UİD-DER youtube Web TV Twitter'da UİD-DER facebook'ta UİD-DER

Yollarda Katledilen Tarım İşçilerinin Anısına…

Yıllar önce aynı fabrikada çalıştığım, çocukluğumdan beri tanıdığım, ama 20 yıldan fazladır görüşmediğim Beydağlı arkadaşım Cavur İbram’la (Gavur İbrahim) bir gün telefonda konuştuğumuzda bana, “Manisa Gölmarmara’da tarla patronu gahpesi 15 köylüyü öldürüvedi. Ölen yaşlı gadın, adı Kezban. Benim agedeşin deyzesi. Ölüp gedenler bubasının kesesinde ölüvedi” demişti. UİD-DER’in web sitesine bakmıştım. Bu iş cinayeti 6 Temmuz 2015 tarihinde yaşanmıştı. 15 tarım işçisinden biri de İbram’ın dediği 67 yaşında olan Kezban teyzeydi. Ölenlerin 13’ü kadın, üstelik biri 67 yaşında ihtiyar bir kadın, biri karnı burnunda, hamile. Biri 54 yaşında bir erkek ve biri de 15 yaşında Burak isimli çocuktu. Fotoğrafta, süt tankerinin altına aldığı kamyonet ve yerde duran tabutlar görülüyordu. Arkadaşım İbram’ın söyledikleri zihnimde dolanıp dururken, bu 15 tarım işçisinin nasıl çalıştıklarını, ne kadar ücret aldıklarını ve canlarının nasıl alındığını, geride kalan yakınlarının neler hissettiğini yazmak istedim. Onlarla birlikte çalışan, onlarla birlikte yorulan, onlarla birlikte sevinen, onlarla birlikte üzülen, onlarla birlikte ölen biri gibi hissederek, onların her birini bir yakınım gibi düşünerek hikâyelerini yazmak istedim.

* * *

Asma dallarındaki yaş yapraklar, sabahın ılık esen rüzgârında kendilerini toplayacak nasırlı ve hünerli elleri bekliyordu. Tarım işçilerinin nasırlı ve hünerli elleri karınca sürüleri gibi daldan dala yaprak toplayarak geçmeye başlamıştı. Kasalar, çuvallar doluyor, dolan kasalar, çuvallar kamyona taşınıyordu. 13 kadın, 15 yaşında bir çocuk ve 54 yaşında bir erkekten oluşan “marabalar” bir yandan da sabahın serinliğinin yerini alan ve dalların arasından sızmaya başlayan güneşe bakıyorlardı göz ucuyla. Temmuzun ortası yaklaştığı için tarla patronu asma yapraklarının çok çabuk toplanmasını istiyordu. Ucu başı belli olmayan asma ağaçlarındaki yaprakların çok çabuk toplanması için daha çok işçiye ihtiyacı olsa da, patron on üçü kadın, biri on beş yaşında çocuk iki erkek işçiye toplatıyordu yaprakları. Bunun için on beş işçi günlerdir sabahın karanlığında uzak mesafede olan köylerinden kamyonet kasasında sıkış tepiş yollara düşüyor, akşamın karanlığına dek çalışıyorlardı. İşçilere asma yaprağını istediği sürede toplatabilmek için, çavuş başı alıcı kuş gibi tepelerinden eksik olmuyordu. Akşam olduğunda, en az yaprağı karnı burnunda gebe olan Ümmühan, 67’lik Kezban ve bıyıkları terlememiş Burak topluyor, en az gündeliği almaları yetmezmiş gibi bir de patronun adamı çavuşbaşı tarafından “sizi yarın getirmem” sözleriyle tehdit ediliyorlardı. Bir önceki günden 1 kilo eksik toplayan diğer işçiler de aynı sözlerle tehdit ediliyorlardı.

İşçiler, öğleyin evlerinden getirdikleri azıklarını ortaya koyar, çıkınlarında ne varsa paylaşır, birlikte yerlerdi. Şöyle beş on dakika ağaç gölgesinde karınlarını doyurup, yorgun bedenlerini biraz olsun dinlendirmeden işe başlarlardı. Tarla patronunun güneşin altında parıl parıl parlayan lüks mü lüks, pahalı mı pahalı arabası tozu dumana katarak gelip tarlanın başında dururdu. Arabasından inen patron, bir toplanan yapraklara, bir dallarda sallanan yapraklara, bir karınca sürüsü gibi çalışan işçilere, bir de çavuşbaşına bakardı. Her seferinde çavuşbaşı işçilere doğru dönerek, “haydi çabuk, haydi çabuk, hızlı toplayın, çok toplayın. Çok toplayın ki çok para alın, hadi len, hadi len” diye yırtınarak bağırıyordu. İşçiler, çavuşbaşının yırtınarak bağırıp çağırmasına öyle alışmışlardı ki, onun bet sesini duymuyorlardı bile. Akıllarında bitip tükenmeyen ihtiyaçlar, banka kredi borçları, doğmuş ve henüz doğmamış çocukların gelecekleri dolanıp duruyordu. Birbirlerine söylemeseler de, akıllarından geçen diğer bir şeyse, “ah bir akşam olsa, bir eve gidebilsek” düşüncesiydi. Nasırlı ellerini ve terden, yorgunluktan bitkin düşen bedenlerini yıkasalar ne güzel olurdu… Şöyle sere serpe yatıp uykuya dalmanın hayalini kuruyorlardı.

