Navigation

Buradasınız

Yeryüzü Cennetinin Kıyısında Cehennemi Yaşamak!

İşçi Dayanışması Bülteni, No: 151 Başyazı
2 bin 189 süper zengin 10,2 trilyon dolara hükmediyor. Süper zenginler son iki yılda servetlerine tam 1 trilyon 300 milyar dolar eklemişler! Üstelik bu muazzam artışın önemli bir kısmı son altı ayda yani koronavirüs salgını sırasında olmuş. İnsanın düşünmekte bile zorlandığı bu rakamların gerçek yaşamdaki karşılığı büyüyen toplumsal eşitsizlik, sınıflar arasındaki uçurumdur.

Sararmış kitaplarda kaldı yoksulluk

Geçim sıkıntısını yazmıyor şair

Yaşam bir sevinçtir şimdi

Umut doğuran sabahlara uyanıyor çocuklar

Neşe giymiş sokaklarda

ağızlarda çoğalıyor özgürlüğün türküsü… 

İşçi Dayanışması okurları bu mısraların devamını getirebilir veya isterlerse kendileri yoksulluğu, geçim sıkıntısını ama umudu ve mücadeleyi, sömürüsüz bir dünya özlemini işleyen şiirler yazıp gönderebilirler. Elbette amacımız uzun uzun yoksulluğumuz üzerine konuşmak değil, tersine, yoksulluğumuzun kader olmadığını gösterebilmektir. İnsanlık, tarihin en büyük dönemeç noktasına gelmiş, bir eşikte bekliyor. Bugünkü bilim ve teknolojiyi kullanarak bir yeryüzü cenneti kurabiliriz. Bu bir hayal değil, uzak zamanların, başka baharların düşü değil, yarın kadar mümkündür! Çünkü nesnel temeli olmayan, hayali bir özlemden bahsetmiyoruz. Unutmayalım ki olgunlaşmış meyve toplanmazsa dalında çürür. İnsanlık gelip durduğu dönemeci alamadığı için teknoloji ve üretici güçler kapitalist efendilerin elinde yıkıcı bir güce, bir kâbusa dönüşüyor. Koronavirüs salgınını, modern süper silahları, yayılan savaşları, toplumu nefessiz bırakan baskıcı rejimlerin kurulmasını, hızla büyüyen açlık ve yoksulluğu, film ve dizilere hâkim umutsuzluğu, sinemaya yansıyan distopik senaryoları düşünelim. Tüm bunlar sistemin çıkışsızlığının ifadesi değil mi?

Kapitalist sömürü sistemi yıkılmadığı için alabildiğine çürümüş ve insanlığın başına bela olmuştur. Sınıflar arasındaki eşitsizlik akıl sınırlarını zorlarken, toplumdaki sorunlar her alanda çığ gibi büyüyor. Şu hale bakar mısınız: 2 bin 189 süper zengin 10,2 trilyon dolara hükmediyor. Süper zenginler son iki yılda servetlerine tam 1 trilyon 300 milyar dolar eklemişler! Üstelik bu muazzam artışın önemli bir kısmı son altı ayda yani koronavirüs salgını sırasında olmuş. İnsanın düşünmekte bile zorlandığı bu rakamların gerçek yaşamdaki karşılığı büyüyen toplumsal eşitsizlik, sınıflar arasındaki uçurumdur. Mesela ABD’de 50 kapitalistin toplam serveti, 165 milyon Amerikalının toplam zenginliğine eşittir. Bir terazi düşünelim: Bir tarafta 50 kişi, öte tarafta 165 milyon insan. Yine bir terazi düşünelim: Bir tarafta 10 trilyona hükmeden 2 bin 189 kişi, öte tarafta dünya nüfusunun yüzde 80’i, yani milyarlar! 

Bu rakamlar o denli uçuktur ki kimi zaman bazı işçiler “zenginin parası züğürdün çenesini yorar” diyerek toplumsal ve sınıfsal eşitsizliğin akıl almaz boyutları üzerine düşünmek istemezler. Fakat bu deyim doğru değildir. Zira zenginin parası denen şey, gerçekte işçi sınıfının sömürülmüş emeğidir. Zaten egemenler, kapitalist sömürünün ve toplumsal eşitsizliklerin üzerini kapatmak için bu tür ideolojik lakırdıları ortalığa salmaktadırlar. Oysa bir tarafta yükselen zenginlik dağları, öte tarafta yoksulluk çukurunun genişlemesi ve derinleşmesi pahasına olmaktadır. Koronavirüs salgınıyla üzeri örtülen kapitalist krizle birlikte, dünya genelinde on milyonlarca işçi işsizliğe ve açlığa itilmiştir. Birçok uluslararası kurum ve kuruluş gelecek yıllarda işsizlerin sayısının daha da artacağını söylüyor. Bu da emekçiler için yoksulluk ve kâbus demektir. Örneğin bu yıl 90 milyon insanın günlük geliri 1,90 dolar düzeyine gerileyecek ve böylece bu kadar insan daha açlık çekenlerin arasına katılacak. Dünyada 2 milyardan fazla insan açlık düzeyinde yaşıyor ve yoksulluk merdiveninin diğer basamaklarında duran milyarlarca insan birinci basamağa doğru itiliyor.

