Navigation

Buradasınız

Tarihten Bir Yaprak

1928 Tramvay Grevi

İşçi Dayanışması Bülteni, No: 103

İnsanın en büyük düşmanı unutkanlıktır. Unutmak, tarihsel-toplumsal gelişmeleri geçmiş-bugün-gelecek ilişkisi üzerinden, bir süreklilik olarak, değişim ve dönüşüm üzerinden anlayamamak demektir. İşte bu unutkanlıkla sakatlanmış insanlar bugünkü duruma bakarlar ve sanki hiçbir şey olmuyormuş gibi algılar, hayal kırıklığına uğrarlar. Bu hayal kırıklığının panzehiri tarih bilinci ve mücadeledir.

Türkiye’de, bu topraklarda işçi mücadelesi geleneği dün başlamadı. 1900’lerin başından itibaren Osmanlı topraklarında işçiler, hakları için mücadeleler vermeye başladılar. Cumhuriyet döneminde de bu mücadeleler sürdü. Egemen sınıf her ne kadar bu mücadeleleri bastırdıysa da, yeni mücadelelerin gelişmesinin önüne geçemedi. İkinci Dünya Savaşından sonra Türkiye’de yeni sendikalar kurulurken işçi hareketi de yeniden filizlenmeye başladı. 1960 ile 1980 arasında işçi sınıfı, sadece ekonomik hakları için değil, politik hakları için de mücadele verdi; sınıfsız ve sömürüsüz bir dünya için mücadele bayrağını yükseltti. Bu mücadele, patronların yüreğine derin bir korku saldı. 12 Eylül 1980 askeri faşist darbesinin nedeni bu korkuydu.

Ancak 12 Eylül faşist darbesi de işçi sınıfının mücadelesinin gelişmesini engelleyemedi. Netaş işçilerinin açtığı mücadele yolundan 1987 grevcileri, 1989’un bahar eylemcileri ve 1990 madencileri geçtiler. O günden bugüne işçiler hakları için mücadele etmeye devam ediyorlar. Bugün OHAL koşullarına rağmen işçilerin hak arama mücadelesi onurlu bir şekilde sürüyor. Egemenlerin grevleri, eylemleri, boykotları, yani hak arama mücadelesini, dünyayı değiştirme mücadelesini “ıvır zıvır” ilan ettiği bugün, geçmişteki mücadeleleri hatırlamak ve tarihsel hafızayı güçlendirmek çok önemlidir. Bu kapsamda, geçmişten günümüze, belli başlı mücadeleleri Tarihten Bir Yaprak başlığı altında yayınlamaya başlıyoruz. Yıl dönümü vesilesiyle, ilk olarak, 1928 İstanbul Tramvay Grevini ele alan bir yazıyla başlıyoruz.


Bugün OHAL koşullarını işçi haklarını gasp etmek, sendikalaşmayı, grev ve direnişleri engellemek, sermaye sınıfının elini daha da rahatlatmak için kullanıyor AKP iktidarı. Grev, toplu sözleşme, 8 saatlik işgünü, haftasonu tatili, kıdem tazminatı gibi temel hakların birçoğu esnek ve güvencesiz çalışmanın yaygınlaştırıldığı son yıllarda fiilen gasp edilmiş durumda.

Türkiye işçi sınıfının elinden birer birer alınan haklar, bu topraklarda uzun yıllar boyunca gerçekleştirilen mücadelelerle elde edildi. Osmanlı’nın son dönemine kadar uzanan sınıf mücadelesi, savaş yıllarında kesintiye uğrasa da, Cumhuriyetin kuruluşunun ilan edilmesiyle birlikte yeniden başladı.

