UİD-DER youtube Web TV Twitter'da UİD-DER facebook'ta UİD-DER

Gebze Cam Elyaf İşçileriyle Röportaj

Cam işçileriyle ertelenen grevleri üzerine sohbetimiz devam ediyor. Geçtiğimiz günlerde Mersin’deki cam işçileriyle AKP hükümetinin cam grevini “genel sağlığı ve milli güvenliği bozucu nitelikte olması” gerekçesiyle 60 günlük süreyle ertelemesi üzerine konuşmuştuk. Gebze’deki Cam Elyaf işçileriyle ertelenen cam grevi üzerine kapsamlı bir röportaj gerçekleştirdik. Cam Elyaf işçileri, ağır çalışma koşulları, işçi sınıfının örgütsüz oluşu, sendikaların güçsüzlüğü, patronların işçi haklarına karşı saldırıya geçmesi konularında görüşlerini beyan ettiler. Cam işçileri, tek çarenin örgütlü bir mücadele olduğunu, kararlı mücadelenin sonuç getirdiğini ve daha da önemlisi sermaye düzenini çöpe atacak bir mücadele yürütülmesi gerektiğini belirtiyorlar.

Bize kendinizi tanıtır mısınız?

Orkun Öztürk: Merhabalar ben Orkun Öztürk. 1989 yılında Paşabahçe Cam Sanayi’nde çalışmaya başladım. Şişecam’la tanışıklığım o yıllara dayanıyor. 2012’de işyerinin kapanması ile beraber Cam Elyaf Sanayi’ne geldim. Ve Şişecam’da yirmi beşinci senemi tamamlamak üzereyim.

Ferhat Korkut: Adım Ferhat. Ben 2006’dan beri Cam Elyaf ‘ta çalışıyorum. Cam Elyaf'’ta yüzde 80 beden gücüyle çalışıyoruz. Otomasyon daha yeni yeni boy gösteriyor. İşçi arkadaşların yüzde 70’inde bel ve boyun fıtığı, taban çökmesi var. Aslında Cam Elyaf başlı başına bir meslek hastalıkları atölyesi. Kendi bölümümden bahsedeyim: Kaldırdığım en hafif iş 50 kilo. 8 saat bilfiil aynı işi yapıyoruz. Yaptığımız iş bu.

Buradan devam edelim. Sektörünüzde işçilerin yaşadığı sorunlar nelerdir?

Orkun Öztürk: Anlatayım. Aslında fabrikaya göre, gruplara göre değişkenlik gösteriyor. Kimyasalla değil özellikle camla ilgili fabrikalarda çok yoğun sıcakla uğraşırız biz. 65 dereceye varan sıcaklarda çalışıyoruz. Çok ağırdır işimiz. Yanma ve kesilme başta olmak üzere, elimizin kolumuzun kopmasına varana dek bir sürü iş kazası geçiriyoruz. Birçok arkadaşımız bacağını kolunu kaybetti. Hatta canını… Çok ağır bir sektördür, sorunlu bir sektördür. 3 vardiya çalışılır. Çalışma hayatındaki tüm zorlukları cam fabrikasında yaşarız. Kömür madeninden sonra en zor sektördür, diyebilirim.

Sektörünüzde çalışma koşullarının ne kadar ağır olduğu ortada. Sorunlarınız ortada. Peki, greve çıkma nedenleriniz nelerdir?

Orkun Öztürk: Greve iki temel anlaşmazlık üzerinden çıktık. Birisi ücretlerin iyileştirilmesi talebimiz. Birine de idari madde diyebiliriz. Şişecam fabrikalarını kapattığında ya da başka yere taşıdığında bizleri kovuyordu ya da çok bastırırsak asgari ücretle çalıştırıyordu. Bizim de “madem bu fabrikayı beraber büyüttük o zaman taşıdığınız yere bizi de aynı şartlarla götürmelisiniz” talebimiz oldu. Bu iki talebimiz karşılanmadığı için greve gittik. Akabinde işverenin sert tutumuyla karşılaştık. Bazı arkadaşlarımızı işten attı. Çeşitli baskılara girişti. Hatta dün, zarara uğradığını iddia ederek sendikacılara dava açtı. İşveren baskı ve şiddeti artırdıkça biz de mücadelemizi yükselttik. Bu aynı zamanda onur mücadelesidir. Onur mücadelesi her şeyin önündedir. İşveren iki arkadaşımızı işten attı. Arkadaşlarımızın işe alınması sözleşmeden önceki taleplerimizin de önüne geçti. Mücadelemizi bu üç ana talep üzerinden yürütüyoruz.

Grevinizin yasaklanmasını nasıl karşıladınız? İşyerinizde bu fiili yasağa ilişkin tepkiler ne oldu?

