Navigation

Buradasınız

Tarihten Bir Yaprak

1928 Tramvay Grevi

İşçi Dayanışması Bülteni, No: 103

İnsanın en büyük düşmanı unutkanlıktır. Unutmak, tarihsel-toplumsal gelişmeleri geçmiş-bugün-gelecek ilişkisi üzerinden, bir süreklilik olarak, değişim ve dönüşüm üzerinden anlayamamak demektir. İşte bu unutkanlıkla sakatlanmış insanlar bugünkü duruma bakarlar ve sanki hiçbir şey olmuyormuş gibi algılar, hayal kırıklığına uğrarlar. Bu hayal kırıklığının panzehiri tarih bilinci ve mücadeledir.

Türkiye’de, bu topraklarda işçi mücadelesi geleneği dün başlamadı. 1900’lerin başından itibaren Osmanlı topraklarında işçiler, hakları için mücadeleler vermeye başladılar. Cumhuriyet döneminde de bu mücadeleler sürdü. Egemen sınıf her ne kadar bu mücadeleleri bastırdıysa da, yeni mücadelelerin gelişmesinin önüne geçemedi. İkinci Dünya Savaşından sonra Türkiye’de yeni sendikalar kurulurken işçi hareketi de yeniden filizlenmeye başladı. 1960 ile 1980 arasında işçi sınıfı, sadece ekonomik hakları için değil, politik hakları için de mücadele verdi; sınıfsız ve sömürüsüz bir dünya için mücadele bayrağını yükseltti. Bu mücadele, patronların yüreğine derin bir korku saldı. 12 Eylül 1980 askeri faşist darbesinin nedeni bu korkuydu.

Ancak 12 Eylül faşist darbesi de işçi sınıfının mücadelesinin gelişmesini engelleyemedi. Netaş işçilerinin açtığı mücadele yolundan 1987 grevcileri, 1989’un bahar eylemcileri ve 1990 madencileri geçtiler. O günden bugüne işçiler hakları için mücadele etmeye devam ediyorlar. Bugün OHAL koşullarına rağmen işçilerin hak arama mücadelesi onurlu bir şekilde sürüyor. Egemenlerin grevleri, eylemleri, boykotları, yani hak arama mücadelesini, dünyayı değiştirme mücadelesini “ıvır zıvır” ilan ettiği bugün, geçmişteki mücadeleleri hatırlamak ve tarihsel hafızayı güçlendirmek çok önemlidir. Bu kapsamda, geçmişten günümüze, belli başlı mücadeleleri Tarihten Bir Yaprak başlığı altında yayınlamaya başlıyoruz. Yıl dönümü vesilesiyle, ilk olarak, 1928 İstanbul Tramvay Grevini ele alan bir yazıyla başlıyoruz.


Bugün OHAL koşullarını işçi haklarını gasp etmek, sendikalaşmayı, grev ve direnişleri engellemek, sermaye sınıfının elini daha da rahatlatmak için kullanıyor AKP iktidarı. Grev, toplu sözleşme, 8 saatlik işgünü, haftasonu tatili, kıdem tazminatı gibi temel hakların birçoğu esnek ve güvencesiz çalışmanın yaygınlaştırıldığı son yıllarda fiilen gasp edilmiş durumda.

Türkiye işçi sınıfının elinden birer birer alınan haklar, bu topraklarda uzun yıllar boyunca gerçekleştirilen mücadelelerle elde edildi. Osmanlı’nın son dönemine kadar uzanan sınıf mücadelesi, savaş yıllarında kesintiye uğrasa da, Cumhuriyetin kuruluşunun ilan edilmesiyle birlikte yeniden başladı.