Tarla sahibi patronun toprağı ve ağaçları çoktu. Göz alabildiğine uzanan üzüm, incir, zeytin ağaçları da onundu. Patron işçilerin tarlada, karınca sürüleri gibi, ağaçtan ağaca konan arılar gibi çalışmalarını, nefeslerini bile buna göre ayarlamalarını istiyordu. İşçiler birbirleriyle konuşmak, şakalaşmak, sevinçlerini ve hüzünlerini yansıtan şarkılar söylemek şöyle dursun, kafalarını kaldırmaya bile çekiniyorlardı. Bir yandan patronun, çavuşbaşının baskısı, diğer yandan ise kilo başı çalışmak, ucu demirli kamçı gibi sırtlarında şaklayıp duruyordu. Ağaç altında keyif çatan patron aşağıya eğilip geç kalkan birini her gördüğünde, “kaldır başını, düzelt belini, ellerin çalışsın, çenen değil” diyerek bağırıp çağırdığı için işçiler, patron olmadığı zamanlarda bile varmış gibi yahut ağaçlardan birinin ardından çıkacakmış gibi tedirgin ve çekingen davranıyorlardı.

Karnı iyice büyümüş Ümmühan çuvalı ağzına dek iyice doldurmuştu. Ağaç dallarının ve yapraklarının arasından yüzüne akan ve gözüne, ağzına dolan teriyle boğuşuyordu. Uzağında çalışan komşusu yaşlı Kezban, göz ucuyla baktığında görebiliyordu Ümmühan’ın çuvalın altında ezildiğini. Zeytin ağacının altındaki çavuşbaşı, karnı burnunda olan Ümmühan’a “hadin len hadi, kaldıracağın bir torba yaprak. Sanki dağı sırtlanmışsın gibi ıkınıp durma” diye bağırıyordu. Ümmühan diz çöküp çuvalı sırtına alarak, bir elini yere basarak kalktı, iki büklüm vaziyette traktörün yanına götürdü, dizleri titreyerek. Kendi çuvalını bırakan Burak, Ümmühan’ın çuvalı sırtından indirmesi için yardım etti. Çavuşbaşı, “herkes kendi işine, hadi dedim, hadi” diye yırtındı yine. Burak, çavuşbaşına bakmadan, içinden küfürler savurarak işine koyuldu. Okul ihtiyaçlarının karşılanması için anne ve babasına yardım etmek zorunda olduğunun farkındaydı genç Burak. Ve çalışmak zorundaydı, hayalleri vardı…

67 yaşındaki Kezban birden irkildi. İlerideki asmanın altına doğru bakarken kadınlardan birinin yere yığılmış, iki kat olmuş karnını tuttuğunu gördü. Yorgunluktan kim olduğunu seçemedi. Asma dalına tutunarak, yapraktan yemyeşil olmuş sağ elini peştamalına sildi, elini gözüne siper ederek daha dikkatli baktı. Eteğindeki yaprağı olduğu yere bırakmak için sağa sola baktı. Ne çavuşbaşı ne de patron ortalarda görünmüyordu. Çuvalı taşırken belini ağrıtarak yere yığılıp, iki büklüm yerde yatan kapı komşusu Ümmühan’dı. Koşup su verdi, elini yüzünü yıkadı genç kadının. İkisi de yorgundu, biri gebeydi, diğeri iyice ihtiyarlamaya başlamıştı. İkisi de akşam olsa, eve gitsem, sere serpe yatsam, uyusam dinlensem diye düşünüyordu.

Ümmühan’ın karnı iyice büyümüştü, ama bebeğin ne cinsiyetini ne de kaç aylık olduğunu biliyordu. İyice ağırlaşmıştı. Yürürken bile zorlansa da çalışmak zorundaydı, kocası da başka bir patronun işinde çalışıyordu, onun da sigortası yoktu. Hastalandıklarında hastaneye gidemiyorlar, gitseler bile ilaçlarını almak hiç kolay olmuyordu. Şimdi de doğacak çocuğunu nerede, nasıl doğuracağını düşünüp duruyordu.

Bir türlü kapatamadıkları banka kredisi borçları vardı. Doğuracağı güne kadar tarlada çalışmak zorundaydı. Gün boyu durup dinlenmeden çalışıyor ancak 35-40 lira alıyordu. Kocası ise bazı günler çalışıyor, bazı günler boşta kalıyordu. Ne yapsalar, ne etseler iki yakaları bir türlü bir araya gelmiyordu hiçbirinin. Belini ağrıttığı için kendisinin de çalışamayıp eve para götüremeyeceğini düşünerek, iki eliyle karnını tutarak sessiz sessiz ağlıyordu. Çavuşbaşının, hele hele patronun görüp, “yarın sen gelme” demesinden korkarak kıvranarak kalkmaya yeltendi. Uzaktan çavuşbaşı boğazını temizleyerek önce düdük öttürüp, ardı sıra, “akşam gündeliğini almak istiyorsan en az 50 kilo yaprak isterim. Hadin, len hadin, az toplayanı yakarım” diye işçilere doğru kuştu.