Ferhat Korkut: Hükümetin grevimizi yasaklayacağını bekliyorduk ama bu denli çabuk olacağını beklemiyorduk. Geriye dönüp baktığımızda grevin yasaklanmasının ilk olmadığını görüyorduk. Hükümet bu grevin yasaklanmasına gösterdiği hassasiyeti Soma’daki madenlerin denetlenmesine gösterseydi 301 canımız şu an hayatta olacaklardı. Dile kolay, 14 bin tane ocağa ateş düşmüş. Kimin için? Sermayenin daha fazla büyümesi için! Kardeşim bir tane işveren olmaz mı bu işçiler için ölecek? Ben bir tane bile görmedim. Mevcut hükümet tümüyle sermayenin çıkarlarını koruduğu için buna şaşırmadık. Biz hazırlıklıydık. Milli güvenlik bahane edildi ama sermaye para kaybetmesin, sermaye müşteri kaybetmesin amacıyla yasaklandı. İşçinin hayatını, uğradığı psikolojik travmayı umursamadı. Tamamıyla sermayeye, paraya odaklandı. Zaten hükümet tüm olanaklarını sermayeden yana kullandı. Resmi açıklamalara göre 10 yıl içinde bu, grevimizin dördüncü ertelenmesi.

Orkun Öztürk: Ben hiç şaşırmadım. Tamamıyla emek düşmanı bir iktidar. Çalışma yaşamım boyunca emek düşmanı olmayan bir hükümete de rastlamadım. Bu grevimizin dördüncü ertelenişi. Açıkçası emek cephesine bu kadar vahşi saldıran bir hükümet de görmemiştim. Din kisvesi ile bunu örterek alçakça sermaye yanlısı bir tavır sergiliyor. Evet, ben bekliyordum ama arkadaşlarımız içinden beklemeyenler vardı. Zaten genelde hükümetle anlayış birliği olan işçilerle birlikte çalışıyoruz. Biraz da İş Bankası’nın Şişecam’ın sahibi olması nedeniyle, yani siyasi nedenlerle ertelemeyeceği düşünülüyordu. Biz erteler diyorduk ama çok çabuk oldu, şok oldular. Şunu anlatmaya çalışıyoruz biz: Daha önceki hükümetler ve özellikle AKP sermaye hükümetidir. Emeğin karşısındadır, düşmandır. Tayyip Erdoğan’ın da bir özelliği var: Sermayeyi asla ayırt etmiyor. Emekçilerin bir kısmına düşman olabiliyor. Bir kısmına uzak, bir kısmına daha da uzak olabiliyor ama sermaye kısmına ya yakın, ya daha da çok yakın oluyor. Sermaye sahibi kim olursa olsun ona hiçbir zaman uzak olmuyor. Ama tabii yeni işçilerin birçoğunu şok etti. Ben 99’dan bu yana 4 tane grev ertelemesi görmüş bir işçiyim. Bu yüzden hiç şaşırmadım. Gerekeni yapamıyoruz, sıkıntı odur. Yasal TİS sendikacılığı, gerekeni hiçbir zaman yapamıyor. Şikâyetimiz budur. Bireysel olarak da bir şey yapamıyoruz, diğer işçi arkadaşlarımızdan izole edilebiliyoruz. Öne çıkalım, bir şeyler yapalım dediğimizde solcu, terörist gibi muamelelerle karşılaşıyoruz. Kendimizi feda edecek bir şey de yapamıyoruz. Çok kötü bir noktadayız. Hatta ben zaman zaman kızarım bizim fabrikadaki tabana, tuz kokmuş falan derim. Tabanımız bu hükümetin grevi üçüncü kez ertelemesinden sonra ciddi bir şok yaşamış durumda ama ne yaparlar bilmiyorum.

Bu süreçte sendikanızdan beklentileriniz neydi?

Orkun Öztürk: Emek ile sermaye taban tabana zıtsa, emek örgütleri de sermaye örgütlerine karşı taban tabana mücadele etmeliydi. En sert, en radikal biçimde mücadele etmeliydi. Kamuoyu oluşturmalıydı. Kamuoyu oluşturmaya yönelik hiçbir şey yapmıyor. Bakıyoruz dönem dönem çok iyi bir noktada sanıyoruz sendikamızı. İyi mücadele eden bir sendikacıyla karşılaştığımızı sanıyoruz. 2 gün sonra bakıyoruz ki durum öyle değil. El altından görüşmeler oluyor. Açıkçası geldiğimiz noktadan pek memnun değiliz.

