Odesa, Kazan ve diğer kentlere model teşkil ettiğinden de değil! Her şeyden önce, tamamen işçi sınıfının damgasını taşıyan bu örgütlenmeydi, devrimin çocuğuydu! Sovyet bütün olayların ekseniydi, her fikir akımı ona yönelmiş; her eylem çağrısı ondan fışkırmıştı. 1905 Devriminde olduğu gibi 1917 Şubat ve Ekim Devrimlerinde de başrol onun olacaktı.

UİD-DER’li işçilerden mesajlar: Sömürüsüz dünyanın yolunu gösterenlere selam olsun!

Amerikalı emekçiler “nefes alamıyoruz” diyerek meydanlara çıktılar. Siyah bir emekçinin polis tarafından boğularak katledilmesi, adeta kapitalizmin emekçileri nasıl da nefessiz bıraktığının sembolüdür. Yoksulluk, işsizlik, ırkçılık, emperyalist savaşlar, kölece çalışma koşulları ve artan baskılar biz işçileri nefessiz bırakıyor. İşçi sınıfını, emekçileri nefessiz bırakan düzenlerini sürdürmek isteyen egemenler aslında bir o kadar da korkuyorlar. İşçi sınıfının ve emekçilerin öfkesinden korkuyorlar. Bu öfkenin nasıl bir şey olduğunu sınıf mücadeleleri tarihinden iyi biliyorlar. Emperyalist savaşın yine milyonların canını aldığı, işsizliğin, yoksulluğun, baskıların olduğu I. Dünya Savaşı yıllarında işçi sınıfının bu zulme cevabı “bizler üretiyorsak bizler yönetmeliyiz” oldu. Dünyanın birçok ülkesinde emekçiler bu koşullara isyan etmişlerdi. Rusya gibi milyonların açlık çektiği, emperyalist savaşlarda katledildiği bir ülkede işçiler iktidarı ele geçirdiler ve patronları nefessiz bıraktılar. Kendileri özgürce nefes alabildiler. Dünyanın pek çok yerinde milyonlarca işçiye örnek oldular, ilham verdiler. İşçi sınıfı patronların düzenini yıkabilecek güce ulaştığını gösterdi. Bugün de bizlere örnek oluyorlar, ilham veriyorlar. İşçilerin devrimi milyonlarca insanın ölümüne sebep olan emperyalist savaşı bitirdi. Ekim Devriminin derslerini ve tarihte açtığı yolu iyi bilmeliyiz ve bu yolda mücadele etmeliyiz. Çünkü bu yolun sonunda milyarlar nefes alacaklar ve sömürüsüz bir dünyada yaşayabilecekler. Yaşasın Ekim Devrimi!

İstanbul’dan bir grup kargo işçisi

ANA, Maksim Gorki

“Bizim için milletler arasında ayrı gayrı yok.” 1907 yılında yayınlanan ve o günden bugüne mücadeleci işçilerin başucu kitabı olan bu roman, dönemin Rusya’sını pek çok yönüyle anlatan, insanı o günlere götüren bir yapıttır. Pavel isimli mücadeleci bir işçinin ve anasının yaşamına odaklanan kitap, onların mücadele içindeki dönüşümünü okuyucunun adeta yüreğine işler.

Kitapta oğlunun mücadele arkadaşlarıyla yaptığı toplantıları kenarda sessizce izleyen Pelageya (Pavel’in annesi) farkında olmadan çok şey öğrenmektedir. İçten içe oğlunun yaşamını adadığı mücadeleye bir adım daha yaklaşmaktadır. Yine böyle bir toplantıda dayanamaz ve şöyle konuşur; “Ne garip adamlarsınız! Sizin için herkes arkadaş… Ermeniler de, Yahudiler de, Avusturyalılar da… Bütün insanlar için üzülür ve sevinirsiniz!” Buna karşılık aldığı yanıt çarpıcıdır, işçi sınıfının mücadelesinin uluslararası olduğu gerçeğini hatırlatır: “Bizim için milletler arasında ayrı gayrı yok. Yalnızca arkadaşlar var ya da kardeşlik istemeyen düşmanlar. Hepimiz aynı ananın, aynı düşüncenin, tüm insanların kardeşliği fikrinin evlatlarıyız.”

7 Kasım 2020 - 20:30

Devrim dalgası geri çekiliyor, büyüyerek yeniden gelmek üzere

Duma açılışında sahnede Çar ve Çariçeyi görüyoruz. Peki, zalim hükümdarın bir parlamento açmakla esas niyeti neydi? Nereden çıkmıştı kendinden başkasına, hele ki Rusya’nın ayaktakımına söz hakkı vermek? Yoksa insafa mı gelmişti? Elbette hayır! Tek adamın mutlak otoritesine dayalı Çarlık rejimi, kendi yetkilerini kısıtlamayı kabul edermiş gibi görünmek ve böylece sokaklara dökülen emekçileri yatıştırmak istiyordu. Öte yandan Çar, Duma’yı kapatmak dâhil tüm yetkileri elinde tutmayı ihmal etmemişti. Fabrika ve toprak sahipleriyle işbirliği içinde devrimi bastırmak niyetindeydi.

2-parlamentodaki-mulk-sahipleri.jpg

Parlamentodaki mülk sahipleri…

İşçilerin ve sosyalistlerin parlamentoya seçilmesinin önüne yasal ve fiili dünya kadar engel konmuştu. Fotoğrafta mülk sahibi sınıfların parlamentodaki temsilcilerini görüyoruz. Rusya’nın ezilenleriyle bu kodamanların hayatlarının en ufak benzerliği yoktu. Ayrı sınıfın mensuplarıydılar ve ayrı hayatlar, ayrı sorunlar yaşıyorlardı. Ancak ne hikmetse bu besili beyler takımı, bu sömürücü efendi topluluğu, milletin vekili olarak adlandırılmıştı! İşçi sınıfının haklarını tırpanlayan, örgütlülüklerini hedef alan kararların altında her birinin imzası vardı.

1905 Devrimi Çarlık düzenini sarsmış olmasına rağmen, onu yıkamamıştı. Sovyet gibi iktidar organları yaratan ancak yenilgiyle kapanan devrimin birinci perdesi, işçi sınıfını ve Bolşevik Parti’yi (Bolşevik çoğunluk anlamına geliyor) geleceğe hazırlayan büyük bir okul oldu. Bu baskı koşullarında sınıf bilinçli işçilerin örgütlülüklerini koruması, gelecek günlere hazırlanmalarının da anahtarıydı. İşçi sınıfının hafızası, bilinci ve deneyimi bu zorlu koşullarda ancak örgütlülükle korunabilirdi. İşçilerin önderi Lenin, 1905 devriminin yenilgisini izleyen günlerde umutla şöyle diyordu: “Bekleyin, 1905 tekrar gelecek!”

UİD-DER’li işçilerden mesajlar: Sömürüsüz dünyanın yolunu gösterenlere selam olsun!

Her karanlık aydınlığın zemherisidir, her çaresizlik çarenin doğum sancısıdır. Ekim Devrimi bütün karanlığın aydınlığa dönmesinin anası, çarelerin çaresi olmuştur. Çarların, kralların, efendilerin, sarayların, saltanatların, bizlerin eliyle, yerle bir edildiği ateşin harlanmasıdır. Ne mutlu ki bu tarihsel zincirin bir halkasıyız, ne mutlu ki o ateşe nefes üfleyenleriz. Ne mutlu ki yine kavgadayız!

Mersin’den bir işçi

7 Kasım 2020 - 22:00

Karanlık sonsuza dek sürmez

Kuşkusuz bu gece sonsuza dek uzamaz
Bir yerde biter, bitmelidir
Acılar bir ömür sürmez
Bir gün sevinçle değişmelidir

Bu denli kahırla yüklendiysek
Kuşkusuz hep böyle gidecek değildir
Hayır, böyle olmaz bir ömür boyu
Yarın gelecek gelmelidir!

Elif Çağlı

1-lenada-grev.jpg

Kadınlar, erkekler, çocuklar… Grev yapan Lena madencileri; üreten, alın teri döken emekçiler kararlılıkla kadraja bakıyor, poz veriyorlar. Başlarında yazmaları ve örtüleriyle bizim kadınlarımız… Grev alanında erkeklerine güç ve omuz veriyorlar. Sermaye sınıfına karşı birlikte direniyorlar.

Giderek büyüyen yoksulluk ve Çarlık rejiminin artan baskıları Rusya’nın emekçi halkları için hayatı daha da çekilmez hale getiriyordu. Artan hoşnutsuzluk mücadele dalgasının yeniden hız kazanmasına neden oldu. 1912’ye gelindiğinde emekçiler yeniden harekete geçmişlerdi.

Sibirya yakınlarındaki Lena Nehri kıyılarında bulunan bir maden şirketine ait altın sahaları… Çalışma koşullarının son derece vahim olduğu bir işletme Lena… Bu maden ocaklarında her 1000 işçi için 700’den fazla iş kazası meydana gelmişti. Burası insan öğüten bir canavardı! İşçiler günde 15-16 saat çalışıyor ve çok az ücret alıyorlardı. Maden patronu her açıdan yolunu bulmuştu. İşçi ücretlerinin bir kısmı para cezalarına gidiyordu, önemli bir kısmı ise işletmeye ait mağazalardan satın alınan sağlıksız gıdalara…

Sonunda işçilerin sabrı taştı. Sayıları 6 bini bulan işçiler, kenetlendiler ve bir grev komitesi oluşturdular. 17 Martta taleplerini belirleyip kadın erkek, çoluk çocuk greve çıktılar. 8 saatlik işgünü, ücretlerde yüzde 30 artış, para cezalarının kaldırılması ve yiyecek dağıtımının iyileştirilmesini istiyorlardı. İşçilerin taleplerinin hiçbiri şirket yönetimi tarafından kabul edilmezken, Çarlık rejimi Lena grevinin üzerine orduyu gönderdi. Grev komitesi tutuklandı. Çar, işçileri dize getirmek için 250’den fazla sınıf kardeşimizi kurşuna dizdirdi. Ama bu katliam da işçileri durdurmaya yetmedi. Lena grevi yeni bir mücadele dalgasının önünü açtı.