Yıkılan Osmanlı devleti ile güçlü bağları olan İttihat Terakki geleneğinden gelen paşalar tarafından kurulan devlet, işçilere demokratik haklarını altın tepside sunmadı. İşgününün ortalama 16-17 saate ulaştığı Cumhuriyetin ilk yıllarında, son derece düşük olan ücretler dahi işçilere ödenmiyor, yabancı uyruklu işçilerle yerli işçilerin ücretleri arasında birkaç kat fark olmasına göz yumuluyor, kadın ve çocuk emeği de alabildiğine sömürülüyordu. Zonguldak madenlerinde “mükellefiyet” adı altında zorla ve kölece çalıştırmayı da hatırlamak gerekiyor. Yeni Cumhuriyette Koçlar, Sabancılar devletin yardımıyla zenginliklerinin temelini o yıllarda atarken, işçi sınıfı ağır çalışma ve yaşam koşullarına mahkûm ediliyordu. İşçiler, ücretlerinin yükseltilmesi, ayrımcılığın kaldırılması, çalışma koşullarının düzeltilmesi için çetin mücadeleler verdiler.

Cumhuriyetin ilk yıllarında filizlenen grevlerin büyümesinin önüne geçmek için Osmanlı’dan miras alınan Tatil-i Eşgal (Grev) Kanunu uygulandı. Kanun, bugünküne benzer şekilde, tarafları uzlaştırmak amacıyla hakem heyeti oluşturulmasını şart koşuyor ve görüşmeler boyunca iş bırakmayı yasaklıyordu. Tatil-i Eşgal Kanunu, 2. Meşrutiyetin ilan edildiği 1908 yılında, dönemin İttihat ve Terakki hükümetinin yayınladığı bir kararnameyle çıkarıldı ve bir yıl sonra meclisten geçirilerek uygulamaya kondu. Gelişen işçi mücadelesinin kontrol altına alınması amacıyla uygulanan kanun, yeni devletin de yardımına yetişti, ancak buna rağmen o dönemde binlerce işçinin katılımıyla gerçekleşen grevlerin önüne geçemedi. Dokuma, maden, telsiz-telgraf ve demiryolu işkollarında meydana gelen grevlere binlerce işçi katıldı.

İş yasasının olmadığı İttihat Terakki döneminde yapılan eylemler sayesinde çalışma koşullarında iyileştirmeler sağlandı. Fakat kısa zaman sonra ardı ardına patlak veren savaşlar nedeniyle mücadele kesintiye uğradı. Balkanlar’ın Osmanlı’dan ayrılmasının da bu kesintide önemli bir etkisi oldu. Yıkılan Osmanlı devleti yerine Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasından sonra, İstanbul, İzmir ve Ankara gibi büyük kentlerde yeniden grevler başladı. İşçilerin talepleri, çalışma koşullarının düzeltilmesi, iş saatlerinin 8 saatle sınırlandırılması ve haftasonu tatili hakkı verilmesi, ücretlerin yükseltilmesi, yabancı ve yerli işçilerin eşit ücret alması gibi son derece temel taleplerden oluşuyordu.

Cumhuriyetin ilk yıllarında devletin kurucu bürokrasisi tarafından yapılan “millileştirmelere” rağmen, birçok büyük fabrika ve bazı önemli demiryolları halen yabancı sermayeli özel şirketlerin elindeydi. Bu şirketlerdeki yabancı uyruklu işçilerin ücretleri ile yerli işçilerin ücretleri arasındaki fark, meselâ maden işkolunda 10 katı geçiyordu. “20’li yıllarda taşkömürü sanayiinde yabancı işçiler günde 410-730 kuruş alırken, yerli işçiler 160-300 kuruş alıyordu. Yeraltında yabancı işçiler 670 kuruş, yerli işçiler ise sadece 60 kuruş alıyordu. Erkek, kadın ve çocuk işçiler arasında da büyük farklar vardı. Erkek dokumacılar günde 150 kuruş alırken, kadınlar 75, çocuklar ise 20 kuruşa çalışıyorlardı.” (Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler Ansiklopedisi, 59. fasikül, s.1895)

Elektrikleşmenin henüz sınırlı olduğu o dönemde gazyağı gibi temel tüketim maddelerine konulan yüksek vergiler, düşük ücretler nedeniyle geçim sıkıntısı yaşayan işçilerin yaşamını daha da katlanılmaz kılıyordu.