Yıkılan Osmanlı devleti ile güçlü bağları olan İttihat Terakki geleneğinden gelen paşalar tarafından kurulan devlet, işçilere demokratik haklarını altın tepside sunmadı. İşgününün ortalama 16-17 saate ulaştığı Cumhuriyetin ilk yıllarında, son derece düşük olan ücretler dahi işçilere ödenmiyor, yabancı uyruklu işçilerle yerli işçilerin ücretleri arasında birkaç kat fark olmasına göz yumuluyor, kadın ve çocuk emeği de alabildiğine sömürülüyordu. Zonguldak madenlerinde “mükellefiyet” adı altında zorla ve kölece çalıştırmayı da hatırlamak gerekiyor. Yeni Cumhuriyette Koçlar, Sabancılar devletin yardımıyla zenginliklerinin temelini o yıllarda atarken, işçi sınıfı ağır çalışma ve yaşam koşullarına mahkûm ediliyordu. İşçiler, ücretlerinin yükseltilmesi, ayrımcılığın kaldırılması, çalışma koşullarının düzeltilmesi için çetin mücadeleler verdiler.

Cumhuriyetin ilk yıllarında filizlenen grevlerin büyümesinin önüne geçmek için Osmanlı’dan miras alınan Tatil-i Eşgal (Grev) Kanunu uygulandı. Kanun, bugünküne benzer şekilde, tarafları uzlaştırmak amacıyla hakem heyeti oluşturulmasını şart koşuyor ve görüşmeler boyunca iş bırakmayı yasaklıyordu. Tatil-i Eşgal Kanunu, 2. Meşrutiyetin ilan edildiği 1908 yılında, dönemin İttihat ve Terakki hükümetinin yayınladığı bir kararnameyle çıkarıldı ve bir yıl sonra meclisten geçirilerek uygulamaya kondu. Gelişen işçi mücadelesinin kontrol altına alınması amacıyla uygulanan kanun, yeni devletin de yardımına yetişti, ancak buna rağmen o dönemde binlerce işçinin katılımıyla gerçekleşen grevlerin önüne geçemedi. Dokuma, maden, telsiz-telgraf ve demiryolu işkollarında meydana gelen grevlere binlerce işçi katıldı.

İş yasasının olmadığı İttihat Terakki döneminde yapılan eylemler sayesinde çalışma koşullarında iyileştirmeler sağlandı. Fakat kısa zaman sonra ardı ardına patlak veren savaşlar nedeniyle mücadele kesintiye uğradı. Balkanlar’ın Osmanlı’dan ayrılmasının da bu kesintide önemli bir etkisi oldu. Yıkılan Osmanlı devleti yerine Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasından sonra, İstanbul, İzmir ve Ankara gibi büyük kentlerde yeniden grevler başladı. İşçilerin talepleri, çalışma koşullarının düzeltilmesi, iş saatlerinin 8 saatle sınırlandırılması ve haftasonu tatili hakkı verilmesi, ücretlerin yükseltilmesi, yabancı ve yerli işçilerin eşit ücret alması gibi son derece temel taleplerden oluşuyordu.

Cumhuriyetin ilk yıllarında devletin kurucu bürokrasisi tarafından yapılan “millileştirmelere” rağmen, birçok büyük fabrika ve bazı önemli demiryolları halen yabancı sermayeli özel şirketlerin elindeydi. Bu şirketlerdeki yabancı uyruklu işçilerin ücretleri ile yerli işçilerin ücretleri arasındaki fark, meselâ maden işkolunda 10 katı geçiyordu. “20’li yıllarda taşkömürü sanayiinde yabancı işçiler günde 410-730 kuruş alırken, yerli işçiler 160-300 kuruş alıyordu. Yeraltında yabancı işçiler 670 kuruş, yerli işçiler ise sadece 60 kuruş alıyordu. Erkek, kadın ve çocuk işçiler arasında da büyük farklar vardı. Erkek dokumacılar günde 150 kuruş alırken, kadınlar 75, çocuklar ise 20 kuruşa çalışıyorlardı.” (Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler Ansiklopedisi, 59. fasikül, s.1895)

Elektrikleşmenin henüz sınırlı olduğu o dönemde gazyağı gibi temel tüketim maddelerine konulan yüksek vergiler, düşük ücretler nedeniyle geçim sıkıntısı yaşayan işçilerin yaşamını daha da katlanılmaz kılıyordu.