Fotoğrafta Lena katliamını protesto etmek için üretimi durduran Putilov fabrikası işçilerini görüyoruz. Yine ilk onlar öne atılmış, katliam haberini alır almaz ellerini şaltere uzatmışlardı. Bir işçi şöyle konuşuyordu: “Göstereceğimiz her tepki, yüreğimizden taşan öfkenin soluk bir yansımasından başka bir şey değildir. Bize örgütlü bir mücadeleden başka hiçbir şey yardım edemez.” Lena madenlerinde yaşanan grev ve ardından gelen işçi kıyımı Çarlık Rusya’da yeni bir uyanışın ilk göstergesi oldu. Ülke yeniden grev ve protesto dalgasına sahne oluyordu. Nisan ayında 700 siyasi grev gerçekleşmişti, işçiler ekonomik hakların yanı sıra demokratik haklarını da istiyorlardı. 1 Mayıs’ta yalnızca Petersburg bölgesinde bin işyerinde grev gerçekleşmiş, grev dalgası ülke çapında 300.000’den fazla işçiyi içine alarak yükselmişti.

UİD-DER’li işçilerden mesajlar: Sömürüsüz dünyanın yolunu gösterenlere selam olsun!

Geçmişi geleceğe bağlayan Ekim Devrimine selam olsun. Genç bir kadın olarak her yıl Ekim Devrimini anmamız beni gururlandırıyor. Ben kurtuluşa giden devrimci mücadelede yer aldığım için onurluyum. Ekim Devriminin sönmeyen ateşi bugün biz gençlere meşaledir. Yaşasın Ekim Devrimi! Yaşasın Sömürüsüz Dünya Demek Olan Sosyalizm!

Kıraç’tan bir genç kadın işçi

7 Kasım 2020 - 22:45

Emekçilerin sesi ve sözü

1-pravda.jpg

Pravda yani Gerçek gazetesini okuyan işçiler…

İşçilerin mücadeleci partisi Bolşevik Parti, 1912 Duma seçimlerinden hemen önce Pravda gazetesini yayınlamaya başlamıştı. Sınıf bilinçli işçilerin elinde, artık daha önce sahip olmadıkları güçlü bir araç vardı; günlük çıkan bir gazete! İşçiler gazeteye sorunlarını yazıyor, muhabirliğini yapıyor ve dağıtımını bizzat gerçekleştiriyorlardı. Pravda’nın günlük ortalama tirajı 40 bine, bazı aylarda 60 bine kadar çıkıyordu.

Bu gazete 1914 ile 1917 arasındaki döneme de, Şubat ve Ekim devrimleri dönemine de pek çok açıdan damgasını basacaktı. Gün geçtikçe daha fazla işçi her bir satırında yazanların doğruluğunu görecek, ona daha fazla sahip çıkacaktı. Mesela Şubat devrimi sonrasında tirajı 90 bine ulaşacaktı. O zamanın okuma yazma oranlarını düşündüğümüzde bu muazzam bir sayıdır.

2-pravda.jpg

Pravda okuyan askerler

Sınıf bilinçli işçiler, Çarlık rejiminin baskısına ve zor şartlara rağmen işyerlerinde ve hayatın her alanında örgütlenme faaliyetlerini sürdürüyorlardı. Sosyal Demokrat İşçi Partisi’nin bir kanadını oluşturan Bolşevik Parti, işçilerin ekonomik ve siyasal haklara kavuşmasını sağlamak için parlamento kürsüsünü de kullanıyordu. 1912’de yapılmasına izin verilen seçimlerde 4’ü metal, 2’si tekstil işçisi olmak üzere 6 işçi Duma’ya milletvekili olarak seçilmişti.

Bu işçi vekiller tüm baskıları göğüsleyerek meclis kürsüsünden işçi sınıfının çıkarlarını haykırıyorlardı. Demokratik hakların tanınmasını, yoksul köylülere toprak verilmesini, işgününün 8 saate indirilmesini talep ediyorlardı. İşçi vekiller sanayi bölgelerini dolaşıyor, emekçilere sesleniyorlardı. Bir fabrikadan ötekine koşturuyor, her direnişte, her gösteride, her grevde, her iş kazasında işçilerin yanında yer alıyorlardı. Sınıf kardeşleriyle omuz omuza mücadele ediyorlardı. Zaten bu yüzden tutuklanıp Sibirya’ya sürülmüşlerdi. Ama işçiler onları unutmayacak, gönderdikleri mektuplarla cezaevinde ve sürgünde onlara sahip çıktıklarını göstereceklerdi.

4-tutuklu-isci-vekiller-bir-kartpostal.jpg

Tutuklanan işçi vekilleri gösteren bir kartpostal…

UİD-DER’li işçilerden mesajlar: Sömürüsüz dünyanın yolunu gösterenlere selam olsun!

UİD-DER’in İşçiler Devrim Yaptı, Ayaklar Baş Oldu yayın akışını duyduğumda heyecanla bekledim ve bu sabah yayın başladığından beri şevkle takip etmeye başladım. Rusya tarihinden yayınlanan kesitler Rus egemenleriyle emekçilerin arasındaki derin uçurumu çarpıcı bir şekilde gözler önüne seriyor, hele o tüyler ürperten Kodinka trajedisi… İnsan ister istemez hep bugünle kıyaslamalar yapıyor. Bugünün zalim egemenlerinin işçi sınıfına, yoksul emekçilere yaklaşımında değişen ne var? Gördüğümüz ve yaşadığımız şudur ki sömürülü, sınıflı toplumlarda zulüm, yoksulluk, aşağılanıp horlanma bitmiyor, zalim egemenlerin tıyneti hep aynı. Deli Petro’nun çılgınlıklarını, Çar Nikola’nın zulmünü, halktan kopukluğunu işçi sınıfı nasıl ki hafızasının bir kenarına yazıp, an geldiğinde hesabını sorduysa, bugün de yoksullukla cebelleşen emekçileri hor gören “saraylılar” tarihe not ediliyor. Elbet bir gün Rus işçi sınıfının eline geçen fırsat bugünün işçilerinin ellerine de geçecektir. Shakespeare’in dediği gibi: “İnsan hayatta suların yükseldiği anı iyi kollamalı: O an geldiğinde davranıp denize açılırsan, yolun sonunda emeline erişirsin.” İşte bugünün mücadeleci işçileri olarak dört gözle sömürüsüz, özgür bir dünyanın kapılarının açılacağı anı bekliyor ve dört kolla o anı yaklaştırmak için çalışıyoruz, daha da çalışacağız!

Tuzla’dan bir kadın metal işçisi

8 Kasım 2020 - 01:10

1914: Savaş türkü söylemeye benzemiyor

1914 yılının Ocak ayında 1 milyon 450 bin işçi grevdeydi. Ancak patlak veren Birinci Dünya Savaşı, grevleri durduracak ve işçi sınıfının yaşam koşullarını cehenneme çevirecekti.

Çar’ın savaş konuşmasını yapmak üzere balkona çıkmasını merakla bekleyen kalabalığı görüyoruz. Halk, sarayın balkonunda II. Nikola’yı görür görmez dizlerinin üzerine çökerek büyük bir coşkuyla “Tanrı Çarı Korusun” marşını söyleyecekti. Ayakta bekleşen kalabalığın içinde çocuklar gözümüze çarpıyor hemen... Çok değil belki de birkaç ay sonra yetim kalacak küçük Rus çocukları... Herkes bayrama hazırlanır gibi hazırlanmış. Oysa bu savaştı, haksız bir savaş… İnsanın şu yeryüzünde başına gelebilecek felaketlerin en büyüğü…

2-savas-kutlamalari.jpg

Ülkenin savaşa girmesinin kutlandığı bir miting…

Rus İmparatorluğu emperyalist yağma savaşından pay kapmak için savaşa dâhil olmuştu. Rus egemenleri İstanbul’u almanın, boğazlara hâkim olmanın hayallerini kuruyorlardı. Günümüzün egemenleri gibi, “biz büyük bir gücüz daha da büyük olacağız” diyorlardı. Emekçilerin zihinlerini milliyetçilik zehriyle bulandırmışlardı. Ama sadece Rus egemenleri değil; İngiltere, Fransa, Almanya ve Osmanlı egemenleri de büyüme hayalleri kuruyorlardı. Zaman an be an emekçilerin tarifsiz acılar yaşayacağı günlere doğru ilerliyordu. Dayanışma TV’nin “Dünyayı Sarsan Devrim: Ayaklar Baş Oluyor!” belgeselinden bir kesit izleyelim:

Savaş yıkım, ölüm, işsizlik ve açlık demekti. Bolşevik Parti işçileri uyarıyor, milliyetçiliğe kapılmamaları için çabalıyor, işçiler arasında dayanışma ağları örüyordu. Rus ordusunun başlangıçta kazandığı başarılar askerlerin ve halkın moralini yükseltmişti ama çok geçmeden savaşın nasıl bir cehennem olduğu anlaşılacaktı. Hiçbir askeri teçhizat ve hatta kimi yerlerde silah dahi verilmeden savaşa gönderilen, cephelerde yiyecek ekmek bile bulamayan askerlerin ölüm haberleri gelmeye başlamıştı. Davul ve zurnaların, coşkulu yurtseverlik şarkılarının yerini ağıtlar almaya başlamıştı. Bir Azeri ananın yüreğinden kopup gelen ağıtında dediği gibi:

Don bölgesindeki Kazaklar, Çarlık Rejimine bağlılıklarıyla bilinen bir halktı. Nesilden nesile Rus imparatorlarına canları pahasına hizmet ettiler. Mihail Aleksandroviç Şolohov, “Ve Durgun Akardı Don” kitabında, savaş yıllarını bir Kazak askerin gözünden aktarır. Cephedeki askerlerin ruh halini, duygu değişimlerini son derece çarpıcı bir şekilde bizlere taşır. Bir asker şöyle der: “Hayatımız baştan sona paralandı, perişan oldu. Kahrolsunlar! Kahrolsunlar! Ölüm bile günahlarını temizleyemez...” Romanda cephede bir Rus asker, Alman bir askerle karşı karşıya gelir. Birbirlerinin dilini bilmezler ancak birbirlerinden farklı olmadıklarını, acılarının ve çilelerinin ortak olduğunu birbirlerinin ellerine bakınca anlarlar. Şöyle seslenir Rus asker: “Ben işçiyim. Niçin öldüreyim seni? Haydi kaç!”