Savaştan yeni çıkan toplumda milliyetçiliğin fazlasıyla zemin bulması nedeniyle işçilerin hak mücadeleleri hoş görülmüyordu. Grevler “devlet bütünlüğü ve çıkarlarına” aykırı olduğu gerekçesiyle bastırılıyordu. Ancak neredeyse tamamı yabancıların işlettiği şirketlerde gerçekleştirilen grevler, zımnen destekleniyordu. Bu zımni destek yabancı işletmelerin devlet tarafından satın alınarak tümüyle millileştirilmesine dek devam etti. Dönemin iktidarı, sömürünün ancak yabancı işletmelerde olabileceğini söyleyerek, devlet işletmelerinde grevin gereksiz olduğunu savunuyordu! Millileştirmeden sonra grevler yasaklandı. Grevci işçiler, “düzeni bozan fesatçılar” olarak damgalandılar. O dönemin egemenlerinin grev ve hak arama mücadelelerine bu şekilde kara çalmaları ile bugünkü AKP iktidarının grevi “ıvır zıvır” ilan etmesi arasında pek de bir fark olmadığı görülüyor. İki yönetim de sermayenin çıkarları için grevleri yasakladı.

Grevlerin en çok meydana geldiği sektörlerden biri tramvay-demiryolu sektörü idi. 20’li yıllarda bu sektörde önemli grevler gerçekleşti. 1927’deki Adana Demiryolu Grevinden sonra gerçekleşen 1928 İstanbul Tramvay Grevi, bu dönemdeki önemli grevlerden biridir.

İstanbul’u bir ağ gibi kuşatan ve kara ulaşımının önemli bir bölümünü sağlayan tramvay hattı, Dersaadet Tramvay Şirketi tarafından işletiliyordu. 1928’de işe yeni giren bir biletçinin günlüğü 126 kuruştu. 6 yılını doldurmuş olanlara ayrıca ayda 9 lira kıdem zammı ve 180 kuruş fazla mesai ücreti veriliyordu. Biletçi aylık ortalama 45 lira, vatman ise 60 lira alıyordu. Sendikanın resmi olarak tanınmadığı bu yıllarda İstanbul Tramvay İşleri Amelesi Cemiyeti, 1928 Eylülünün sonunda, şirket yönetimine ücretlere yüzde 50 zam ve sosyal haklarda iyileştirme taleplerini bildirdi. Uzun saatler boyunca çalıştırılan işçiler, işe giriş ve çıkış saatlerinin belirlenmesini de talep ediyorlardı. Şirket, işçilerin taleplerini kabul etmedi. İşçiler Valiliğe başvuru yapınca Tatil-i Eşgal Kanunu uyarınca bir hakem heyeti oluşturularak taraflar toplantıya çağrıldı. Heyet üyeleri toplantının ardından Valiye, “işçilerin müzakeresine bile imkân olmayan isteklerinin kabul edilemeyeceğini” bildirdiler. İşçi temsilcileri bir kez daha Valiliğe giderek 6 Ekimde greve başlayacaklarını açıkladılar. Vali Vekili Muhittin Bey (Üstündağ), 6 Ekimin İstanbul’un beşinci kurtuluş yıldönümü olduğunu belirterek günün değiştirilmesini istedi. İşçiler bunun üzerine grevin kesin tarihini 8 Ekim Pazartesi olarak belirlediler.

7 Ekim akşamı Şişli Tramvay Deposunda son kez bir araya gelip toplantı yapan yaklaşık 2 bin işçi, sabahın ilk ışıklarına kadar tartıştı. Toplantının sonunda greve çıkma kararını kesinleştirdiler. Günün ilk tramvayları sefere çıkmadı.