Ferhat Korkut: Cam Elyaf’ın yüzde 70’i genç arkadaşlar. İşçilik hayatına yeni başlayan arkadaşlar olduğu için sıkıntı oluyor. Ben de ilk defa sendikalı bir yerde çalıştım. Burada arkadaşlar ahbap çavuş ilişkisi ile işe girebiliyorlar. Mesela genel müdürün minnet borcu duyduğu hemşerileri işe alınabiliyor. Genç yaşta bu işe başlayan işçiler de genel müdüre vefa borcu hissediyorlar.  Hâlbuki böyle olmaması lazım. İşveren çık dışarı diyor, gir içeri diyor, bana üretim yap diyor. Benim bayrağım, dinim, imanım sömürmeye gelince işvereni bağlamıyor. Memleketçilik, mezhepçilik, hemşericilik işyerinde diz boyu. En çok bunu hazmedemiyorum. Ama tezgâh başında bu farklılıklar yüzünden birbirine selam vermeyen arkadaşlar, grev çadırında birbiriyle tokalaştılar, icabında bir simidi üçe, dörde böldüler. Dışarıdan çok gözlemledim, bu çok hoşuma gitti. Grevin bize en büyük kazanımı da budur. Birlik beraberlik pekişti diyebilirim. İşveren istemeyerek buradaki dayanışmayı sağladı.

Grevinize ailenizden, çevrenizden destek alabildiniz mi?

Ferhat Korkut: Ailem destekledi ama çevremiz tarafından çok yalnız kaldık. Bunu hazmedemiyorum. Bu sadece Kristal-İş işçisinin, 5800 kişinin meselesi değildi. Sahiplenme yoktu. Sendikalar birliğinin takım elbiselerle kameralar karşısına geçip “biz sizi destekliyoruz” demesi yetmiyor. Ben icraat istiyorum. Bugün TÜSİAD’ın her milletten, her mezhepten üyesi var ama çıkarları ortak olduğu zaman birleşiyor. Benden beslenen insanın bana hizmet etmemesi kadar saçma bir şey olamaz. Türk-İş gidip “bu hak meselesi değildir, bu ideolojik meseledir” diyor. Çok affedersiniz ama bu, sizin beslediğiniz tavuğun gidip komşunun kapısında yumurtlamasına benzer. Sen benden besleniyorsun, bana hizmet edeceksin.
Ağabeylerimizin anlattığı kadarıyla 97’den sonra Kristal-İş Sendikası gerilemeye başlamış. Bu özellikle son üç beş sene içersinde daha da belirginleşti. Sendika sınıfına uzaklaştı. Sendika başkanı aldığı maaşla orta kesim oldu, benden uzaklaştı. Benle aynı düşünmüyor. Ben sendikaya ne kadar aidat ödediğimi biliyorum ama başkanın ne kadar maaş aldığını bilmiyorum. Ama onun aylığını ben ödüyorum. Benim bilmem lazım. Verdiğimiz paralar nereye gidiyor? Şişecam’ın dışında neden örgütlenemiyoruz? Sormamız gereken çok şey var. Sendika bürokrasisi seninle ilişkisini belli bir noktadan sonra kesip atıyor. Seni ekarte ediyor. Pek memnun değilim. Eskiden iki taraf vardı. Bunu taslak çalışmasında çok açık gördüm. Ağabeylerimiz derdi ki iki sınıf vardır: İşçi sınıfı ve sermaye sınıfı. Ben o sözleşme taslağında üç taraf olduğunu gördüm. Sendika, işçi sınıfı, sermaye. Ben şimdi hak talep edeceğim ama önce sendikacımı ikna etmem lazım. Madem sendikacının kafasında bir rakam varsa, beni oraya neden topluyor! Maalesef Türkiye’deki sendikal bürokrasi sıkıntısı var. Buna karşı işçi sınıfının topyekûn ayaklanması lazım.