Savaştan yeni çıkan toplumda milliyetçiliğin fazlasıyla zemin bulması nedeniyle işçilerin hak mücadeleleri hoş görülmüyordu. Grevler “devlet bütünlüğü ve çıkarlarına” aykırı olduğu gerekçesiyle bastırılıyordu. Ancak neredeyse tamamı yabancıların işlettiği şirketlerde gerçekleştirilen grevler, zımnen destekleniyordu. Bu zımni destek yabancı işletmelerin devlet tarafından satın alınarak tümüyle millileştirilmesine dek devam etti. Dönemin iktidarı, sömürünün ancak yabancı işletmelerde olabileceğini söyleyerek, devlet işletmelerinde grevin gereksiz olduğunu savunuyordu! Millileştirmeden sonra grevler yasaklandı. Grevci işçiler, “düzeni bozan fesatçılar” olarak damgalandılar. O dönemin egemenlerinin grev ve hak arama mücadelelerine bu şekilde kara çalmaları ile bugünkü AKP iktidarının grevi “ıvır zıvır” ilan etmesi arasında pek de bir fark olmadığı görülüyor. İki yönetim de sermayenin çıkarları için grevleri yasakladı.

Grevlerin en çok meydana geldiği sektörlerden biri tramvay-demiryolu sektörü idi. 20’li yıllarda bu sektörde önemli grevler gerçekleşti. 1927’deki Adana Demiryolu Grevinden sonra gerçekleşen 1928 İstanbul Tramvay Grevi, bu dönemdeki önemli grevlerden biridir.

İstanbul’u bir ağ gibi kuşatan ve kara ulaşımının önemli bir bölümünü sağlayan tramvay hattı, Dersaadet Tramvay Şirketi tarafından işletiliyordu. 1928’de işe yeni giren bir biletçinin günlüğü 126 kuruştu. 6 yılını doldurmuş olanlara ayrıca ayda 9 lira kıdem zammı ve 180 kuruş fazla mesai ücreti veriliyordu. Biletçi aylık ortalama 45 lira, vatman ise 60 lira alıyordu. Sendikanın resmi olarak tanınmadığı bu yıllarda İstanbul Tramvay İşleri Amelesi Cemiyeti, 1928 Eylülünün sonunda, şirket yönetimine ücretlere yüzde 50 zam ve sosyal haklarda iyileştirme taleplerini bildirdi. Uzun saatler boyunca çalıştırılan işçiler, işe giriş ve çıkış saatlerinin belirlenmesini de talep ediyorlardı. Şirket, işçilerin taleplerini kabul etmedi. İşçiler Valiliğe başvuru yapınca Tatil-i Eşgal Kanunu uyarınca bir hakem heyeti oluşturularak taraflar toplantıya çağrıldı. Heyet üyeleri toplantının ardından Valiye, “işçilerin müzakeresine bile imkân olmayan isteklerinin kabul edilemeyeceğini” bildirdiler. İşçi temsilcileri bir kez daha Valiliğe giderek 6 Ekimde greve başlayacaklarını açıkladılar. Vali Vekili Muhittin Bey (Üstündağ), 6 Ekimin İstanbul’un beşinci kurtuluş yıldönümü olduğunu belirterek günün değiştirilmesini istedi. İşçiler bunun üzerine grevin kesin tarihini 8 Ekim Pazartesi olarak belirlediler.

7 Ekim akşamı Şişli Tramvay Deposunda son kez bir araya gelip toplantı yapan yaklaşık 2 bin işçi, sabahın ilk ışıklarına kadar tartıştı. Toplantının sonunda greve çıkma kararını kesinleştirdiler. Günün ilk tramvayları sefere çıkmadı.

İşçilerin grev hazırlıkları devam ederken Dersaadet Tramvay Şirketi yöneticileri de boş durmadı. Grevin etkisini kırmak için hazırlıklara giriştiler. Devlet yetkililerine grevden bir gün önce başvurarak depoların çevresinde güvenlik tedbirlerinin alınmasını sağladılar.