İşçilerin grev hazırlıkları devam ederken Dersaadet Tramvay Şirketi yöneticileri de boş durmadı. Grevin etkisini kırmak için hazırlıklara giriştiler. Devlet yetkililerine grevden bir gün önce başvurarak depoların çevresinde güvenlik tedbirlerinin alınmasını sağladılar.

Grevin başlamasının hemen ardından şirket işçilere grevden dönmeleri için öğleye kadar süre verdi. Bu süre sonunda geri dönmeyenlerin işten çıkarılacağını duyurdu. Öte yandan şirket hastalık ve askerlik gibi nedenlerle daha önce işlerinden ayrılmış eski işçilerin başvurularını bekletmeden kabul ederek onları yeniden işe aldı ve işin durdurulduğu depolara gönderdi. Greve katılmayan, çoğu masa başı çalışanlar ve kondüktörlerden oluşan işçilere vatmanlık görevi verildi. Bu ehliyetsiz sürücüler nedeniyle meydana gelen kazalar ucuz atlatıldı.

Şirketin isteği üzerine depoların etrafında alınan grev kırıcı tedbirler sayesinde, Şişli-Tünel, Harbiye-Fatih, Aksaray-Eminönü, Bebek-Eminönü hatlarında tramvaylar çalışmaya başladı. Sonra Maçka-Beyazıt, Tatavla (Kurtuluş)-Beyazıt, Sirkeci-Yedikule, Sirkeci-Topkapı tramvayları da çalışmaya başladı.

Tramvay depolarının önünde bekleyen grevci işçilerden bazıları, grevin sonuçlarını görmek için şehri dolaşmaya çıktı. Gördükleri manzara karşısında grevin istedikleri gibi gitmediğini anladılar. Şirketin verilerine göre, atölye işçilerinin yüzde 35’i, hareket kısmının yüzde 30’u, diğer kısımların da yüzde 47’si greve katıldı. İlk depolardan toplam 135 tramvay sefere çıktı. Römorksuz olarak çalıştırılan tramvaylar, toplam tramvay sayısının yüzde 48’ini oluşturuyordu. Bu tramvayları süren vatmanlardan bazıları, ara vermeden çalıştıkları için baygınlık geçirdiler. Hastaneye kaldırılan bu vatmanların yerine vakit kaybetmeden yenileri bulundu. Şehir Seyrüsefer Merkezi (Kent Trafik Merkezi) memurları, kaza ihtimaline karşı, ehliyetsiz vatmanlardan bazılarının sefere çıkmalarını engellediler. Bu da ikinci gün sefere çıkan tramvay sayısının azalmasına neden oldu.

Grevci işçiler, Şişli, Aksaray ve Beşiktaş tramvay depoları çevresindeki kahvehanelerde vakit geçirip grevin sonucunu bekliyorlardı. Bu grevde sınıf dayanışmasının güzel örnekleri de yaşandı. Otomobilciler Cemiyeti 4 bin lira yardımda bulundu. Demiryolu işçileri kendi aralarında 2 bin lira toplayarak grevcilere ulaştırdılar.

Gazeteler grevci işçilere greve son verme çağrısı yaptı. Cumhuriyet gazetesi işçiler için şöyle bir çağrı yayınladı: “Grevlerin menfi (olumsuz) neticesini gören tramvay amelesine samimiyetle tavsiye ederiz. Ameleler! Verilen mühletten istifade ediniz. İşinizin başına gidiniz. Aksi taktirde işsiz ve sefalet içinde kalırsınız.” Milliyet gazetesindeki çağrı ise şöyleydi: “Tramvaycı Türk ameleye tekrar tekrar tavsiye ederiz. Derhal iş başına avdet ediniz (dönünüz). Çocuklarınızı aç bırakmak vebalini boynunuza almayınız.”