Savaştan bitap düşmüş askerlerin yürekleri artık evlerine, ailelerine kavuşmak umuduyla atıyordu. Savaşın en yakıcı, en dayanılmaz yönüydü hasret… Fotoğraftaki er kim bilir belki sevdiğine, anasına yahut çocuğuna içini döküyordur. “Bekleyin, döneceğim” diyordur, kim bilir? Hasretlik yeri geldiğinde mektuplara işleniyor, yeri geldiğinde dile dolanıyordu. Cephelerde yoksul emekçilerin çocukları sıla türküleri yakıyordu:

“Ah, kumandan, kumandan,
Bırak köyüme gideyim,
Köyüme gideyim bırak!
Anama gideyim, babama gideyim,
Gideyim anama, babama,
Genç karıma gideyim!”

UİD-DER’li işçilerden mesajlar: Sömürüsüz dünyanın yolunu gösterenlere selam olsun!

Ekim Devrimi, işçi sınıfının zorlu mücadelelerle elde ettiği haklarımızın elimizden alındığı, açlık ve yoksulluğa mahkûm edilmek istendiğimiz şu süreçte, çaresiz olmadığımızın, örgütlü ve dayanışma içinde olursak aşamayacağımız hiçbir sorun olmadığının kanıtı adeta…

Gerçekler inatçıdır. Er ya da geç ortaya çıkarlar. Sınıfımızın tarihi bizim gerçeğimizdir ve egemenler ne yaparlarsa yapsınlar gerçeği yok edemezler. Ekim Devrimi gibi muzaffer süreçler bize ışık tutuyor, tutmaya da devam edecek. Şanlı Ekim Devriminin görkemli ışığı ile yolumuzu aydınlatan, bize gerçekleri gösteren, umudumuzu büyüten, dünü bugüne bağlayan UİD-DER’e sonsuz teşekkürler…

Sancaktepe’den bir işçi

8 Kasım 2020 - 11:20

Devrim randevu vermez

Ellerinde sepetleriyle, sırada bekleyen kadınlar... Büyük bir ihtimalle bir parça ekmek, biraz bakliyat için bu sıradalar. İyice zorlaşan hayat şartlarıyla; açlık, sefalet ve kıtlıkla karşı karşıya kalmış olmanın verdiği çaresizlik var bu kuyrukta! Fotoğrafın sağında iki kadın objektifi fark etmişler; durgun ve tükenmiş bakışları hemen fark ediliyor. Sıranın biraz daha başına doğru baktığımızda ise saatlerdir kuyrukta beklemekten yorgun düşmüş, dayanamayıp oldukları yere çökmüş birkaç kadını fark ediyoruz. Ama biliyoruz ki kısa süre sonra bu tükenmiş, mutsuz görünen kadınlar; içlerindeki umut, güç ve mücadele ruhuyla kaderlerini değiştirecekler!

Tüm Rusya ölçeğinde, kentlerde, köylerde ve cephelerde müthiş bir hareketlilik söz konusuydu. Savaştan bitap düşmüş askerler barış; kadınlar ekmek ve eşlerinin eve dönmesini istiyorlardı: “Kocalarımızı siperlerden geri verin bize!”, “Çocuklar için ekmek!” Ülke boydan boya mahvolmuştu. Savaştan ve sefaletten bıkmış emekçiler artık eskisi gibi yönetilmek istemiyorlardı. Sokaklarda, işyerlerinde ve işçi mahallelerinde yeni bir devrimin ıslığı duyuluyordu.

3-emekci-kadinlarin-8-mart-yuruyusu.jpg

23 Şubatta (bugünkü miladi takvime göre 8 Mart) Dünya Emekçi Kadınlar Gününde yürüyen kadınlar

22 Şubatta patronun lokavt ilan etmesi sonucu işsiz kalan 30 bin Putilov işçisi sokaklara inmişti. Emekçi kadınlar onları izleyecekti. İşçilerin eylemi, 23 Şubatta (bugünkü miladi takvime göre 8 Mart) Dünya Emekçi Kadınlar Günü vesilesiyle, kadınların düzenledikleri yürüyüşle çakıştı. Kadınlar yönlerini fabrikalara doğru çevirmişlerdi ve işçileri desteğe çağırıyorlardı. “Kahrolsun Hayat Pahalılığı” “Ekmek ve Adalet İsteriz”, “Çocuklarımız Açlıktan Ölüyor!” sloganları kısa zamanda yerini “Kahrolsun Çarlık, Kahrolsun Savaş!” sloganlarına bırakmıştı.

300 yıllık bir hanedanlık birkaç gün içinde son bulacaktı ve bunu egemenlerin horlayıp azarladıkları işçiler yapacaktı. O günlerde fabrikadaki işçiye ya da cephedeki askere kısa süre içinde devrim olacağı söylenseydi, elbette inanmazdı. Devrim randevu vermemiş, geleceği saati söylememişti. Devrime beş kala, kibir ve ihtirastan, güç hırsından kör olmuş Çariçe, hâlâ halkı kamçıyla yönetmekten bahsediyordu.

6-car-ve-koruma-ordusu.jpg

Demiryolu işçileri tren hatlarını kapattığı için başkente dönemeyen Çar, Petersburg’dan çok uzaklarda istasyon istasyon gezerek bir yol bulmaya çalışıyor.

İşçiler, askerler, öğrenciler, kadınlar, köylüler… Kısacası tüm emekçiler ayağa kalkmış ve Çarlık düzenini yıkmışlardı. Bakanlar ve Çariçe günlerce Çar’dan haber alamadı. Çünkü demiryolu işçileri greve gitmiş, başkente giden demiryollarının çalışmasını durdurmuşlardı. Yalnızca işçi örgütlerinin temsilcilerini taşıyan trenlere geçit veriyorlardı. Çar, gittiği savaş cephesinden dönemiyor, başkent Petersburg’dan çok uzaklarda adeta kaybolmuşçasına oradan oraya sürükleniyordu. Modern çağın temsilcisi olan işçiler, mujik denen köylülere hiç benzemiyorlardı! Nitekim Çar, birkaç gün sonra işçi sınıfının gücü karşısında geri adım atacak ve tahtan çekilecekti.

7-1917-subat-bir-asker-gosterisi.jpg

Devrimin safına geçen askerler savaşın bitirilmesi, sanayinin işçilerin kontrolüne verilmesi ve köylülere toprak dağıtılması için gösteri yapıyorlar.

Devrim, emekçilerin gerçek kimliklerini hatırlayıp kaynaşmalarını, bir ve beraber olmalarını sağlayan koşullar yaratır. Mesela gösteriler başladığında, Çarlık yönetimi derhal Kazak süvarileri, polisi ve askeri işçi sınıfının üzerine salmıştı. Öne atılan kadın işçiler askerlerin arasına dalıyor, namlulara sarılıyor ve yeri geldiğinde emrediyorlardı: “Süngülerinizi çıkartın, bize katılın!” Askerler, “kardeşlerinize ateş mi açacaksınız?” sözünde ifade bulan derin sitem ve yargılama karşısında önce bocalıyor ve işçilerin yönlendirmesiyle saf değiştiriyorlardı. Sonunda savaş yorgunu askerler işçilerin arkasına takılmış ve devrimin safına geçmişlerdi.

UİD-DER’li işçilerden mesajlar: Sömürüsüz dünyanın yolunu gösterenlere selam olsun!

Adana’dan tüm sınıf kardeşlerime yürek dolusu selamlar. Yüzyıllar boyunca değişmeyen tek şey; farklı zamanlarda ve farklı ülkelerde olsalar da egemenlerin, iktidarların halkları ve işçi sınıfını sömürerek kapitalizmi yaşatmaya çalışması olmuştur. Rusya’da işçi sınıfının sömürüye, haksızlığa karşı büyük mücadeleler sonucu 1917’de Ekim Devrimini gerçekleştirmesi kapitalizmin nasıl yıkılacağının en güzel, en umutlu örneğidir. Kapitalizmin büyük sancılarını yaşayan ülkemizin ekonomisi son yıllarda çöküşe geçmiş, pandeminin gölgesinde sayısız işçi işsiz kalmış, küçük ve orta ölçekli işletmeler iflas etmiş ve sayısız esnaf kepenk kapatmıştır. Tarihimizdeki Ekim Devriminden ilhamla işçi sınıfının, köylünün, emekçinin, sendikalının yani tüm halkların örgütlenerek tek bir yumruk olup artık kangren olmuş kapitalizme dur demesinin vakti gelmiştir.

Adana’dan bir kadın işçi

8 Kasım 2020 - 12:30

Sovyetler mi burjuva hükümeti mi?

1-gecici-hukumet.jpg

Devrimle birlikte yönetimi üstlenen Geçici Hükümet temsilcileri…

Yüzlerce yıldır halkı kamçı gücüyle yöneten Çarlık düzeni birkaç gün içinde yerle bir olmuştu. 1905’te doğan ve işçi demokrasisinin organları olan sovyetler yeniden kurulmuştu. Fakat bu kez durum değişikti; Petersburg’dan Moskova’ya oradan Rusya’nın diğer kentlerine kadar gerçek iktidarı elinde tutan sovyetlerdi. Çarlık yönetimi çökünce esas olarak burjuvalardan, sermaye çevrelerinden gelen temsilcilerin oluşturduğu bir hükümet kurulmuştu. Böylece fiilen ikili bir iktidar, ikili bir yönetim doğmuş oluyordu. Gelecek günler yeni sorunlara ve yeni mücadelelere gebeydi. Çünkü emekçilerin sorunları olduğu gibi yerinde duruyordu.