Grevin başlamasının hemen ardından şirket işçilere grevden dönmeleri için öğleye kadar süre verdi. Bu süre sonunda geri dönmeyenlerin işten çıkarılacağını duyurdu. Öte yandan şirket hastalık ve askerlik gibi nedenlerle daha önce işlerinden ayrılmış eski işçilerin başvurularını bekletmeden kabul ederek onları yeniden işe aldı ve işin durdurulduğu depolara gönderdi. Greve katılmayan, çoğu masa başı çalışanlar ve kondüktörlerden oluşan işçilere vatmanlık görevi verildi. Bu ehliyetsiz sürücüler nedeniyle meydana gelen kazalar ucuz atlatıldı.

Şirketin isteği üzerine depoların etrafında alınan grev kırıcı tedbirler sayesinde, Şişli-Tünel, Harbiye-Fatih, Aksaray-Eminönü, Bebek-Eminönü hatlarında tramvaylar çalışmaya başladı. Sonra Maçka-Beyazıt, Tatavla (Kurtuluş)-Beyazıt, Sirkeci-Yedikule, Sirkeci-Topkapı tramvayları da çalışmaya başladı.

Tramvay depolarının önünde bekleyen grevci işçilerden bazıları, grevin sonuçlarını görmek için şehri dolaşmaya çıktı. Gördükleri manzara karşısında grevin istedikleri gibi gitmediğini anladılar. Şirketin verilerine göre, atölye işçilerinin yüzde 35’i, hareket kısmının yüzde 30’u, diğer kısımların da yüzde 47’si greve katıldı. İlk depolardan toplam 135 tramvay sefere çıktı. Römorksuz olarak çalıştırılan tramvaylar, toplam tramvay sayısının yüzde 48’ini oluşturuyordu. Bu tramvayları süren vatmanlardan bazıları, ara vermeden çalıştıkları için baygınlık geçirdiler. Hastaneye kaldırılan bu vatmanların yerine vakit kaybetmeden yenileri bulundu. Şehir Seyrüsefer Merkezi (Kent Trafik Merkezi) memurları, kaza ihtimaline karşı, ehliyetsiz vatmanlardan bazılarının sefere çıkmalarını engellediler. Bu da ikinci gün sefere çıkan tramvay sayısının azalmasına neden oldu.

Grevci işçiler, Şişli, Aksaray ve Beşiktaş tramvay depoları çevresindeki kahvehanelerde vakit geçirip grevin sonucunu bekliyorlardı. Bu grevde sınıf dayanışmasının güzel örnekleri de yaşandı. Otomobilciler Cemiyeti 4 bin lira yardımda bulundu. Demiryolu işçileri kendi aralarında 2 bin lira toplayarak grevcilere ulaştırdılar.

Gazeteler grevci işçilere greve son verme çağrısı yaptı. Cumhuriyet gazetesi işçiler için şöyle bir çağrı yayınladı: “Grevlerin menfi (olumsuz) neticesini gören tramvay amelesine samimiyetle tavsiye ederiz. Ameleler! Verilen mühletten istifade ediniz. İşinizin başına gidiniz. Aksi taktirde işsiz ve sefalet içinde kalırsınız.” Milliyet gazetesindeki çağrı ise şöyleydi: “Tramvaycı Türk ameleye tekrar tekrar tavsiye ederiz. Derhal iş başına avdet ediniz (dönünüz). Çocuklarınızı aç bırakmak vebalini boynunuza almayınız.”

Şirket yönetimi bir yandan uzlaşmaz tutumunu sürdürdü, bir yandan da grevden vazgeçecek işçilere çift gündelik vereceğini açıkladı. İşçilerin zam taleplerini karşılamayan şirket, grevi bastırmak için cömertçe para harcamaktan geri durmadı. Çift gündelik, özel lokantalardan yemek verilmesi, işe geri dönecek vatmanlara fazladan 1 lira ödeneceği açıklamaları nedeniyle, zaman ilerledikçe sefere çıkan tramvay sayısı arttı, grevci işçi sayısı ise azaldı. Yine de grev önemli ölçüde ulaşımın aksamasına neden olmaya devam ediyordu. Normal çalışma düzeninde 05:30-24:00 saatleri arasında yapılan seferler, 07:30-22:00 saatleri arasında yapılıyordu. Tramvay seferlerinin azalması, at arabalarının ve duraklarda bekleyen yolcu sayısının artmasına neden oldu.