Orkun Öztürk: Önce bir bölgesel pratikten bahsedeyim. Daha önce Paşabahçe işyerinde çalışırken yaşamadığımız bir ortamla karşılaştık. Orada işyeri kentin ortasındaydı. Ve kentle işçilerin çok güçlü bağı vardı. Asla birbirinden ayrılmıyordu. 2012 direnişinde sabah 7’de polis fabrikayı bastığında, halk da polisi kuşatmıştı. İlçe bazında “kepenkler açılmayacak” dendiğinde, koca ilçede sadece 2 esnaf kepenk açmıştı. “Pazar kurulmayacak” dendiğinde pazar kurulmuyordu. Burada fabrikanın hemen yakınındaki Emek Mahallesi’ne yürüyüşe gittik, bildiri dağıttık. Emek Mahallesi, Şişecam işçilerinin kooperatif evleridir. Bütünüyle Şişecam işçileri tarafından kurulmuş, esnafları Şişecam işçisi sayesinde geçinir, hatta çoğu da Şişecam emeklisidir. Buna rağmen akşam sadece iki tane esnafın -birinin camında, birinin önündeki direkte- bildiri yapıştırılmış olduğunu gördük. Hatta arkamızdan bir ton konuştuklarını duyduk. Çok yüksek ücret aldığımızı, yetinmemiz gerektiğini söylüyorlar. Üzülerek duyduk. Büyük bir kitleyle yolu trafiğe kapatarak, coşkulu bir şekilde yürüyüş yaptığımızda insanların camlara bile çıkmadığını fark ettik. Çok şaşırtıcı bir tabloydu bu bizim için. Bağların ne kadar kopuk olduğunu fark ettik. Sınıfsal açıdan bakacak olursak konfederasyonumuzu şöyle anlatayım. Recep Tayyip Erdoğan, cumhurbaşkanlığı adaylığını açıkladı ve Türk-İş Başkanı onu tebrike gitti. Bizimle ilgili bir tek açıklaması yokken cumhurbaşkanlığı için ilk tebrike giden, bizim konfederasyon başkanı oldu.

Bu sendikaların geldiği noktayı gösteriyor zaten. Mücadelenin önünde bürokratik engel oldular. Sınıf atladılar. Büyük işverenler de bu durumu kullanıyor. Kendileri işçiyle uğraşacağına sendikaları, işçiyle uğraştıran bir taşeron kurum olarak kullanmaya başladılar. Bunlar çok büyük sorunlar, bunları aşamıyoruz. Bu konuda ne yapacağımızı da bilmiyoruz. Herhalde sendikacılığın niteliği değişecek, tanımı değişecek. Ya da bir takım derneklerde olduğu gibi sendikal hareket gelişecek. Gelişemezse bu TİS sendikacılığıyla hiçbir yere varılamayacağını biliyoruz.

Peki sizce bu sorunlar nasıl çözülür? Bu tablo nasıl değişir?

Ferhat Korkut: Ben bir sabah kalktığımda işçi sınıfından bir ayaklanma bekliyorum. Başka kurtuluş göremiyorum. İnsan söylemekte bile güçlük çekiyor. Bugün Soma Holding, Türkiye’nin ilk 500 şirketi arasından 35 sıra öne geldi. 301 işçi kardeşimizi toprağın dibine gömerek geldiler. Bunu hiçbir dine, hiçbir mezhebe, hiçbir kitaba sığdıramazsınız. Bir üstadın dediği gibi, “Zenginin köpeğinin içtiği sütü fakirin çocuğu içemiyorsa, kimse bana adaletten bahsetmesin.” Ben Soma’yı unutmadım ama bu memlekette çok şeyler unutuldu; ne Somalar unutuldu. Tuzla gemi tersanesinde 14 işçi kardeşimizi kum torbası yerine koyup denizin 25 metre dibine çaktılar. Onlar unutuldu. Alış veriş merkezi inşaatında 11 kardeşimiz canlı canlı yandı. Sigortaları bile yoktu; sonradan anlaşıldı ki ölü insanlara sigorta yapıldı. Bunlar unutuldu. Bu memlekette çok şeyler unutuldu. Maalesef onlar da unutuluyor. Zaten unutulduğu için böyle yalnızlaştırılıyoruz.

Sadece Şişecam işçisi değil yalnız kalan. Tekel işçisi de işçi sınıfı açısından çok önemli bir direniş sergilemişti. Yerel medya dedi ki “bunlar 3 hatta 5 milyar para alıyorlar, hâlâ ne istiyorlar?” Ama işçiler bordrolarını gösterdiler, hiç öyle değilmiş. Bugün aynı yalanları Şişecam işçisi için de söylüyorlar. İsmim de var, baksınlar: Net 5,25 saat ücretim var. Günlüğüm net 37 lira. Bugün ev kirasının 500 lira olduğu bir memlekette, kazancımın üçte birini kiraya veriyorum. Yaşam kadar doğal olan barınma hakkımı 2023 yılına kadar İş Bankası’na ipotek ettirdim. Alamadığım paraya rağmen İş Bankası’na borçluyum. Sorunlarımızın temeline inmemiz lazım, kokuşmuşluğu dağıtmamız lazım. Bu iş de mevcut sendika ağalarıyla olmuyor.