Ezilen milyonlar, boyun eğdirilenler bir kez ayağa kalkmışlardı. Çar’a boyun eğdirmişlerdi, sırada ise burjuvazi ve kapitalist sömürü düzeni vardı.

UİD-DER’li işçilerden mesajlar: Sömürüsüz dünyanın yolunu gösterenlere selam olsun!

Yayın akışını takip ederken gördüğüm karelerden, okuduğum satırlardan, dinlediğim şiirlerden ve izlediğim videolardan insani duygularla, yürekten etkileniyorum. Kimi zaman duygulanıyor, kimi zaman öfkeleniyorum. Kimi zaman bir tebessüm beliriyor dudaklarımın kenarında. Ama en çok da umudum büyüyor dostlar. Ellerinize yüreklerinize sağlık… Paylaşımlarınız dünden… Ama görüyorum ki aslında bugünü anlatıyor. Çarın zulmünden farklı mı bugün yaşadıklarımız? Açlık, yoksulluk ve sefalet… Ağır çalışma koşullarında can veren işçiler ve çocuklar.

Parlamentodaki mülk sahibi sınıfların fotoğrafına baktığımda bugünü gördüm. Farklı hayatlara sahip olan bu besili beyler, sözde milletin vekiliydiler. Onlar değil miydi işçileri 16 saat çalıştıran? Haklarını tırpanlayan yasaların altına imza atan? Ya bugün… Yeni çıkan torba yasaya imza atan da, o turuncu koltuklarda oturan sözde milletin vekilleri değil mi? Dünü izlerken, yayın akışını takip ederken bu günü gören sadece ben değilimdir, buna inanıyorum.

Rusya’ da işçi sınıfı, tüm zorbalıklara, sömürüye, kibre ve adaletsizliğe karşı çözümünü ortaya koymuş ve ayaklar baş olmuş şanlı işçi devrimiyle. İşte en büyük mesaj da bu değil mi? Bundan 103 yıl önce, o günün koşullarına rağmen bunu başarmış işçi sınıfı. Bugün çok daha olanaklı değil mi egemenlerin saltanatına son vermek?

Sarıgazi’den bir kadın işçi

8 Kasım 2020 - 14:30

Emekçilerde köklü dönüşüm

Devrim zamanları, toplumun köklü bir dönüşüme uğradığı, insanların bilincinde sıçramalı bir değişimin gerçekleştiği zamanlardır. Zamanın alabildiğine hızlandığı, yirmi yıla yayılan olayların birkaç günde olup bittiği olağanüstü bir süreçtir devrim! Toplumsal değişim kopuşlar ve sıçramalarla ilerler. Her yönden bastırılan, tutucu bir yaşamın içine itilen; sanat, edebiyat, bilim ve politikadan uzaklaştırılan emekçi yığınlar, müthiş bir hızla öğrenmeye başlarlar. Toplumsal ilişkiler, alışkanlıklar, sınıflar arası hiyerarşi ve bunun sonucu olarak gelişen tutumlar değişime uğrar.

Asırlarca ezilen, horlanan, aşağılanan emekçi kitleler muazzam bir özgüven sahibiydiler artık. Bu köklü değişim onların manevi kişiliklerini yüceltiyor, duygu dünyalarını zenginleştiriyordu. Garsonlar lokantaların duvarlarına şöyle yazıyordu örneğin: “Bir insanın bir masaya bakarak geçimini sağlaması, onu bahşiş vererek aşağılamak için bir neden olamaz!” Verdikleri hizmetin karşılığında hak ettikleri ücreti alabilmeli, bahşiş için kimsenin karşısında eğilmek zorunda kalmamalıydılar, böyle düşünüyorlardı.

Rusya’nın bozkırlarından Sibirya’nın unutulmuş köşelerine kadar her yerde politika konuşuluyordu. Politikanın kitlelerin yaşamının merkezine oturduğunu, Lenin’in eşi ve mücadele arkadaşı Krupskaya anılarında şöyle tasvir ediyordu: “Yaşadığımız ev bir avluya bakıyordu, orada bile, geceleyin pencereyi açarsanız hararetli bir tartışma dinleyebilirdiniz. Orda oturan bir asker hiç dinleyicisiz kalmazdı, genellikle yan evlerdeki aşçı ve hizmetçiler, genç insanlar gelirdi. Sabah 05:00’de bile aynı sokak köşesinde politika konuşulurdu. Petrograd’ın beyaz geceleri aklıma hep bu gece boyu süren politik tartışmalarla birlikte gelir.” Politikanın dışında olmak, ilgisiz, bilgisiz ve kayıtsız kalmak, kendi küçük dünyasına hapsolmak, örgütsüz yaşamak emekçiler için mümkün değildir artık.

Amerikalı gazeteci John Reed yüz binlerce broşür basılıp cephelerde, köylerde, fabrikalarda, sokaklarda emekçilere ulaştırıldığına dair tanıklığını aktarır. O günlerden şöyle bahseder; “Rusya her okunacak şeyi kızgın toprağın suyu emmesi gibi emiyor, bir türlü doymuyordu. Dağıtılan bu şeyler masal, yalan yanlış tarih, halk için din ya da insanları yozlaştıran ucuz cinsten romanlar değildi. Bunlar toplumsal, ekonomik kuramlar üzerine, felsefe üzerine yazılmış kitaplardı. Tolstoy’un, Gogol’ün ve Gorki’nin eserleriydi...”

İşçi ve emekçilerin ihtiyaçları karınlarını doyurmak, yeni elbiseler giymek, sıcak bir damın altına başını sokmak gibi temel ihtiyaçlarla sınırlı değildi artık. Evet, bunlar çok önemliydi ama onlar sadece bedenlerini değil ruhlarını da beslemek istiyorlardı. Emekçilerin yaşama bakışındaki bu köklü değişim, mücadele saflarına katılan bir askerin şu sözlerinde açığa çıkıyordu mesela: “İnsanlar yalnız ekmekle yaşamaz.” İnsan yaşamı sanattan edebiyata, bilimden felsefeye; insan medeniyetinin bir dizi unsurundan beslenir. Devrim, sadece ekmekle yaşanmayacağını ezilenlerin bilincine çıkartmış, onların önünde yepyeni ufuklar açmıştı. İşçilerin düşünce dünyaları alabildiğine genişliyordu. Sanat, bilim, felsefe ve politika artık egemen sınıfların tekelinde değildi.

7-ekim-devrimi-bildiri-balyalari.jpg

Dağıtım için hazırlanan gazete balyaları…

İşçilerin politikleşmesi egemenleri kudurtuyordu. Burjuvalar işçilerin politika tartışmasına ateş püskürüyordu. Çünkü politika konuşan işçiler savaş değil barış istiyor, sömürünün bitmesi için mücadele ediyorlardı. Burjuvalardan birisi şöyle diyordu: “Bu korkunç savaşın göbeğinde, ülke büyük bir tartışma derneğine, büyük bir festivale dönüyor.” Fakat emekçilerin onların sözlerine kulak asacakları yoktu; öğrenmeye, kavramaya, değişmeye ve dönüştürmeye bu denli susamışlık tarihte görülmüş değildi.

UİD-DER’li işçilerden mesajlar: Sömürüsüz dünyanın yolunu gösterenlere selam olsun!

“Bir Rüyamız Var!” All power to the people! (Bütün iktidar halka!”) ABD’de George Floyd’un polis tarafından öldürülmesinin ardından başlayan protestolarda New York sokakları bu sloganla inlemişti. Tarihsel değişimin sancıları içerisinde kıvranan tüm dünya, kapitalizmin kalesindeki bu tarihsel görüntülere şahit oldu. Dünyayı sarsan Ekim Devrimi’ni zafere taşıyan “Bütün İktidar Sovyetlere!” sloganı bir asır sonra Amerikalı emekçileri harekete geçiren bir çağrıya dönüştü. Dünyanın muktedirleri sosyalizmin, uğursuz bir hatıra, evlerden ırak tehlikeli bir fikir olarak hatırlanmasını istediler. Oysa sosyalizm düşü, karanlığın köründe uyanıp fabrikaya koşturan yüzlerin gözündeki uyku hasretinde, okyanusun ortasında ölüm yeleği giyen göçmenlerin barışa duydukları özlemde, işsizliğe ve açlığa mahkûm edilen milyonların iş ve aş umudunda, katledilen kadınların inadına yaşama ve yaratma sevgisinde büyüdükçe büyüdü. İnsanlığın ortak düşünü gerçekleştirmek üzere yola çıkan Ekim Devrimi’nin büyük yolcuları, yolun nasıl yürüneceğini gösterdiler. Aradan 103 sene geçti, dünya işçi sınıfının zaferlerle ve yenilgilerle dolu defteri kabardı, geleceğe dair rüyaları değişmedi. Aradan 103 sene geçti, yolu aydınlatan ışık parlaklığını yitirmedi. Dün ışığı yakanlara, bugün yola ışık tutanlara selam olsun!