Şirket yönetimi bir yandan uzlaşmaz tutumunu sürdürdü, bir yandan da grevden vazgeçecek işçilere çift gündelik vereceğini açıkladı. İşçilerin zam taleplerini karşılamayan şirket, grevi bastırmak için cömertçe para harcamaktan geri durmadı. Çift gündelik, özel lokantalardan yemek verilmesi, işe geri dönecek vatmanlara fazladan 1 lira ödeneceği açıklamaları nedeniyle, zaman ilerledikçe sefere çıkan tramvay sayısı arttı, grevci işçi sayısı ise azaldı. Yine de grev önemli ölçüde ulaşımın aksamasına neden olmaya devam ediyordu. Normal çalışma düzeninde 05:30-24:00 saatleri arasında yapılan seferler, 07:30-22:00 saatleri arasında yapılıyordu. Tramvay seferlerinin azalması, at arabalarının ve duraklarda bekleyen yolcu sayısının artmasına neden oldu.

Grevin sürmesi üzerine Cumhuriyet Halk Fırkası (Partisi) yetkilileri, 12. Bölge Müfettişi Hakkı Şinasi Paşa’yı şirket ve işçiler arasında arabuluculuk yapması için görevlendirdiler. İki tarafı da dinledikten sonra açıklamalarda bulunan müfettiş, grevcilere grevi bırakma tavsiyesinde bulundu.

Grev komitesi gelişmeleri değerlendirmek üzere Şişli’deki depoda 14 Ekimde tekrar bir araya geldi. Grevin bir haftayı doldurduğu gün tramvayların yüzde 85’i sefere çıkmıştı. Grevin başarıyla sonuçlanmayacağını düşünen işçiler de işlerini kaybetmek kaygısıyla işlerine geri dönüyorlardı. Bu gelişmeleri değerlendiren komite, “Haklarının savunmasını kayıtsız şartsız Cumhuriyet Hükümeti’ne bırakarak göreve başlama” kararı aldı. İşçiler çıkarılan tüm işçilerin yeniden işe alınması şartıyla göreve döneceklerini Vali vekili Muhittin Bey’e bildirdiler. Şirket bu isteği kabul etti.

15 Ekim sabahı tramvaylar normal seferlerine başladılar. Ne var ki grev komitesini oluşturan işçiler şirket tarafından “kara listeye” alındı. İki yıl içerisinde çeşitli bahanelerle bu işçiler işten çıkartıldı.

1928 tramvay grevi ve bu yıllarda gerçekleşen birçok grev, işçilerin taleplerinin kısmen kabul edilmesiyle sonuçlandı. Örneğin, 1927 Adana Demiryolu Grevi şiddetle bastırılmış, yine de işçilerin talepleri kısmen de olsa kabul edilmişti. Aslında 1925’te bastırılan Şeyh Sait ayaklanmasından sonra çıkarılan Takrir-i Sükun Kanunuyla birlikte tüm işçi örgütlenmeleri yasaklanmıştı. İşçilerin örgütlenmelerinin engellenmesi mücadele etmelerini de güçleştirmişti. Ama 1928’deki Tramvay Grevi örneğinde olduğu gibi tümüyle engelleyememişti. 1933 yılından itibaren ise grevler tümüyle yasaklanacaktı.

Bu ve diğer yasaklarla işçi mücadeleleri kesintiye uğrasa da, 20’li yıllar boyunca gerçekleşen grevler, Türkiye işçi sınıfının önemli mücadele deneyimleri arasındadır. Zorluklara, baskı ve yasaklara rağmen gerçekleşen mücadeleler, günümüzün Türkiye işçi sınıfı için de önemini korumaktadır. Mücadele tarihini öğrenen, dersler çıkaran işçiler, hak arama mücadelesini daha da ileriye taşıyacaklardır.

marksist.net’ten alınmıştır.