Tüm sosyal haklarımızı aldığımız Topkapı direnişimiz vardı. Topkapı’daki mücadelemizde kazanımların yüzde 80’i işçi aileleri ve çocukları sayesinde alınabildi. Haksızlık olmasın, yüzde 20’si de sendika başkanları sayesinde kazanıldı. Ama bu işin mimarı direnişteki işçi arkadaşlardı. Oraya gidip gördüğümüz o coşku, o azim bize “böylesi mücadeleler de varmış” dedirtti. Canla başla mücadele ettiler. Paşabahçe mağazalarına gidip alış-veriş yapılmasını engellediler. Orada “biz alın terimizin karşılığını istiyoruz, sadece makineler kadar değerimiz olsun istiyoruz, tezgâhımız nereye gidiyorsa biz de oraya gidelim” dediler.  İşyerinin taşınacağı yere gitmek istiyorlardı ama işveren “gelin ama asgari ücretle gelin” diyordu. Nasıl asgari ücrete gidebilirler? Bu insanlar orada 20 sene çalışmış, üretmiş. Mücadeleleri sayesinde fabrikadaki ortalama ücretleriyle gittiler. Demek ki isteyince, mücadele edince haklar elde edilebiliyor.

Soma’dan bahsettiniz. Soma ile grevinizin yasaklanması arasında nasıl bir bağ var sizce?

Orkun Öztürk: Soma unutturuluyor. Bu sermayeye hizmet eden kurumların iktidarda olmasından kaynaklanıyor. Sadece siyasi iktidar da değil, onun dışındaki bir takım kurumlarda da yetkili olabilmelerinden kaynaklı, onlara hizmet etmelerinin, onların politikalarının sonucudur. Bizim grevimiz ertelenmiş, Soma’da patlama olmuş, alarmlar sökülmüş… Bunların hepsi aynı nedenle, aynı merkezler tarafından yapılmış, aynı politikaların sonuçlarıdır, birbirinden farkı yok. Yetkili bir siyasetçi çıkıp “biz Avrupa’nın Çin’i olacağız” diyorsa, Soma’daki uyarı sisteminin niye söküldüğünü anlamamak mümkün değil. Anlasak da elimizde güçlü propaganda araçlarımız yok. Elimizde megafonla halka bir şeyler anlatmaya çalışıyoruz. Tek silahımız bunlar. Televizyonumuz yok, gazetemiz yok, radyomuz yok. Bence bunlar kurulmalı.

Grevimizin ertelenmesi hükümetin politikasıdır. Yanlış politikasıdır ama onların durdukları yere göre, doğru bir nokta. Nasılsa çok işçi var; biri gider biri gelir, çok önemli değil onlar için. Sağlık da önemli değil onlar için. Sadece bahane olarak kullanıyorlar sağlığı, grevi ertelemek için. Her ay 150 civarında işçinin ölmesinden de belli. Trafik kazalarını hiç konuşmaya gerek yok zaten. Tüm bunlara karşı alınan en küçük bir önlem yok. Ondan sonra kalkıp bize sağlık nedeniyle grevi ertelediğinden bahsediyor. Samimi değil. Zaten dünyaya sermaye cephesinden bakıyor. İşçiler onlar için bir hiç. İşçinin ölmesinin hiçbir önemi yok. Bunlar yanlış ama doğal karşılıyorum. Sürecin doğal sonucu. Buna karşı sesimizi yükseltmeliyiz. Gereken mücadeleyi yürütmeliyiz. Eksilik bizde, onlarda değil. Bizim örgütlerimiz, tabanımız hiçbirisi gerekeni yapmıyor. Bunların sonucu olarak da bu politikalar rahatlıkla uygulanabiliyor. Bizde kararlı mücadele de yok, Güney Amerika’dan bile gerideyiz bu bakımdan. Buna da katlanıyoruz hep beraber yapacak bir şey yok.

Aldığınız ücretin düşüklüğünden bahsettiniz sohbetimizin başında. Patronlar Türkiye ekonomisinin büyüdüğünden bahsediyor. Bu “büyüyen ekonomiden” sizin payınıza ne düşüyor.

Ferhat Korkut: Benim payıma alın terimin çalınması düşüyor. Benim payıma işçi kardeşlerimin şantiyelerde yanması düşüyor. Benim payıma Tuzla tersanelerinde işçi kardeşlerimin ölmesi düşüyor. Yoksulluk düşüyor, ölüm düşüyor, ezilmek düşüyor. Grevin ertelenmesi düşüyor, sırf sermaye zarar etmesin diye. Biz ücretli çalışan emekçiler olarak topyekûn ayağa kalkarak, bu yasalar benim yasalarım değil demediği sürece işçiler ölmeye devam eder, sadece isimleri değişir. Topyekûn ayağa kalkmadığımız sürece kurtulabileceğimizi sanmıyorum. Cam Elyaf’ta 450 tane işçinin 150’si bel-boyun fıtığı. Ve Kristal-İş sendikamızda işçi sağlığı iş güvenliği uzmanı yok. Bundan daha acı bir tablo olabilir mi? Kime neyi şikâyet ediyoruz burada?