Londra’dan bir İşçi Dayanışması okuru

8 Kasım 2020 - 16:20

Ve işçi sınıfı iktidarı ele alıyor

Sabah oldu işte
Ve yıkıldı duvarları zindanın
Dar bir gedikten tutsaklar
Gün ışığına çıktılar…
Ve ne zincir, ne sınır
Tanıyan şafak
Parlak, kırmızı kanadını
Geçirdi üstümüzden…
Ve içimizi
Ölesiye sıkan keder
Yer değiştirdi
Yüreklerin derinliklerini
Ateşleyen bir sevinçle…

Muhammed El Feyturi

1-kerensky-ve-askerler.jpg

Cepheleri dolaşıp emperyalist yağma savaşının devam etmesi için askerleri savaşmaya ikna etmeye çalışan Geçici Hükümetin Başbakanı Kerensky…

Çar gitmişti ama egemen sınıf ile emekçiler arasındaki çelişki ve çatışma sürüyordu. İmparatorluğun yıkılmasını hazmedemeyen aristokratlar, toprak sahipleri, kilise mülkiyetini elinde tutan din adamları; savaşı sürdürmek isteyen burjuvazi, devlet bürokrasisi, düzen yanlısı aydınlar ve hatta kendine sosyalist diyen partilerden kimileri aynı saftaydı… Bu cephe işçi sınıfını geriletmek, devrimi kontrol altına almak ve savaşı sürdürmek istiyordu. İngiliz, Fransız ve ABD emperyalistleri de bunların safında yer alıyordu.

Ama askerler savaşmak istemiyorlardı. Bolşevik bir işçi anılarında, cephe ve yollardaki gözlemlerini şöyle anlatıyordu: “Kansk’dan Moskova’ya dek bütün istasyonlar ve trenler kendiliğinden savaş cephesinden ayrılmış askerlerle tıklım tıklım doluydu. Onlar, Sibirya’dan dönen sürgünlerin savaş aleyhtarı konuşmalarını merakla dinliyor, biri zafer kazanana dek savaşmalı dedi mi, kalkıp gidiyorlardı. Kitlelerin savaştan bıktığını ve bu nedenle artık savaşın uzun sürmeyeceğini o an kavradım.”

3-lenin-caps.jpg

Kerensky cepheleri gezerken, Lenin de işçileri ziyaret ediyor, fabrikalarda ve meydanlarda işçilere sesleniyordu. Savaşın, açlık ve yoksulluğun bitmesi için işçi sınıfı iktidarı eline almak zorundaydı!

Öte tarafta ise sıradan işçiler, yoksul köylüler, işçi sınıfının safında yer alan bir avuç aydın ve Bolşevik Parti vardı. Bu ikinci cephe savaşın bitmesini, barış sağlanmasını, köylülere toprak dağıtılmasını, fabrika yönetiminin işçilere bırakılmasını ve ülke yönetimin işçi sovyetlerine verilmesini istiyordu. Zaten devlet dairelerinin, demiryollarının, haberleşmenin, kışlaların, cephelerin, kent yönetiminin denetimini elinde tutan işçi ve asker sovyetleriydi. O halde gerçek hükümet de sovyetler olmalı ve savaş bitmeliydi!

İşçiler, fabrika komitelerini seçmiş ve komiteler aracılığıyla üretimin denetlenmesine girişmişlerdi. Pek çok fabrikada idari ve teknik sorunlara da karışabiliyordu komiteler. İşçilerin moralini çökertmek ve devrimi ezmek isteyen patronlar fabrikaları kapatmaya kalktıklarında, komiteler patronları kovuyor ve işyeri yönetimine el koyuyorlardı. Artık işçilerin, askerlerin ve topraksız köylülerin sabrı yoktu. Bu yüzden Şubattan Ekime ilerleyen aylar boyunca işçiler, askerler ve köylüler Bolşevik Partinin saflarına katıldılar.

Değişim gerçekten de çarpıcıydı. Çarlığı geri getirmek isteyen General Kornilov’un askeri darbe girişimini Bolşevik Partinin saflarındaki işçiler püskürtmüştü. Eylül ayına gelindiğinde, Moskova ve Petersburg gibi büyük kentlerde sovyet yönetimleri Bolşevik işçilerin eline geçmişti. Geçici Hükümetin bakanlarından biri (Suhanov) hayretler içinde şöyle diyordu: “Daha yakın zamana dek herkes onlara çamur atıyor, herkes onları ihanetle, satılmışlıkla suçluyor, maddi bakımdan olduğu kadar manevi bakımdan da ayaklar altında çiğniyordu. Birçok mücadeleci unsurları da hâlâ hapishaneleri doldurmaktaydılar. Onlara hemen hemen hiç kimse aldırmaz olmuştu. Nereden çıkıvermişlerdi birden bire böyle ve nasıl sahip oluvermişlerdi o acayip, şeytanca kudrete?”

İşçi sınıfı Bolşevik Partinin arkasında birleşmiş, üretimin ve toplumsal hayatın kontrolünü fiilen eline almaya başlamıştı. Ve böylece işçi sınıfı, Bolşevik Partinin öncülüğünde 6 Kasım’ı 7 Kasım’a bağlayan gece, sermaye hükümetini indirmek ve tüm ülkede kontrolü sağlamak üzere harekete geçti.

UİD-DER’li işçilerden mesajlar: Sömürüsüz dünyanın yolunu gösterenlere selam olsun!

Umutluyuz, inançlıyız, kararlıyız, bu dünyayı kapitalist bataklıktan çıkaracak işçi sınıfının evlatlarıyız. Sınıfımız bundan 103 yıl önce tarihte yeni bir sayfa açtı. İnsanca yaşanabilecek, sömürünün, savaşların, acının ve gözyaşının olmadığı başka bir dünyanın mümkün olduğunu tarihe altın harflerle kazıdı. Biz de açılan bu yolun ışığında, tüm işçi kardeşlerimizle tek yumruk olarak birleşmeye ve sömürü düzenini tuzla buz etmeye, yeni bir yaşam kurmaya kararlıyız. Selam olsun devrim yapıp çağ açan işçi kardeşlerimize!

Esenyurt’tan bir metal işçisi

Ben bir kadın olarak sınıfımın tarihiyle gurur duyuyorum. Ekim Devrimine ilk meşaleyi yakanlara selam olsun. Bizlere sınıfsız, sömürüsüz ve yaşanılası bir dünya kurma yolunda ışık tutanlara selam olsun. Bizlere köprü, yolumuzu açan aktarma kayışı olan derneğimiz UİD-DER’e çok teşekkür ediyorum. Yaşasın Ekim Devrimi!

Kıraç’tan bir kadın tekstil işçisi

8 Kasım 2020 - 17:45

Bir şafak vakti tarihin gidişatı değişti

12 yıl önce Kışlık Saray’a gidip Çar’a dilekçe vermek isteyen işçilerin üzerine, bizzat Çar’ın emriyle ateş açılmış ve binden fazla işçi katledilmişti. 12 yıl sonra, o gün Kışlık Saray’a yürüyen işçiler ve onların çocukları yıkılmaz telakki edilen Çarlık düzenini yıktılar. Çar gittikten sonra burjuva hükümet yerleşmişti Kışlık Saray’a. Ve 7 Kasım günü işçiler Kışlık Saray’a giriyorlardı. O ana dair tanıklığını şöyle aktarıyor gazeteci John Reed; “ana geçidin her iki tarafında da kapılar ardına kadar açılmıştı. Dışarıya ışık sızıyor ve o dev kalabalıktan en ufak ses bile gelmiyordu.” Büyülü bir an yaşanmış, sarayın kapıları açılınca dev kitleden çıt dahi çıkmamıştı. Sonra mı? Sonrası “Hurraa!” Kısa süre öncesine kadar insan yerine konmayan işçiler, gece sonunda Kışlık Saray’ın koridorlarında yürüyorlardı. Gördükleri lüks ve ihtişam karşısında şaşkındılar. Şimdi daha iyi anlıyorlardı emeklerinin neler yarattığını!

Ve Neva nehrinde buzlar kızarırken
o n l a r bir çocuk gibi iştihalı
ve rüzgâr gibi cesur,
Kışlık Saray’a girdiler.

Demir, kömür ve şeker,
ve kırmızı bakır,
ve mensucat, ve sevda ve zulüm ve hayat,
ve bilcümle sanayi kollarının,
ve küçük ve büyük ve Beyaz Rusya ve Kafkasya, Sibirya ve Türkistan,
ve kederli Volga yollarının
ve şehirlerin bahtı
bir şafak vakti değişmiş oldu.

Bir şafak vakti karanlığın kenarından
karlı çizmelerini o n l a r
mermer merdivenlere bastıkları zaman...

Nazım Hikmet

Bolşevik Partinin liderliğinde harekete geçen işçi sınıfı, Geçici Hükümetin yani sermaye düzeninin bakanlarını tutuklamıştı. İktidar artık sovyetlerin yani işçi sınıfının elindeydi. Derhal işçi sınıfı iktidarını temsil eden bir hükümet kuruldu ve bu hükümet ilk olarak emperyalist savaştan çekileceğini açıladı. İşçiler ve askerler meydanlarda zafer şarkıları söylüyorlardı.

UİD-DER’li işçilerden mesajlar: Sömürüsüz dünyanın yolunu gösterenlere selam olsun!

Göze alan varsa yıkıp yeniden yaratmayı
Göze alan varsa
doğacak güne dirençle, umutla
sahip çıkmayı
Göze alan varsa dövüşmeyi
Göze alan varsa umudunu
yüreğinin çelikten kafesinde korumayı
Tarihten ışığı söküp gerçeği aramayı
göze alan varsa
Gecenin karanlığından başka karanlık kalmayacaktır bir gün
Öyleyse
yer yok korkuya!