9 Ekim 2016

Sınıf, Emek, Tarih, Yaşam

Sınıfın Penceresinden

  • Sömürünün, salgınların, savaşların, işsizlik ve yoksulluğun olmadığı bir dünyada yaşayabiliriz. Bunun hayal olmadığını, en az yarın kadar mümkün ve gerçek olduğunu biliyoruz. Yaşadığımız çağda bunun tüm imkânları var. Ancak sermaye biriktirmeye dayalı kapitalist sömürü düzeni, insanın toplumsal mutluluğunu zerrece umursamıyor. Bu düzende milyarlarca insan bir avuç asalağın mutluğu için ter akıtıyor, acı çekiyor. Egemenlerin cenneti yoksulların sefaleti üzerinde yükseliyor.
  • Pandemiyi işçilerin haklarını gasp etmenin fırsatına çeviren patronların elindeki en kullanışlı silahın Kod 29 olduğunu sürecin başından beri vurguluyoruz. Zaman içinde emekçilerin gözünde teşhir olan Kod 29’a yönelik Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı tarafından düzenleme yapıldı. Kod 29’un çalışma hayatında belirsizliklere yol açtığını söyleyen Bakanlık; “ahlak ve iyi niyet kurallarına uymayan” hallerin tamamı için ayrı ayrı kodlar belirlendiğini açıkladı. Peki, bu ne anlama geliyor? Düzenleme gerçekten Bakanlık ve sermaye medyası tarafından iddia edildiği gibi Kod 29 mağduriyetini ortadan kaldıracak mı?
  • İnsan, toplumsal iletişim aracı olarak dil ve yazının yanı sıra sembollere de başvurur. Semboller duygu, düşünce ve hayalleri etkili şekilde anlatabilmenin, toplumsal aidiyet duygusunu güçlendirmenin aracıdır. Döneme, coğrafyaya, kültüre göre farklılıklar gösterir. Kimi sembol ve imgeler ise evrenseldir. Hangi coğrafyada olursa olsun, hangi dilde konuşulursa konuşulsun aynı şeyi ifade eder. Ateş mesela özgürlüktür, yaşamdır, kararlılıktır. Karanlık insanlar için tehlikeli, ürkütücü ve bilinmezliklerle doludur. Aydınlık güvenlidir, mutlu yarınları muştular. Bu yüzden bütün kültürlerde karanlık ölümü ve kötülüğü; aydınlık ise yaşamı, iyiliği ve sevinci simgeler.
  • Emekçi kadınların ekmek ve gül mücadelesinin sembolü olan 8 Mart’ı geride bıraktık. “Emekçi Kadın: Direncin ve Değişimin Öyküsü” yayın akışımızın gösterdiği gibi; işçi sınıfı ve onun bir parçası olan emekçi kadınlar dirençleriyle, mücadeleleriyle büyük değişimler yaratmışlardır ve yaratmaya devam etmektedirler. Adaletsizlikleri, eşitsizlikleri görmeye başlayan, bunlara karşı sessiz kalınamayacağını kavrayan, ekmek kavgasını artık sınıf mücadelesi olarak gören ve her şeye rağmen bu mücadelenin içinde yer almaya başlayan kadınlar, değişme ve değiştirme gücü kazanırlar. Böyle kadınlar hep vardılar ve hep var olacaklar. Yaşamın yarısı olan emekçi kadınlar, bu nedenle dünyayı değiştirme mücadelesinin de yarısıdır aynı zamanda.