Mesela bakın. Seçim arifesinde “sizi unutmadık, yanınızdayız” deyip geçiliyor ama iş olup bittikten sonra unutuluyor. Meclis’teki 500 küsur milletvekilinin çoğu işveren, ticaretle uğraşıyor, çoğu şirket sahibi. Hiçbiri bize yakın değil. Bugün orada kaç tane işçi emeklisi var?  Demek ki o yasaları yapanların hiçbiri bize hitap etmiyor. “Sen niye 4/c’yi çıkarıyorsun? Niye özel istihdam büroları kuruyorsun? Niye insanların onurunu ayaklar altına alıyorsun?” diyemiyoruz. Çünkü adamlar sermayeden besleniyor, yüzünü onlara dönüyor. Bizden yana bir yasa çıkarmalarını bu yüzden beklemiyoruz. Bir öğrenci “ben parasız eğitim istiyorum” dediği için 42 ay eğitimden uzak kaldı. Kaçımızın sesi çıktı? Geçenlerde Dünya Besin Örgütü diyordu ki “dünyadaki 100 tane zenginin mal varlıklarına el koyulsa, bugün 8-10 milyon insan, insan gibi yaşayabilecek düzeye gelir.”

Orkun Öztürk: Bütün kurumların yaptığı araştırmalar tartışmalı da olsa, pastanın büyüdüğünü gösteriyor. Büyüyen pastadan işçi sınıfının aldığı payın da düştüğünü gösteriyor. Sendikaların, üniversitelerin yaptığı bütün araştırmalar bu yönde. Bu pastanın büyümesi için işçi sınıfının payının küçülmesi gerektiğine inanan bir siyasi iktidarla karşı karşıyayız. Sadece hükümet değil devlet yapısı böyle. Bu anlayış yüzünden asgari ücret yükseltilmiyor. Hiçbir hükümet işsizliği %5’ten aşağıya düşürmeyi hedeflememiştir. Çok ilginçtir, hiç kimse buna değinmez. İşsizlik hükümetlere lazım. İşsizlik olmalı ki işçi ucuza çalışmalı. Ucuza çalışmalı ki sermaye buraya gelmeli. Bu politikanın bedelini aç kalarak ödeyeceğiz.

Bölgenizde süren grev ve direnişlere destek çağrısı yaptı mı sendikanız?

Orkun Öztürk: Duyarlı işçilerden biri olduğumu düşünüyorum Benim böyle bir çağrıdan haberim olmadı, demek ki yapmadılar. Gebze’de birkaç direniş haricindekilere gidilmiyor. Sınıf dayanışması sendikacıların kafasında var olan bir değer değil. Herhalde hiçbirinin de değil. Çünkü bize de gelinmedi. Sadece biz gitmiyor değiliz, bize de hiç kimse gelmiyor. Ben Paşabahçe fabrikasının, Şişecam fabrikasının ve Çayırova’daki dört fabrikanın kapanışına şahitlik ettim. Kristal-İş üyesi olarak da hepsinde fiilen de bulundum. Paşabahçe’de de işçiler işgal direnişi başlatmasalardı sendikacıların böyle bir şey yapacağı yoktu. Paşabahçe’de direndik, kazandık. Sendikacılar önde de durmuyor. Sadece görüntü veriyorlar. Hatta engel olmazlarsa şükrediyorsunuz. Yaparsa işçiler yapıyor. Orada çağrı yaptık ve herkes geldi.

Çayırova’da dört fabrika kapandığında, işçiler bırakalım çağrı yapmayı servis alanında futbolu konuşuyorlardı. İşten atılmışlar, sabah işe gelemeyecekler ve futbol konuşuyorlar. Zaten kimse gelmez sana dayanışma için! Hemen ardından Topkapı’daki direniş başladı. Topkapı işçisi kıyameti kopardı. Genel merkez yöneticisinin “Çayırova’daki fabrikalara ne olduysa size de o olacak. Sakın direniş başlatmayın” demesine rağmen direniş başlattılar. O sendika yöneticilerine rağmen de yürüttüler. Önlerinde de durmadı tabii sendikacılar. Ama bunu yapınca onlar da bir şekilde işin içinde yer alıyorlar, öne geçip poz veriyorlar. Orası da yerleşim yerlerinin dışında bir yer olmasına rağmen oraya bayağı destek vardı. Partiler, dernekler, kamuoyu, duyarlı kesimler geliyordu. Desteğin olmamasının en büyük sebebi bence ya direnişin başlatılmaması ya da yeteri kadar kamuoyuna haber verilmemesi. Bu sendikacıların eksikliği tabii. Onun dışında kamuoyunun duyarsızlığı da ortada. Öncelikle işçilerin, sendikacılarına rağmen direniş başlatmaları gerekiyor. İşyeri komiteleri kurup direnişi kendi inisiyatifleriyle örgütlemeleri, geliştirmeleri gerekiyor. Bunlar yapılmıyor diye düşünüyorum.