Çavuşbaşı her işçinin kaç kilo topladığını tek tek tartarak hesapladı, deftere kaydetti. İşçilere düşmanca baktı. “Bu topladıklarınız yetmez, yapraklar dallarda sararır, kurursa patron gündeliğinizden keser. Demedi demeyin” diyerek tehdit savurdu. İşçilerin topladıklarını alt alta yazarak topladı, kaşları çatıldı. Patronun istediği kadar asma yaprağı toplanmamıştı. Daha toplanacak çok fazla ağaç vardı, yapraklar sararmadan, kurumadan bir an evvel toplanmayı bekliyordu. Bunun için işçiler işe sabah daha erken başlamalı ve hava iyice kararmadan paydos ettirilmemeliydi. Her biri durup dinlenmeden çalışmıştı. En fazla gündelik alacak olan 50 lirayı geçmezdi.

Alacakaranlıkta yorgun, bitkin bir vaziyette birbirlerinin ellerinden tutarak doluştular kamyonet kasasına. Ümmühan zar zor binebildi kamyonete. Hepsi yorgundu, fakat karnı burnunda Ümmühan, en yaşlıları Kezban ve çocuk yaşta olan Burak daha yorgun görünüyorlardı. Ayakları sızım sızım sızlıyordu, kolları güçsüz, elleri, parmakları çatlak çatlak, tırnaklarının arası simsiyahtı. Konuşacak halleri yoktu, kimisi uyudu, kimisi uyukladı. Gözleri kapalı, uyku halinde olsalar da evde yemek hazırlamak, yarın sabah için uyuyup dinlenebilmek ve alacakları parayla borçların birazını kapatabilmek zihinlerinde dolanıp duruyordu.

O gün yine sabah saat beşte doluştular kamyonet kasasına. Her biri oturduğu yerde dinlenememiş bedenlerini birazcık dinlendirmek için tavşan uykusuna daldılar. Akıllarında toplayacakları yapraklar, akşama gündeliklerini bir lira arttırma ve bitip tükenmeyen zorunlu ihtiyaçları, kredi kartı borçları, çocukların ihtiyaçlarının hesapları dönüp duruyordu. Kamyonet karşıdan gelen süt tankeriyle çarpıştı. Kamyonet kasasında bir eşya gibi taşınan tarım işçilerinin yorgun bedenleri kamyonet kasasında ezildi, yola saçıldı. Her birinin canı ezilerek yok olmuştu. Ümmühan ise karnında taşıdığı bebeğiyle birlikte iki canı ezilerek ölmüştü. Kanları kamyonet kasasından yola sızdı. Hayalleri de ezilerek yok edilen bedenleriyle birlikte gitti. Onların cansız bedenleri, ancak öldüklerinde uzaktan bakan savcının gelmesi için bekletilirken, yanlarından kamyonet, traktör, kamyon kasasında başka tarım işçileri tarlalara doğru gidiyorlardı.

Yoldan ardı ardına geçen kamyon, kamyonet, traktör kasalarındaki işçilerin bazıları ölüleri yol kenarında bekletilen işçileri gördü, kimisi uyukladığı için görmedi bile. Sıranın kendilerine gelmediğini düşünerek uzaklaşır uzaklaşmaz unuttular yola saçılarak ölen kendileri gibi tarım işçilerini. Ama ateş düştüğü yeri yakar misali kamyonet kasasında katledilen işçilerin yakınları olay yerine, hastanelere koştular, yürekleri ağızlarında. Evet, bu kez ateş aynı mahalleden olan 15 tarım işçisinin evine, ocağına düşmüştü. Üç kuruş para kazanmak için ter akıtırken yolda canları alınan genç, yaşlı çoğu kadın tarım işçisi için aynı mezarlıkta yan yana mezarlar kazıldı. Katledilenler artık duymuyor ve görmüyorlardı. Ama onlara yan yana mezar kazan aileleri, yakınları tek bir söz söylemeseler de yanıbaşlarındaki Soma’da 301 madencini eşlerinin, analarının, babalarının sözlerini şimdi ta yüreklerinin ortasında hissediyorlardı. İçlerinde tarifi imkânsız bir acı ve öfke birikiyordu. Aynı Somalı 301 madencinin yakınlarının içinde biriken ve ömür boyu, kuşaktan kuşağa sürecek acı ve öfkeyi anladıkları gibi… İş cinayetlerinde katledilen işçilerin yakınları, “bizim ciğerimiz yandı, başkasının yanmasın” diye feryat ediyor, her seferinde. Ve sömürücü patronlar sınıfına karşı duydukları öfke, birikiyor toprak altında zamanını bekleyen tomurcuklar gibi…

6 Ekim 2016






Son Eklenenler

UİD-DER Aylık Bülteni

Share this