Türkiye’de garip bir şekilde insanların kendilerine yoksul demesi ayıp ve aşağılanma olarak karşılanabilmektedir. Aslında bu da aynı “zenginin parası züğürdün çenesini yorar” lakırdısı gibi, sermaye sınıfının emekçilerin zihnine yerleştirdiği bir düşüncedir. Çünkü bir insan çukurda yaşadığını kabul etmezse, oradan çıkmak için mücadele de etmez. Veya tam da patronlar sınıfının istediği gibi mücadelesini bireysel verir, birlikte hareket etmekten kaçar ve başarılı olamaz. Oysa yoksul olmak ayıp değil ve yoksulluğumuzun nedeni de biz değiliz. Ayrıca yoksul olmak demek, kuru ekmeğe muhtaç olmak ya da çul serip üzerine oturmak değildir. Siyasi iktidar ve yandaş medya sürekli olarak insanların zihnine şunları üflüyor: “Elinde akıllı cep telefonu, evinde bilgisayar, televizyon ve buzdolabı var, ne yoksulluğu ya! Yoksulluk yok, nimet azgınlığı var!” Bilelim ki saraylarda ve köşklerde yaşayan, devlet kaynaklarını har vurup harman savuranlar, bu şekilde çığırtkanlık yaparak lüks ve debdebeli yaşamlarını meşrulaştırmak istiyorlar. “Müminin görevi yoklukta sabretmektir” diyen, “askıda ekmek” kampanyası başlatarak yaşadığınız çukura şükredin demeye getiren de onlar değil mi?

Cep telefonu, bilgisayar, buzdolabı, çamaşır makinesi bir zenginlik göstergesi değildir. Tüm bunlar bizlerin geçim aracıdır. Her çağın geçim araçlarını o çağın toplumsal ihtiyaçları ve gelişmişlik düzeyi belirler. En basitinden, “uzaktan eğitim” verilen bir çağda bir işçi ailesinin evinde bilgisayar, elinde akıllı telefon olması zenginlik olamaz! Üstelik bugün milyonlarca işçi ailesinin evinde bilgisayar yoktur ve bu durum o işçi ailesinin yoksulluğunun boyutlarını sergiler. Zengin olanlar işçileri iliklerine kadar sömüren kapitalistler, varlıklı olanlar iktidardakiler ve devlet kaynaklarını yağmalayanlardır. Kapitalist sömürü düzeninde işçinin, aynı bir mal gibi satacak işgücünden başka bir şeyi yoktur; işgücünü satamayan işçi aç kalır. Zorunlu geçim araçlarına ulaşıp ulaşamayacağımızı belirleyen, elimize geçen ücretimizdir. Dolayısıyla elimizdeki geçim araçlarının varlığı veya çeşitliliği, bizi zengin yapmaya yetmez.

Türkiye işçi sınıfı, özellikle 2018’den bu tarafa uçurumdan düşercesine yoksullaşıyor. Liranın dolar ve diğer yabancı paralar karşısında eriyip değersizleşmesi, fiyatların ve enflasyonun artması reel ücretlerimize ve alım gücümüze ağır darbe indiriyor. Basit bir karşılaştırma ne ölçüde yoksullaştığımızı anlamaya yeter: Gazetemizin üçüncü sayfasında okuyacağınız gibi, 2013’te 12 bin 480 dolar olan kişi başına gelir, geldiğimiz noktada 8 bine gerilemiştir. Mesela bu yılın başında zamlı asgari ücret 390 dolarken, aradan geçen aylar içinde 293 dolara düşmüştür. Aradaki fark inanılmazdır; cebimizden yüz dolar uçup gitmiş, ekmeğimiz küçülmüş ve çocuklarımızın rızkı çalınmıştır.