Grevin sürmesi üzerine Cumhuriyet Halk Fırkası (Partisi) yetkilileri, 12. Bölge Müfettişi Hakkı Şinasi Paşa’yı şirket ve işçiler arasında arabuluculuk yapması için görevlendirdiler. İki tarafı da dinledikten sonra açıklamalarda bulunan müfettiş, grevcilere grevi bırakma tavsiyesinde bulundu.

Grev komitesi gelişmeleri değerlendirmek üzere Şişli’deki depoda 14 Ekimde tekrar bir araya geldi. Grevin bir haftayı doldurduğu gün tramvayların yüzde 85’i sefere çıkmıştı. Grevin başarıyla sonuçlanmayacağını düşünen işçiler de işlerini kaybetmek kaygısıyla işlerine geri dönüyorlardı. Bu gelişmeleri değerlendiren komite, “Haklarının savunmasını kayıtsız şartsız Cumhuriyet Hükümeti’ne bırakarak göreve başlama” kararı aldı. İşçiler çıkarılan tüm işçilerin yeniden işe alınması şartıyla göreve döneceklerini Vali vekili Muhittin Bey’e bildirdiler. Şirket bu isteği kabul etti.

15 Ekim sabahı tramvaylar normal seferlerine başladılar. Ne var ki grev komitesini oluşturan işçiler şirket tarafından “kara listeye” alındı. İki yıl içerisinde çeşitli bahanelerle bu işçiler işten çıkartıldı.

1928 tramvay grevi ve bu yıllarda gerçekleşen birçok grev, işçilerin taleplerinin kısmen kabul edilmesiyle sonuçlandı. Örneğin, 1927 Adana Demiryolu Grevi şiddetle bastırılmış, yine de işçilerin talepleri kısmen de olsa kabul edilmişti. Aslında 1925’te bastırılan Şeyh Sait ayaklanmasından sonra çıkarılan Takrir-i Sükun Kanunuyla birlikte tüm işçi örgütlenmeleri yasaklanmıştı. İşçilerin örgütlenmelerinin engellenmesi mücadele etmelerini de güçleştirmişti. Ama 1928’deki Tramvay Grevi örneğinde olduğu gibi tümüyle engelleyememişti. 1933 yılından itibaren ise grevler tümüyle yasaklanacaktı.

Bu ve diğer yasaklarla işçi mücadeleleri kesintiye uğrasa da, 20’li yıllar boyunca gerçekleşen grevler, Türkiye işçi sınıfının önemli mücadele deneyimleri arasındadır. Zorluklara, baskı ve yasaklara rağmen gerçekleşen mücadeleler, günümüzün Türkiye işçi sınıfı için de önemini korumaktadır. Mücadele tarihini öğrenen, dersler çıkaran işçiler, hak arama mücadelesini daha da ileriye taşıyacaklardır.

marksist.net’ten alınmıştır.