UİD-DER’in “İşçiler Devrim Yaptı, Ayaklar Baş Oldu” akışı, egemenlerin unutturmak, tarihte kalmış gibi göstermek istediği Ekim Devriminin ne kadar yakın, ne kadar somut, ne kadar gerçek olduğunu bir kez daha gösterdi bize. Sanki birkaç adım attık ve devrim yapan o insan denizinin arasına karıştık. Elimizi uzattık ve işçi kardeşlerimizin elindeki o pankartları birlikte taşıdık. Başımızı kaldırdık ve atlı Kazakların kırbaçlarını havada yakaladık, yere serdik Kazakları. Sarayları, tahtları, sömürücü patronların düzeni kapitalizmi kendi örgütlerimizle, sovyetlerle ortadan kaldırdık. Ağız dolusu gülerek, yüreğimizden taşan coşkuyla şarkılar söyleyerek, kendi ellerimizle yarattığımız devrimden gurur duyarak geleceğe yürüdük. Birlikte aldık iktidarı Bolşevik işçi kardeşlerimizle. Seslendik dünya işçi sınıfına, “kardeşler” dedik, “gelin barışalım, gelin birlik olalım ve yıkalım bu köhne düzeni!” Biz dünü bugüne yakın eyledikçe, bu çağrıyla geleceğe yürüdükçe, dünün egemenlerinin akıbeti de bugünün egemenlerine yaklaşıyor. Zamanı korkuya boğmak isteseler de korku onları, umut bizi sarıyor. Onlar çürüyüp yok oluyor, biz kayaları çatlatarak yeşeriyoruz. Biz özgürlük ve mutluluk dolu geleceği temsil ediyoruz. Bu inançla yürüyor ve mücadeleyi büyütüyoruz. Yaşasın Ekim Devrimi, Yaşasın Mücadelemiz!

Gebze’den bir grup işçi

8 Kasım 2020 - 20:40

Rusya’nın çileli ama muzaffer kadınları

Savruluyor elinde rüzgârların
Buzlu, beyaz saçları karların…
Esiyor güneşli bir bahar fırtınası!
Yürüyor işçi sınıfı,
Yürüyor,
İktidar yolunda…

Hükümet devrilip işçi iktidarı kurulduğu günlerde, Pravda gazetesinde emekçi kadınlar şu satırlarla selamlanıyordu: “Kadınlara selam! Enternasyonal’e selam! Kadınlar Günü’nde Petrograd [Savaş başlayınca Çarlık yönetimi Petersburg’un adını, sırf “burg” kelimesi Almanca diye değiştirmişti] sokaklarına ilk çıkanlar kadınlardı. Kadınlara selam!”

Bir işçi önderi olan Alexandra Kollontay, “iktidarı işçi sınıfı almalıdır” yönündeki konuşmalarını emekçi kadınların nasıl içten dinlediğini şöyle anlatıyor: “Fabrikalardaki işçiler, kışlalardaki askerler, gemilerdeki bahriyeliler ve kadınların yaptıkları gösterilerde asker eşi kadınlar ve işçi kadınlar beni severek dinliyorlar, her zaman içten karşılıyorlardı. Onlar için, yani emekçi halk için Lenin adı, o günlerde emperyalist katliamın sona ermesi ve ‘Bütün iktidar emekçi halka!’ yani sovyetlere şiarının zaferi için çoktan sembol olmuştu. … Partinin sloganlarını halk kendine yakın buluyor ve anlıyordu.”

Sömürü ve zulüm düzeninin değişmesine en çok emekçi kadınların ihtiyacı vardı, nitekim gazetenin yazdığı gibi ilk kıvılcımı da onlar çakmışlardı! Asırlardır yok sayılan, adeta karanlığa gömülen kadınlar artık hayatın her alanındaydı. Hem üretimde hem de yönetimde söz sahibiydiler. Bu Eski Rusya’nın çileli kadınlarının hayatında muazzam bir çığır açmıştı devrim. Yaşamlarındaki değişimi Pravda gazetesine yazan işçi kadınlar şöyle diyordu; “Ancak Ekim Devrimi’nden sonra biz işçi kadınlar güneşi gördük.”

Devrimden sonra emekçi kadınlar pek çok hak elde etmişlerdi. Öyle ki bu haklar sadece o zamana kadarki en ileri haklar değildi, yüz yıl sonra bugün bile emekçi kadınların sahip olamadığı haklardı. Kadınların evlerinden çıkarak toplumsal yaşama katılmasını sağlayan pek çok uygulama daha devrimin ilk günlerinden itibaren hayata geçirilmeye başlanmıştı.

UİD-DER’li işçilerden mesajlar: Sömürüsüz dünyanın yolunu gösterenlere selam olsun!

Bizler Esenyurt’tan, fabrikalarda çalışan bir grup kadın işçiyiz. Tıpkı 8 Mart gibi, 1917 Ekim Devrimi de emekçi kadınların “biz de varız” dediği bir gündür. Bundan 103 yıl önce işçiler bir devrim yaptılar. Kibirli soyluların, zalim çarın saltanatını alaşağı ettiler. Dünya işçi sınıfının yaşadığı sorunlar benzer hatta aynı. Bugün de yaşadığımız topraklarda baskılar, ekonomik kriz işçilerin canına okuyor. Rusya’da işçiler canlarına tak dediği için yıkmışlar köhnemiş düzeni ve yol göstermişler gelecek kuşaklara. İşçi sınıfı olarak “artık yeter” demeliyiz. Yıllardır sırtımızda taşıdığımız sömürücü egemenleri artık atmalıyız. İşçi örgütümüz UİD-DER’e bu akışı bizlere sunduğu için, geçmişle bağlar kurmamızı sağladığı için teşekkürler.

Esenyurt’tan bir grup kadın işçi

8 Kasım 2020 - 22:05

Ekim Devrimi Müslüman halklara da umut oldu

1-baku-dogu-halklari-kurultayi-1920.jpg

1920’de Bakü’de düzenlenen Doğu Halkları Kurultayından bir kare… Doğu Halkları Kurultayı’nın çağrı metninde şöyle deniyordu: “Eskiden kutsal topraklara ulaşabilmek için çöllerden geçerdiniz. Şimdi birbirinizle buluşmak, kendinizi köleliğin zincirlerinden kurtarmak ve böylece kardeşçe bir ittifak içinde birleşerek eşitlik, özgürlük ve kardeşlik üzerinde yükselen bir hayat yaşamak için dağları nehirleri, ormanları çölleri aşın gelin.”

Ekim Devrimi yıkılmaz sanılan imparatorları ve zalimlerin düzenini yıkmış, emekçilere sömürü ve baskıdan kurtuluşun yolunu göstermişti. Tam da bu yüzden sadece Batı’da değil Doğu da halkları derinden etkiledi. Mesela Dido Sotiriyu, Benden Selam Söyle Anadolu’ya adlı eserinde, Anadolu’da halk arasında kulaktan kulağa dolaşan şu fısıltıyı aktarıyordu: “Bir sakallı varmış orda, başa geçmiş. Başa geçer geçmez de, savaş bitecek demiş. Ve savaş da bitmiş işte… Başka işler de görmüş o sakallı: ‘bundan böyle zengin de yok, fakir de…’ demiş. Herkes birmiş Rusya’da… Bütün tımar ve hasları alıp bölüştürmüş, saraylardan dışarı dehlemiş bütün prenslerle paşaları.”

Asırlara tanıklık etmiş Çarlık İmparatorluğunda sadece Hıristiyanlar ve Ruslar yaşamıyordu. “Halklar Hapishanesi” olarak anılan bu koca coğrafyada, çoğu Müslüman halklar da yaşardı. Azeriler, Türkmenler, Kazaklar, Özbekler, Kırgızlar, Tatarlar, Çeçenler, Dağıstanlılar, Abhazlar… Despot Çarlık rejimi altında ulusal ve dinsel kimliklerinden kaynaklı nice zulme maruz kalan bu halklar da Ekim 1917’de ayağa kalktılar. İşçi iktidarının kurulmasında büyük çabaları olan Müslüman halklar, yaşadıkları bölgeleri kendileri yönetmeye başladılar.

4-dogu-halklari-kurultayi-1920.jpg

Çoğunluğu Müslüman ülkelerden gelen Doğu Halkları Kurultayı delegeleri

Devrimden sadece bir ay sonra, “Rusya ve Doğu’nun Bütün Emekçi Müslümanlarına Çağrı” başlıklı bir bildiri yayınlandı. İşçi Hükümeti, daha önceki Çarlık döneminde camileri ve türbeleri yıkılan, inançları ve âdetleri ayaklar altına alınan Müslümanlara şöyle sesleniyordu: “Bundan böyle, inançlarınız ve âdetlerinizin, ulusal ve kültürel kurumlarınızın özgürlüğü ve dokunulmazlığı ilan edilmiş bulunuyor. Ulusal hayatınızı özgürce ve hiçbir engel olmadan inşa edin. Bu sizin hakkınızdır. Biliniz ki haklarınız (Rusya’nın bütün halklarının olduğu gibi) devrimin ve onun organları olan işçi, asker ve köylü vekillerinin bütün gücü sayesinde savunulmaktadır.”

5-kirgiz-koylusu.jpg

Kırgız köylüsüne zulüm eden bir Kırgız ağası… İster Rus isterse Türk ya da Kırgız olsun, sömürücüler her yerde aynıdır. Emekçilerin gerçek dostu her ulustan işçiler, emekçilerdir. İşte Ekim Devrimi bunu tüm dünyaya göstermiştir.

Çar Batı Türkistan’da 10 yılda 200 bin hektar toprağı köylü halkın elinden alıp zenginlere vermişti. Köylüler toprağı ekip biçemez, yaylalara çıkamaz, hayvanları otlatamaz, yiyecek ekmek, başlarını sokacak bir kulübe bulamaz hale gelirler. Yerlerinden yurtlarından zorla sürülürler. Nice kahır çeker, nice ağıtlar yakarlar uzun yıllar boyu...