İşsizlerin sayısı 10 milyonu aşmıştır ve işsizlik bir ur gibi insanları kemiriyor. Yoksullaşma katman katman emekçileri sarıp içine çekiyor. 2 milyon 600 bin emeklinin yalnızca 763 liralık gelirle yaşadığı, yaklaşık 8 milyon emeklinin asgari ücretin altında maaş aldığı bir ülkede, egemenler ekonominin uçtuğunu söylüyorlar. Belli ki aşağıya doğru yuvarlanmamız, saraylarında günlük 10 milyon lira harcayan efendilere uçuş olarak gözüküyor! Türkiye işçi sınıfının ve emekçilerin yoksulluğu ağırlaşıp kalıcı hale gelirken; siyasi iktidar vergi indirimi, teşvik, hibe ve benzeri şekillerde sermayeye kaynak aktarmaya devam ediyor. Elbette bu yaptıklarının yanlarına kâr kalmayacağını biliyorlar. Önümüzdeki yıllar boyunca emekçiler yoksullaşmanın ağır sonuçlarını daha derinden hissedecek ve bunun geçici olmadığını bilince çıkartacaklar. Zaten bu yüzden dış siyasal gerilimi canlı tutarak, milliyetçiliği körükleyerek, içeride baskı ve yasakları azdırarak, muhalifleri “vatan haini” ilan ederek emekçileri serseme çevirmek, oyalamak ve gemilerini yürütmek istiyorlar. Ama ne yaparlarsa yapsınlar emekçilerin öfkesinden kurtulamayacaklar! Er ya da geç!

23 Ekim 2020

Sınıf, Emek, Tarih, Yaşam

Sınıfın Penceresinden

  • Binlerce yıl ötelerden günümüze uzanan yapılar, aslında bizlere emeğin serüvenini anlatır. Tüm zenginlik doğanın ve emeğin ürünüdür. Emektir doğadaki zenginliği işleyip dönüştüren. Ta Firavunların Mısır’ından Roma’ya, Hindistan’dan Korkunç İvan’ın Moskova’sına kadar… Dillere destan olmuş şehirleri kuran emektir. Piramitler, saraylar, kanallar, katedraller, sarnıçlar, kemerler, tapınaklar… Emektir bugünün insanını dahi hayrete düşüren tüm bu yapıları yaratan yegâne güç!
  • İnsanlar var olalı beri emek harcadılar, ürettiler, üretiyorlar. Beslenmek, barınmak ve hayatta kalmak çok zordu. Doğa hem bütün ihtiyaçları barındırıyordu ama hem de bunlara ulaşmak ciddi bir emek gerektiriyordu. Çeşitli aletlerin yardımıyla kendi güçlerini kullanan insanlar, zamanla doğada var olan suyun, hayvanların, rüzgârın gücünü kullanmayı keşfettiler. Böylece ihtiyaçlarını üretmek, yaşamlarını sürdürmek çok daha kolay oldu. İnsanın üretim sürecindeki gelişimi hep devam etti. Üretim sürecine makineler girdi, ilk makineler…
  • Kadına yönelik şiddet, kadın cinayetleri durmaksızın artarken emekçi kadınlar aynı sorulara cevap arıyor: Kadına yönelik şiddetin önüne neden geçilemiyor? Şiddet neden artıyor? Siyasi iktidarın temsilcileri şiddetin nedeninin eğitimsiz, cahil, vicdansız, merhametsiz, öfkesini kontrol edemeyen, ailevi ve ahlâki değerlere sahip çıkamayan kişiler olduğunu söylüyor. Erkekleri vicdanlı ve merhametli olmaya çağırıyorlar. Söylenen sözler ilk anda kulağa hoş gelebilir ama kadına yönelik şiddetin ve kadın cinayetlerinin artmasının sebebi tam da siyasi iktidarın aileyi korumak adına kadınların haklarına saldırması ve erkek egemen zihniyeti körüklemesidir.
  • George Floyd, “nefes alamıyorum” diye inliyordu ama ırkçı polis umursamadı ve onu acımasızca öldürdü. Floyd’a yapılan bu muamele, kara derililerin değişmeyen kara bahtı, bitmeyen çilesidir. Yüzlerce yıl boyunca Afrika’dan Amerika’ya köle olarak satıldılar bir hayvan ya da bir eşya gibi. İnsan yerine konmayan, aşağılanan, horlanan siyahlar onlarca kez isyan ettiler ve sonunda 1861’de başlayan Amerikan İç Savaşı sonrasında kölelikten kurtuldular. Özgürlüklerine kavuşan siyahların gözleri daha bir ışıl ışıl parlamaya başladı. Ne var ki, o umutlu bakışlardaki ışıltı çok geçmeden solduruldu, tam bir vahşetle karşı karşıya bırakıldılar.
  • Siyasi iktidarın temsilcileri halkın gözüne baka baka yalan söylüyor, bunu da politik uyanıklık ve iş bilme olarak pazarlıyorlar. Gülerek liranın dolar karşısında değer kaybetmesinin halkı ilgilendirmediğini söyleyen Bakan Albayrak, belli ki milyonları istediği gibi aldatabileceğini düşünüyor. Şüphe yok ki bu konuşmanın ardında kibir ve emekçileri aptal yerine koyma vardır. Enflasyon ve işsizlik verilerinin çarpıtılması da aynı bakış açısının ürünü değil mi?