Greviniz ertelendi. Şimdi neler yapmayı planlıyorsunuz? Diğer illerdeki cam işçileriyle iletişimiz var mı?

Orkun Öztürk: Bu, sendikacılarımızın önderliğinde olması gereken bir şey. Grevimiz ertelendi ama içeride grevimizin devam etmesi lazım. Çünkü tezgâh başlarında üretenler biziz. 10-15 seneden bu yana Cam Elyaf’ta üretim %200 artmış. İşçi sayısı hızla azaltılmış, pasta büyümüş, ücretler aşağı çekilmiş. Burada üretimden gelen gücümüzü kullanmalıyız. İşçinin işçiden başka dostu olmadığını bilerek kenetleneceğiz. İşverenin bu saldırıları aslında bizi birbirimize daha da yakınlaştırıyor. Mücadelemizin daha da keskinleşmesi lazım.

Yapılması gereken şeyi çok net biliyoruz. Şalter bizim elimizin altında. Üretimi biz yapıyoruz, niteliğini, sayısını, miktarını biz belirliyoruz. Buradan yola çıkarsak yapılacak şey çok net ortada ama biliyorsunuz “öndersiz zafer olmaz” diye bir söz vardır. Çok da doğru bir sözdür. Bu konuda önderlik etmek herhalde bizim için çok kolay olmaz. Sendikanın yapması gerekir. Bu önderliği yapacaklarından açıkçası emin değiliz. Görevini özveriyle yapan amatör arkadaşlara da çok fazla yüklenmek istemiyoruz tabii. Önderlik dediğimizde, benim aklıma direkt genel merkez gelir. Emrinde “vur” dediğinde vuracak “öl” dediğinde ölecek bir kitle de varsa… Bu, sonucu önderliğe bağlıdır artık. Çok da umutlu değiliz. İnşallah bizi yanıltırlar. Onlar “gerekeni yapın” dediğinde biz yapmaya hazırız.

Genel merkez niye vardır? Bu örgütlülüğü sağlamak, ilişkiyi kurmak için vardır. Biz bu konuda yeterli olmadıklarını düşünerek çeşitli iletişim ağları da kurduk. İşçilerin kendi içinde genel merkezin etkili olamadığı ağlarımız var. Ama dediğim gibi bu savaşın önderi genel merkezdir. Siz ne yaparsanız yapın ona alternatif olmak da çok doğru değil. Çok gerektiğinde oluruz, o ayrı. Genel merkez bu noktada üzerine düşeni yapmıyor, bölgesel sendikacılığı teşvik ediyorlar. Genel merkezde her bölgeden bir yönetici var. Kendi şubeleriyle bağlantı halindeler. Kendi bölgelerinin çıkarlarını koruyan tavırlar alarak yanlış şeyler yapıyorlar. Bu da bölünmeye sebep oluyor. Genel merkez bu şubeleri birleştireceğine bölünmesine vesile oluyor. Beş ayrı ilde 10 fabrikada yürüyordu grevimiz –ki birkaç tane grev dışı fabrikamız da var– hükümet milli güvenlik ve sağlık nedeniyle erteledi. Çok komik! Milli güvenlikle olan bağını kurmak zaten mümkün değil. Sağlık gerekçelerinde de serum şişesi üretilmesini bahane ediyorlar. Gariptir, Şişecam’a ait bir fabrika yeni örgütlendiği için grup sözleşmesine girmedi ve çatır çatır serum şişesi üretiyor. Onun dışında Ciner Grubu Türkiye’de şişe fabrikası açtı. Ayrıca Şişecam’ın Rusya’da 6 fırın şişe fabrikası var. Oradan getirme imkânı da var. Ayrıca ithalat serbest zaten. Hiçbir şekilde haklılığı, meşruluğu yok ama buna rağmen ertelediler. Genel merkezin tüm fabrikaları, şubeleri, işyerlerini örgütleme ve koordine etme görevini yerine getirmediğini düşünüyoruz. Tam aksine bölgesel sendikacılık yaparak, bu politikanın sonucunda birlik değil ayrılık doğuyor. O yüzden çok bir şey yapamıyoruz.