Artık eşitlik zamanıdır, En büyük genişlik zamanıdır.
Zengin fakire denk olamaz,
Fakir kimseye yem olamaz.
Kadın erkekten geri olamaz,
Zengin beyin sözü geçmeyecek,
Bahar geçmeden yurdumuza gidelim,
Yayan bile olsa yetelim

Aldaş Moldo

6-dogunun-kadinlari.jpg

Lenin’in eşi Krupskaya (ortada) Müslüman halkın kadınlarıyla birlikte…

Rusya’da devrim patlak verdiğinde sonsuz bir umutla doldu yoksul Kırgızlar, Kazaklar, Özbekler, Uygurlar ve tüm halklar. Yıllardır Çarlık altında inleyen bu halklar için güneş doğmuştu adeta. Halklar büyük bir sevinç dalgasıyla coşuyordu. Çarlık devrildiğinde coşkulu şarkılar boy vermişti halkın dilinde. Çünkü devrim, Çar ve bey zulmünden kurtulmak demekti onlar için. Kâbuslarının bitmesi demekti. Sürüldükleri topraklarına dönebilmek, o bereketli topraklarda, buğday tarlalarında hasat yapabilmek, doymak demekti! Ve işte bu nedenle tüm halklardan yoksul emekçiler elleri ve yürekleriyle destek verdiler devrime. Dillerde artık ağıtlar değil yeni ve sevinçli şarkılar vardı:

On yedi yılında
Şöyle gerçekleşti devrim:
Ölümden kurtulanlar,
İyiliğe şahit oldu!

Abılkasım Cutakeev

Buluttan çıkan aya benzeyen
Işıklı bir zaman doğdu
İşçi sınıfının gücünden
Zengin beyler yok oldu

İsak Şaybekov

Özbekler de Ekim Devrimini coşkuyla karşılamışlardı. Haksızı, zalimi, sömürenleri alt etmenin yarattığı coşkuyu soludular taze bir nefes gibi… İşte Özbekistan’dan bir ses; “şimdi sizin devriniz” diyor işçilere. Ekim Devriminin rüzgârlarının körüklediği coşku ve umutla… Haydi, yine çekelim o rüzgârı ciğerlerimize, yine yaralım karanlıkları Ekim Devriminin ışığıyla!

UİD-DER’li işçilerden mesajlar: Sömürüsüz dünyanın yolunu gösterenlere selam olsun!

Bu sayfaları okudukça, insan bir kere daha anlıyor bugünlerin de gelip geçici olduğunu... Ne yaparlarsa yapsınlar, ister emekçileri razı etsinler ister korkutsunlar, ister kollarını kanatlarını kırsınlar ister teslim alsınlar; nesilden nesile aktarılan acılar, öfkeler, nefretler gün gelir en sonunda zalim iktidarların sonunu getirir. Rusya’daki devrim de, nesiller boyunca birikmiş acıların vardığı son noktaydı. Dünden beri bu sayfalarda Ekim Devrimine dair aktarılanlar, tarihin unutturulmak istenen bu birikimi öyle kıymetli ki! Biz işçilerin, sınıfımızın tarihi konusundaki bilgilerimizi tazeleyen, artık milyarlarca insan için çekilmez hale gelen bu dünyanın değişebileceğine olan inancımızı güçlendiren UİD-DER’e sonsuz teşekkürler.

İstanbul’dan bir öğretmen

9 Kasım 2020 - 00:20

Ekim Şarkıları

1-almanya-kasim-devrimi.jpg

Almanya’daki Kasım devriminden bir kare… Rusya’daki işçi iktidarı tüm dünyayı ama en fazla da Almanya’yı etkiledi. Savaş ve yoksulluktan bıkan işçi ve askerler 9 Kasım 1918’de ayaklandılar.

Ekim Devrimiyle Rusya’da sömürü ve zulüm düzeni işçiler tarafından yerle bir edilmiş ve yaşam kökten değişmişti. Ancak Ekim’in sarsıcı etkileri Rusya’yla sınırlı kalmadı ve tüm dünyaya yayıldı. Savaştan bitap düşmüş, sefalet içinde yaşayan diğer ülkelerdeki işçi ve emekçiler de gözünü, kulağını Rusya’ya çevirmişti. Ekim Devrimi dünya işçi sınıfına umut olurken, bu süreçte Rus İmparatorluğunun yanı sıra Almanya, Avusturya, Macaristan imparatorluklarını da emekçi kitleler tarihin çöp sepetine attı. Dünya çapında, sömürüsüz ve savaşsız bir dünya özlemi olan sosyalizm rüzgârları esmeye başladı.

Alman egemenler de 1914’te işçi ve emekçileri milliyetçilikle zehirlemiş, kolay bir zafer ve parlak bir gelecek vaadiyle kandırıp savaşa sürmüşlerdi. Ama savaştı bu… Zafer ve refah değil ölüm, yıkım, acı, açlık, hasret ve nice kötülük getirmişti. Evlatlar babasız; gençler gözsüz, kolsuz, bacaksız; analar evlat acısı içinde, hasret içinde kalmıştı. Rusya işçi sınıfı bir devrimle iktidarı aldığında Almanya’da da işçi ve emekçiler hızla uyanmaya başladılar. Tıpkı Rus işçi kardeşleri gibi ekmek ve barış için, onları bu cehenneme sürükleyenlerden hesap sormak için ayağa kalktılar. Dinleyeceğimiz şarkıda Octoberklub adlı müzik grubu, Ekim Devrimini selamlıyor ve onun emekçilere nasıl umut olduğunu betimliyor.

UİD-DER’li işçilerden mesajlar: Sömürüsüz dünyanın yolunu gösterenlere selam olsun!

Şair ne güzel söylemiş:

“Ne geçmiş tükendi
Ne yarınlar
Hayat yeniler bizleri
Geçse de yolumuz bozkırlardan
Denizlere çıkar sokaklar”

Geçmişi tüketmeyip ders çıkarabilenlere, sağlam durup bugünü mücadeleyle yoğuranlara, yenilenip yarına yürüyenlere selam olsun. Bozkırlardan denizlere çıkmak için kararlılıkla yürüyenlere selam olsun. Selam olsun Ekim Devrimini yaratanlara. Selam olsun 103’üncü yılında Ekim Devrimi’nin ışığıyla aydınlanan mücadeleci işçilere! Teşekkürler geçmişten bugüne işçilerin hafızası ve aktarma kayışı olan mücadele örgütümüz UİD-DER’e!

Kocaeli’den bir ofis işçisi

Sevgili dostlar,

Bizler Mersin’den genç işçiler olarak toplandık. Bu güzel yayın akışını takip ederek üzerine sohbetler ettik. Yüreğimiz coşku ile doldu. Çoğumuz Ekim Devrimi üzerine bu kadar ayrıntılı bilgilerle ilk defa karşılaştık. Sınıfımızın tarihinin önemli bir parçasını öğrendik. İşçilerin isterlerse ve örgütlenirlerse neleri başarabileceğini somut olarak gördük. Ekim Devriminin emperyalist savaşı nasıl sonlandırdığını idrak ettik. Ekim Devriminin gerçekleştiği süreçle bugün arasında ne kadar çok paralellik olduğunu öğrendik. Yeni Ekimler yaratmanın bizlerin mücadelesi ile mümkün olabileceğini derinden hissettik. Bu nedenle bu yayın akışında emeği olan tüm mücadele arkadaşlarımıza içten teşekkürlerimizi iletmek, tüm dostlarımızı selamlamak istiyoruz. Selam olsun şanlı Ekim Devrimini gerçekleştiren devrimci işçilere! Selam olsun onların açtığı yolda bugün yürüyen işçilere!

Mersin’den genç işçiler

Ekim Devrimi, dünya işçi sınıfına umut olmaya devam ediyor. Tam da bu nedenle egemenler, Ekim Devrimini unutturmaya, yok saymaya çalışıyorlar. Çünkü biliyorlar ki umut çok güçlü bir duygudur ve umudu olan insanlar yılgınlığa düşmez, pes etmez, yaşadıklarına “kader” deyip geçmezler. Değiştirmek için harekete geçer, mücadele ederler. Bizler, işçi sınıfının evlatlarıyız. Bizim sınıfımızın tarihinde sömürüye, yoksulluğa, adaletsizliğe, karşı çetin mücadeleler var. Daha güzel bir dünyanın özlemini çekmiş bizden önce yaşamış işçiler ve bu dünyayı kurmak için yol aramışlar. Kimi zaman yenilmişler ama kimi zaman da Ekim Devriminde olduğu gibi sömürücülerin iktidarlarını alaşağı etmişler. Zorbalık karşısında her zaman yeniden ayağa kalkmayı bilmişler. Çünkü o umut bir kez düştü mü yüreklere tohum misali, filizleneceği günü bekler sabırla. İşte Ekim Devrimi de yüreklerde saklı kalan ve filizleneceği günü bekleyen o tohumun adıdır. Bugün tüm dünyayı karanlığa boğan egemenlere inat, bizlere sömürünün olmadığı bir dünyayı, yepyeni yarınları kurma gücü veren bu umuttur. Bizler, Ekim Devriminden aldığımız güçle bu sömürü düzenini yok edinceye dek, “alanlara, fabrikaların tezgâhına, nasırlı ellere, bükülmüş bedenlerine çalışıp aç kalanların” umut ekmeye devam edeceğiz.

Gebze’den bir kadın metal işçisi

Kiminin elleri nasır tutmuştu.
Kiminin ise açlıktan bedenleri zayıflamıştı.
Bunca açlığa, yoksulluğa, zulmüne Çarın, boyun eğmediler.
Umudu kesmediler gelecek günlerden
Bir destan yazdılar, bu destanın adı 1917 Ekim Devrimiydi.
Selam olsun güzel günlere ışık tutanlara!

Esenyurt’tan bir genç kadın

İçinde yaşadığımız bu akıldışı düzen, başta biz işçi ve emekçiler olmak üzere insanlığın üstüne bir karabasan gibi çökmüş durumda. Emekçiler yoksulluk ve sefalet içindeyken muktedirler saraylarında hiçbir sorun yokmuş gibi, sefahat içinde yaşamaya devam ediyorlar. Bundan 103 yıl önce Rusya’da işçiler ve emekçiler “üreten bizsek yöneten de biz olacağız” diyerek muktedirleri alaşağı edip iktidarı ele aldılar. “Böyle gelmiş böyle gitmeyecek” diyen biz bugünün işçileri de geçmişin işçilerinin açtığı bu şanlı yoldan ilerleyerek mücadeleyi büyütüyor ve bir kez daha Ekim Devriminin 103. yılını saygı ile selamlıyoruz.