Son Eklenenler

  • Sermaye sınıfı palazlanırken, emekçiler ekonomik krizin ağır yükü altında eziliyor yani acı reçetenin bedelini ödüyor. Siyasi iktidar bugüne kadar “uçma” masallarıyla bu gerçeği gizlemeye çalıştı, yine çalışacak! Fakat durumu eskisi gibi idare...
  • Patronlar işçilerin haklarını gasp ediyor, sendikalı olmak isteyen işçileri işten atarak ya da ücretsiz izne çıkararak cezalandırıyor, kazanılmış tazminat haklarını ödemiyor. Bu duruma itiraz eden, hakkını arayan; ücretsiz izinlere ve işten atmalara...
  • Kadına yönelik şiddet artarak devam ediyor. Özgecanlar, Şuleler, Helinler, Emineler, Cerenler, Nadiralar, Gülistanlar, Pınarlar… son bulmuyor. Hayatlar kararıyor; “artık yeter” haykırışları, kadınların yardım çığlıkları, anaların, babaların,...
  • Systemair HSK, Özer Elektrik ve Baldur fabrikalarında işten atılan direnişçi işçiler, sendikaları Birleşik Metal-İş’le birlikte işten atma ve ücretsiz izin saldırılarına tepkilerini göstermek, seslerini duyurmak, taleplerini dile getirmek için 24...
  • Orta Amerika ülkesi Guatemala’da emekçi kitlelerin sabrı taştı! Hükümetin 2021 için hazırladığı bütçede kamu harcamalarında kesintiye gidilmesine öfkelenen emekçiler 21 Kasımda sokaklara döküldü. Sağlık ve eğitim başta olmak üzere kamu...
  • Geçtiğimiz günlerde Ekim Devriminin 103. yıldönümünde uidder.org’da yayınlanan “İşçiler Devrim Yaptı, Ayaklar Baş Oldu” programını heyecanla, coşkuyla takip ettik. Bu programı takip ederken sık sık içinde yaşadığımız sistemi, koşulları, Ekim Devrimi...
  • Dünyanın ve ülkemizin içinden geçmekte olduğu salgın hastalık süreci, birçok alanda olduğu gibi eğitim ve öğretim alanını da sekteye uğrattı. Milyonlarca öğrenci gibi ben de bu “yeni düzene” uyum sağlama konusunda ciddi sıkıntılar yaşadığımı...
  • Kriz ve koronavirüs salgınıyla birlikte tüm dünyada işçi ve emekçilerin yaşam ve çalışma koşulları daha da zorlaştı. Bu süreçten en çok etkilenenler ise sağlık emekçileri oldu. Egemenler yeterli güvenlik önlemlerini almıyor, yeterli işçi...
  • Ekonomik krizin etkilerini en ağır biçimiyle yaşadığımız malumunuz. Tablo gittikçe kötüleşiyor. Haklarımıza dönük saldırıların dozunu arttıran egemenler bir kez daha krizden çıkışın faturasını işçi sınıfına kesiyorlar. İlk olarak koronavirüs salgını...
  • “Evde kal” derler, ama kalamayız. İşçi işine gitmezse aç kalır, hasta olan hastaneye gitmezse ayağına ne doktor gelir ne yurtdışına uçup tedavisini yaptırabilir. Hastanedeyim. O sürekli tekrar ettikleri “maske, mesafe, hijyen” üçlüsünden maske...
  • Evvel zamanlardan birinde, bir çiftlikte duvardaki çatlaktan bakan fare, çiftlik sahibi ile karısının bir paket açtıklarını gördü. “İçinde yiyecek mi var?” derken, bir baktı ki paketten çıkan bir fare kapanıydı. Hemen bahçeye koşup alarm verdi: “...
  • Pandemi sürecinde siyasi iktidarın ve patronların salgını nasıl kullandıklarını, önlem alma konusunda ne kadar samimiyetsiz olduğunu defalarca gördük, görmeye de devam ediyoruz. Temizlik-mesafe-maske söylemini dillerinden düşürmezken, bağışıklık...
  • Ben bir işçiyim / Soyum belki Spartaküs/ Bilmem belki de Bedreddinlere uzanır./ Çalışırım yaşamak için/ Yarını görmek için bugün çalışmam gerek./ Yarının bugün gibi olmaması için / Bugün çalışmam gerek.

UİD-DER Aylık Bülteni