  • Hayat, toplum, dünya, insan, her şey ve herkes bir değişim ve dönüşüm içinde. Değişim hayatın gerçeği, olmazsa olmazı. Oysa ne çok duyar ya da söyleriz şu cümleleri: “Hiçbir şeyin değişeceğine inanmıyorum”, “İnsanların değişeceğine inanmıyorum”, “İtiraz etsem ne değişecek ki?”, “Böyle gelmiş böyle gider!” Pek çoğumuz kötü yönde değişim olacağına, yani her şeyin daha kötüye gideceğine kolaylıkla inanırız da sıra olumlu yönde değişime gelince buna bir türlü inanamayız. Hiç düşündük mü, nedir bize bu basmakalıp cümleleri kurdurtan, bizi bu yalanlara inandıran?
  • Kapitalistler sadece çeşit çeşit mallar, ürünler satmaz, olağanüstü başarı hikâyeleri de satarlar. Amazon, Microsoft, Disney, Apple, Tesla… Ya da yerli hikâyeler? Sabancı, Zorlu Holding veya Acun Medya… İmkânsızlıklardan doğan bu başarı hikâyelerinde her türlü sıkıntıya katlanıp dişini sıkan, sıfırdan başlayıp zengin olan “kahramanlar” vardır. Milyonların içinden sıyrılıp zirveye oturan bu “sıra dışı” insanların hikâyeleri en çok da yoksul gençlerin hayallerini süsler. Tam manasıyla “kapitalist yayıncılık” anlayışıyla basılıp yayılan bu hikâyelerin büyüsüne kapılanlar, gün sonunda tuzak bir soru sorarlar kendilerine: “Neden ben de olmayayım?”
  • Covid-19 salgınının daha başında patronlar ve iktidar temsilcileri “artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” ve “yeni normal” söylemini dillerine doladılar. Aradan geçen bir yıllık süre zarfında yapılan “hukuksal” düzenleme ve fiili saldırılarla bu söylemle neyi kastettiklerini ortaya koydular. İşçiler ücretsiz izin, kısa çalışma, uzaktan çalışma dayatması, sendikal baskılar, Kod 29 ile işten atma gibi saldırılarla yüz yüze kaldılar. Covid-19 salgınını her anlamda fırsata çeviren patronlar, uzaktan çalıştırmanın verimliliğini bu süreçte bir kez daha test etmiş oldular. Ve gördüler ki, işçileri evden çalıştırmak hem daha az maliyetli hem de daha verimli! Böylece dünyada olduğu gibi Türkiye’de de uzaktan çalıştırılan işçi sayısı pandemi sürecinde arttı, şimdi de kalıcı hale getiriliyor.
  • İktidar, ne pahasına olursa olsun varlığını sürdürmek, toplumu istediği gibi şekillendirmek, devlet kaynakları üzerinde oturmaya devam etmek istiyor. Bu yüzden olağanüstü gündemler eşliğinde siyasal gerilimi ve kutuplaşmayı alabildiğine keskinleştirmeye, muhalefeti parçalamaya, bilinçleri felçleştirmeye, emekçilerin odağını kaydırmaya ve gerçek sorunların üzerini örtmeye çalışıyor.
  • Çözülemeyen sorunlar, kibir ve büyüklenme içindeki iktidar sözcülerinin sorunların çözümüne odaklanmak yerine akşam sabah tehditler savurmaları, topluma korku salmaya çalışmaları her geçen gün daha fazla insanda bıkkınlık yaratıyor. İşçiler, işyerlerinde ve dost sohbetlerinde şikâyetlerini dile getiriyor, yaşadıkları koşullardan hoşnut olmadıklarını ifade ediyorlar.