Sefaköy’den bir işçi

Yaklaşık bir asır önce gerçekleşen bu olay işçi sınıfı için dönüm noktası oldu. Zulme, baskıya, şiddete boyun eğmeyen halk örgütlenerek ve direnerek hakkı olanı aldı. Tarih boyunca kendine yapılan haksızlıkları sineye çekmeyen emekçiler gücünü hiçbir zaman tüketmedi ve tüketmeyecek.

Adana’dan bir lise öğrencisi

İşçilere ve emekçilere karşı zulüm maalesef hâlâ devam etmektedir. Buna “Dur!” demek ve yaptıklarımızın karşılığını almak bizim hakkımızdır. Geçmişte ve bugün burjuvaların kendi rahatları için işçilere ve emekçilere karşı zorbalığı devam ediyor ve birçok emekçinin ve işçinin ölümüne sebep oluyorlar. İşçiler 1917’de bunun farkına varmış ve bir örgüt oluşturarak haklarını savunmuşlar. Peki, biz neden hâlâ farkında değiliz? O zaman fark edelim ve karşı koyalım.

Adana’dan bir genç

Bundan 103 yıl önce, 1917’de işçiler patronların en büyük karabasanını, en korktukları şeyi yaptılar; kendilerine zulüm yaşatan Çarlık düzenini alaşağı ettiler ve dünyaya işçi iktidarının ve işçi demokrasisinin mümkün olabileceğini gösterdiler. İşçiler kurdukları Sovyetler sayesinde kendilerine dayatılan veya parlatılan değil, kendi istedikleri adayları seçebilmeyi, seçilen kişilerin maaşını ortalama işçi ücretinden yüksek olmayacak şekilde sınırlamayı ve gerektiğinde seçilenin geri çağrılıp başkasının görevlendirilmesini sağladılar.

Bugünse dünyada kapitalizmin krizi en üst seviyede yaşanırken, birçok ülkede yapılan seçimlerde artık iktidardakilerin seçimle kolay kolay gitmediklerini görüyoruz. Kaybedenler gitmek bilmiyor, gelenler de kapitalizm altında işçi sınıfına daha fazla sömürüden başka bir şey sunmuyor. Ekim Devrimi burjuva demokrasisinden bin kat daha demokratik olan işçi demokrasisi alternatifini ortaya koyarak işçi sınıfına yolu göstermiştir. Yaşasın Şanlı Ekim Devrimi!

Kadıköy’den bir işçi

9 Kasım 2020 - 01:30

Bekleyin Ekim tekrar gelecek!

İşçi sınıfının önderi Lenin, Rusya’daki 1905 Devrimi yenildiğinde şöyle demişti: “Bekleyin, 1905 tekrar gelecek!” Ve geldi de. Hem de onu çok çok aşarak… Ekim Devrimi yalnız kaldığı için uzun süre yaşayamadı. Stalinist rejimin ise işçi iktidarıyla uzaktan yakından ilgisi olmadı. Sömürücü sınıfın sözcüleri ve düşünürleri, SSCB çökünce sosyalizm çöktü dediler. Bu su katılmamış bir yalandı.

2-foto_sili_6724.jpg

2019 yılı boyunca bir halk uyanışının yaşandığı Şili’deki dev gösterilerden bir kare

Bugün kapitalist sömürü düzeni tarihinde eşi benzeri olmadık bir krizle sarsılıyor. Çünkü bu sistem yaşlanmış, çürümüş ve tarihsel ömrünü doldurmuştur. İnsanlığın önündeki sorunlar giderek büyüyor. Milyarlarca insan işsiz, aç ve yoksul; kapitalist sömürü düzeni hızla doğayı tahrip ediyor; salgın hastalıklar yüz binlerce insanın canını alıyor; emperyalist savaş milyonları evsiz ve yurtsuz bırakıyor; göç dalgası giderek büyüyor; demokratik haklar yok edilirken baskı ve şiddet artıyor.

3-cezayir-15032019.jpg

Yine 2019 yılında Cezayir emekçileri isyan edip ayağa kalkmış ve diktatör Buteflika’yı devirmişlerdi.

Sınıflar arasındaki eşitsizlik akıl sınırlarını zorlarken, toplumdaki sorunlar her alanda çığ gibi büyüyor. Bir tarafta yükselen zenginlik dağları, öte tarafta yoksulluk çukurunun genişlemesi ve derinleşmesi pahasına olmaktadır. Koronavirüs salgınıyla üzeri örtülen kapitalist krizle birlikte, dünya genelinde on milyonlarca işçi işsizliğe ve açlığa itilmiştir. Dünyada 2 milyardan fazla insan açlık düzeyinde yaşıyor ve yoksulluk merdiveninin diğer basamaklarında duran milyarlarca insan birinci basamağa doğru itiliyor. Bir tarafta 10 trilyona hükmeden 2 bin 189 kişi, öte tarafta dünya nüfusunun yüzde 80’i, yani milyarlar var. Böyle bir sistem ayakta kalamaz!

4-lubnan.jpg

Lübnanlı emekçiler Eş-şaab yurid ıskat’en-nizam (halk düzeni devirmek istiyor) diye haykırıyordu.

İnsanlık, tarihin en büyük dönemeç noktasına gelmiş, bir eşikte bekliyor. Bugünkü bilim ve teknolojiyi kullanarak bir yeryüzü cenneti kurabiliriz. Bu bir hayal değil, uzak zamanların, başka baharların düşü değil, yarın kadar mümkündür! Çünkü nesnel temeli olmayan, hayali bir özlemden bahsetmiyoruz. Unutmayalım ki olgunlaşmış meyve toplanmazsa dalında çürür. İnsanlık gelip durduğu dönemeci alamadığı için teknoloji ve üretici güçler kapitalist efendilerin elinde yıkıcı bir güce, bir kâbusa dönüşüyor. Koronavirüs salgınını, modern süper silahları, yayılan savaşları, toplumu nefessiz bırakan baskıcı rejimlerin kurulmasını, hızla büyüyen açlık ve yoksulluğu, film ve dizilere hâkim umutsuzluğu, sinemaya yansıyan distopik senaryoları düşünelim. Tüm bunlar sistemin çıkışsızlığının ifadesi değil mi?

5-hindistan.jpg

Hindistan’da genel grev sırasında kadın işçiler…

Sermaye sözcülerinin tüm kara çalmalarına rağmen, dünya genelinde sosyalizme olan ilgi artıyor. Çünkü insanlığı kapitalizmin onu sürüklediği barbarlık çukurundan ancak bir işçi devrimi çıkartabilir, insanın insanla ve doğayla barışık bir yaşam sürmesinin yolunu açabilir. Sosyalizm dünya ölçeğinde hayat bulabilecek sınıfsız, sınırsız ve sömürüsüz bir toplumdur. Paris Komünü’nün açtığı yoldan ilerleyen Ekim Devrimi, insanlığın sömürüden kurtuluşu yolunda ileriye doğru atılmış en büyük adımdır ama nihayetinde bir adımdır. İnsanlık bu yolda büyük yaralar alıyor, ihanete uğruyor, yeniliyor, gerilere savruluyor, uzun suskunluk yılları geçiriyor ama her seferinde toparlanıyor, deneyim biriktirerek yeniden ayağa kalkıyor, ileriye atılıyor.

6-endonezya-28092020.jpeg

Meydanları dolduran Endonezya işçi sınıfı, sermayenin saldırılarına karşı duruyor.

İşçi sınıfı, sömürüsüz bir dünya kurma mücadelesinin önemli muharebelerinden birini kaybetmiştir ama sınıf mücadelesi büyüyerek devam ediyor. Son yıllarda şahit olduğumuz gibi, dünya meydanları “devrim” sloganlarıyla inliyor. Bugün tüm dünyada nesnel koşullar, Ekim Devriminin hayat bulduğu döneme kıyasla kapitalizmin tasfiyesi için çok daha olgunlaşmış durumdadır. Tam da bu yüzden Ekim geri gelecek ve bu kez tüm dünya işçi sınıfını kucaklayacak!

9 Kasım 2020 - 02:30

İşçi Sınıfının Marşı: Enternasyonal

Bundan tam 149 yıl önce Fransa’da, Paris’te sandık yapan bir zanaatkâr olan Eugène Pottier, bir şiir yazdı. 12 yaşından beri işçiydi Pottier. 1871 yılında kendisi gibi on binlerce Parisli işçi ve emekçi ile birlikte açlığa ve savaşa karşı başkaldırmıştı. Parisli işçiler kentte iktidarı ellerine almış ama birkaç ay sonra yenilmişlerdi. Pottier, sömürünün yok olması için tüm dünya işçilerinin birleşmesi gerektiğine inanıyor ve bu birliğin insanlığı da kurtaracağını biliyordu. Yazdığı şiirle, Enternasyonal ile işte bunu anlatıyordu.

Enternasyonal, Pottier öldükten sonra, 1888’de, Belçikalı fabrika işçisi Pierre Degeyter tarafından bestelendi. Enternasyonal Marşı oldu. Fransa’da sanayi bölgelerinde işçiler, işçi koroları artık bu marşı söylüyorlardı. Bir işçinin yüreğinden taşan sözleri yine bir işçi notaya dökmüştü ve yine işçiler sahiplenip yaymıştı. Tam da bu nedenle “Enternasyonal” kısa zamanda dünya işçilerinin yüreklerine aktı, dillerine yerleşti. Rus işçi sınıfının devrim coşkusunun da ifadesi oldu Enternasyonal Marşı. Bugün hangi dili konuşurlarsa konuşsunlar, zulme ve sömürüye karşı çıkan işçiler bu marşı söylüyorlar. Umutlarını, özlemlerini, kararlılıklarını bu marşla anlatıyorlar. Birlikte söyleyelim sınıfımızın marşını kendi dilimizde ama işçi sınıfının ortak diliyle…