Derneğimizin çalışmalarını biliyorsunuz. İşçiler arasında birliği ve dayanışmayı güçlendirmek için çalışmalarımıza aralıksız devam ediyoruz. Derneğimizin çalışmaları hakkında neler söylemek istersiniz?

Orkun Öztürk: Ben UİD-DER’i Gebze bölgesine geldikten sonra tanıdım. Sürekli takip ediyorum. Bülten dağıtıyor arkadaşlarınız. Duyarlılıklarının farkındayım. Hatta birkaç kez dışarıda görüştük, işte bugün olduğu gibi. İşçi sınıfının ekonomik ve demokratik mücadelesi dernekler ve sendikalar tarafından yürütülür (Politik ve ideolojik mücadeleyi bir kenara koyuyorum, onu siyasi partiler yapıyor.) UİD-DER bu konuda gerekeni yapıyor. Yeterli ilgiyi görüyor mu, bilmiyorum ama ben gerekeni yaptığına inanıyorum. Bir eksikliği kapatabildiğini görüyorum. İnşallah mücadelesi büyür, gelişir. Umarım başkalarının da bu şekilde mücadele etmesine vesile olursunuz. Ayrıca size teşekkür ediyorum.

Ferhat Korkut: Ben de fabrikada, bültenlerle tanımış oldum derneğinizi. Gebze’de oturuyor olmama rağmen GOSB’da herhangi bir eylemi sizden öğreniyoruz. Sizin özverili çalışmalarınızdan dolayı çok teşekkür ediyorum. Grev çadırımızda ilk günden itibaren bir sizi gördük, bir Hayat TV’yi ve Evrensel Gazetesi’ni gördük. Dar anımda kim benim yanımdaysa, o benim gerçek dostumdur.

Buradan son olarak nasıl seslenmek istersiniz işçi kardeşlerimize?

Orkun Öztürk: Nihai zafer ancak iktidarı ele geçirerek olur. Onu yapmazsan her gün mücadele eder durursun. Her gün cop yersin, gaz yersin. Asıl hedeflememiz gereken günlük ekonomik-demokratik mücadelenin yanı sıra, işçiler olarak siyasal mücadele, politik-ideolojik mücadele yürütmek olmalıdır. Eğer bunu yapamazsanız hiçbir şekilde başaramayacaksınız. İşçilerin iktidarını kurmayı hedeflemek zorundasınız. En nihai zafer budur. Bu olmadan hiçbir şeyin yaşanacağına ben inanmıyorum.

“Başımı kaldırmayayım, ortalarda gideyim, başıma bir iş gelmesin, çalışayım durayım” mantığının sonu yok. Bireysel kurtuluş yok işçiye. Önünde sonunda o yılan seni de sokacak. Önünde sonunda işsiz kalacaksın, aç kalacaksın, çocuğun sefalet çekecek. Bunları engellemenin tek yolu örgütlü mücadeledir. Sendikalarda, derneklerde, siyasi partilerde işçi sınıfı örgütlenmeli. Örgütlenmezse, mücadele etmezse sefaletten başka hiçbir şey onları beklemiyor. Başka kurtuluş yok. Ben mesaj olarak bunu söylemek istiyorum.

Ferhat Korkut: Duyarlı olacağız. “O götürdü benden değil, bu götürdü benden değil” dememek gerek. Sıra sana gelecek, arkanda kimse olmayacak. Bizim alın terimizden başka kazancımız yok. Hepimizin çıkarı aynı, ekmek kavgası. Bunu onurlu şekilde yürüteceğiz. Hak ettiğimizi alacağız. Gökdelenleri, rezidansları yapan, şanı, şöhreti yaratan işçilerin hayatı hiç de şan şöhret içerisinde değil. Nefes almak değil yaşamak. Zenginler bu memleketin tüm kaynaklarını sınırsız bir şekilde kendine kullanıyorsa, bunları üreten işçi kardeşlerim de bu kaynaklardan eşit miktarda almalı. Bunun da tek yolu birlik, beraberlik. Başka yolu yok. Sendikaların başına mücadeleci işçiler gelmeli. Sınıfına yalan söylemeyecek, ihanet etmeyecekse onu seçmeliyiz. Sendikalar konfederasyon gözetmeksizin bir olması lazım. Tabii şu anki yönetim tarzıyla değil. İşçiler oyuna sahip çıkmalı ve gerçek sahibine vermeli. Yerel seçimlerde de öyle cumhurbaşkanlığı seçimlerinde de öyle. Akrabalığı, hemşericiliği bırakmamız lazım. Mezhepçiliği, memleketçiliği bırakmamız lazım. Şu anda en büyük engel bunlar.

22 Temmuz 2014






Son Eklenenler

UİD-DER Aylık Bülteni

Share this