Son Eklenenler

  • Pandemi bahanesiyle alınan 1 Mayıs yasaklarına İstanbul da eklendi. İstanbul Valiliği pandemi bahanesiyle kent genelindeki tüm eylem ve etkinlikleri 17 Mayıs’a kadar yasakladı. Yasak kararı 1 Mayıs’ı kapsadığı gibi emek ve meslek örgütlerinin...
  • İngiltere’de polis yasası karşıtı eylemler ülke geneline yayılarak devam ediyor. “Polis, Suç ve Ceza Mahkemeleri Yasa Tasarısı”na tepkiler ülke çapında çoğalıyor, Muhafazakâr Parti hükümetine öfke büyüyor. Eylem günü ilan edilen 17 Nisanda sokaklara...
  • Bizler özel hastanede çalışan kadın sağlık işçileriyiz. Birlikten doğan gücümüzün mutluluğunu sizlerle paylaşmak istiyoruz. Yaptığımız iş ağır ve tehlikeli olduğu için ayda 140 saat çalışmamız gerekir. Fakat bizler 240 saatten fazla çalışıyoruz ve...
  • Sömürünün, salgınların, savaşların, işsizlik ve yoksulluğun olmadığı bir dünyada yaşayabiliriz. Bunun hayal olmadığını, en az yarın kadar mümkün ve gerçek olduğunu biliyoruz. Yaşadığımız çağda bunun tüm imkânları var. Ancak sermaye biriktirmeye...
  • Gebze Dilovası’nda bulunan Systemair HSK fabrikasında çalışan işçiler, Birleşik Metal-İş sendikasında örgütlenmişlerdi. İşçilerin sendikalaşmasının önüne geçmek isteyen Systemair HSK patronu iki işçiyi tazminatsız bir şekilde işten atmış, 46 işçiyi...
  • Manisa’nın Soma ilçesinde 13 Mayıs 2014’te 301 madenci iş cinayetinde yaşamını kaybetmişti. Katliamın ardından açılan davada aralarında Soma Kömür İşletmeleri A.Ş. Yönetim Kurulu Başkanı Can Gürkan’ın da bulunduğu tutuklu 5 sanık için 15 yıldan 22...
  • 2019 yılına emekçilerin dünyanın dört bir yanında ekonomik krize, yoksulluğa, yolsuzluğa ve adaletsizliğe karşı isyanları damga vurmuştu. Bir isyan yılı olan 2019’da öğrenciler de iklim değişikliğine karşı mücadeleye giriştiler. 15 yaşındaki Greta...
  • Salgın… Sokağa çıkma yasakları, kapanan restoranlar, mağazalar... Büyüyen online alışveriş firmaları… Bu firmalarda çalışanların ve kuryelerin artan iş yükü ve solan yaşamlar… Sokakta, caddede, her taraftan vızır vızır geçen, iki tekerlek üzerinde...
  • Çiftçiler Ayakkabı fabrikasında çalışan işçiler patronun keyfi uygulamalarına, yaptığı haksızlıklara karşı defalarca seslerini duyurmaya çalışmış, ancak yönetim duymazlıkdan gelmişti. Bu yaşananlar karşısında işçiler Deriteks sendikasında örgütlenme...
  • 2022 yılında Katar’da düzenlenecek Dünya Kupası için uluslararası müsabakalar yakın zamanda başladı. Müsabakalar sırasında ve sonrasında Almanya, Norveç, Hollanda ve İrlanda başta olmak üzere bazı ulusal ekiplerin gündeminde turnuvanın oynanacağı...
  • Nisan ayı başında çeşitli sektörlerden işçiler olarak buluştuk. Covid-19 pandemisi bahane edilerek patronların haklarımızı nasıl da fütursuzca gasp ettiğini konuştuk. Aynı zamanda yine bu süreçte mücadele ederek haklarını koruyabilen işçilerin...
  • ABD’nin Alabama eyaletinde Warrior Met şirketinin kömür madenlerinde çalışan 1100 maden işçisi greve çıktı. Amerika Birleşik Maden İşçileri Sendikası’na (UMWA) üye işçiler, talep ettikleri ücretin kabul edilmemesi karşısında 1 Nisanda iş bıraktı.
  • Gece-gündüz, salgın-hastalık demeden marketten evlere, restoranlardan işyerlerine her türlü ihtiyacı taşıyan kuryeler, motorlarını ve bisikletlerini bu kez adil bir ücret ve daha iyi çalışma koşulları için sürdü. Özellikle salgın sürecinde payına...

UİD-DER Aylık Bülteni