9 Ekim 2016

Sınıf, Emek, Tarih, Yaşam

Sınıfın Penceresinden

  • Binlerce yıl ötelerden günümüze uzanan yapılar, aslında bizlere emeğin serüvenini anlatır. Tüm zenginlik doğanın ve emeğin ürünüdür. Emektir doğadaki zenginliği işleyip dönüştüren. Ta Firavunların Mısır’ından Roma’ya, Hindistan’dan Korkunç İvan’ın Moskova’sına kadar… Dillere destan olmuş şehirleri kuran emektir. Piramitler, saraylar, kanallar, katedraller, sarnıçlar, kemerler, tapınaklar… Emektir bugünün insanını dahi hayrete düşüren tüm bu yapıları yaratan yegâne güç!
  • İnsanlar var olalı beri emek harcadılar, ürettiler, üretiyorlar. Beslenmek, barınmak ve hayatta kalmak çok zordu. Doğa hem bütün ihtiyaçları barındırıyordu ama hem de bunlara ulaşmak ciddi bir emek gerektiriyordu. Çeşitli aletlerin yardımıyla kendi güçlerini kullanan insanlar, zamanla doğada var olan suyun, hayvanların, rüzgârın gücünü kullanmayı keşfettiler. Böylece ihtiyaçlarını üretmek, yaşamlarını sürdürmek çok daha kolay oldu. İnsanın üretim sürecindeki gelişimi hep devam etti. Üretim sürecine makineler girdi, ilk makineler…
  • Kadına yönelik şiddet, kadın cinayetleri durmaksızın artarken emekçi kadınlar aynı sorulara cevap arıyor: Kadına yönelik şiddetin önüne neden geçilemiyor? Şiddet neden artıyor? Siyasi iktidarın temsilcileri şiddetin nedeninin eğitimsiz, cahil, vicdansız, merhametsiz, öfkesini kontrol edemeyen, ailevi ve ahlâki değerlere sahip çıkamayan kişiler olduğunu söylüyor. Erkekleri vicdanlı ve merhametli olmaya çağırıyorlar. Söylenen sözler ilk anda kulağa hoş gelebilir ama kadına yönelik şiddetin ve kadın cinayetlerinin artmasının sebebi tam da siyasi iktidarın aileyi korumak adına kadınların haklarına saldırması ve erkek egemen zihniyeti körüklemesidir.
  • George Floyd, “nefes alamıyorum” diye inliyordu ama ırkçı polis umursamadı ve onu acımasızca öldürdü. Floyd’a yapılan bu muamele, kara derililerin değişmeyen kara bahtı, bitmeyen çilesidir. Yüzlerce yıl boyunca Afrika’dan Amerika’ya köle olarak satıldılar bir hayvan ya da bir eşya gibi. İnsan yerine konmayan, aşağılanan, horlanan siyahlar onlarca kez isyan ettiler ve sonunda 1861’de başlayan Amerikan İç Savaşı sonrasında kölelikten kurtuldular. Özgürlüklerine kavuşan siyahların gözleri daha bir ışıl ışıl parlamaya başladı. Ne var ki, o umutlu bakışlardaki ışıltı çok geçmeden solduruldu, tam bir vahşetle karşı karşıya bırakıldılar.
  • Siyasi iktidarın temsilcileri halkın gözüne baka baka yalan söylüyor, bunu da politik uyanıklık ve iş bilme olarak pazarlıyorlar. Gülerek liranın dolar karşısında değer kaybetmesinin halkı ilgilendirmediğini söyleyen Bakan Albayrak, belli ki milyonları istediği gibi aldatabileceğini düşünüyor. Şüphe yok ki bu konuşmanın ardında kibir ve emekçileri aptal yerine koyma vardır. Enflasyon ve işsizlik verilerinin çarpıtılması da aynı bakış açısının ürünü değil mi?

Son Eklenenler

  • DİSK’e bağlı Birleşik Metal-İş ile patron örgütü MESS arasında süren toplu iş sözleşmesi (TİS) süreci devam ediyor. ABB Power Grids, Schneider Enerji, Schneider Elektrik, Grid Solutıons Enerji ve Arıtaş Kriyojenik işyerlerinde çalışan 1900 işçi, TİS...
  • Bir tarafta Aralık ayı için açıklanan yüzde 14,6 resmi enflasyon oranı, diğer tarafta tüm emekçilerin bildiği, evlerini ve ceplerini yakan gerçek hayat pahalılığı… Bir tarafta asgari ücret zammı, bir tarafta neredeyse her gün, her şeye gelen “fiyat...
  • “Pusulası olmayan toplum ve sınıflar meçhule giden bir gemi gibidir.” Böyle yazıyordu İşçi Dayanışması gazetemizin 153. sayısındaki başyazısında. Bu kısacık cümle ne kadar da çok şey anlatıyor değil mi? Gerçekten de pusulası olmayan milyonlarca işçi...
  • Yıllardır her sonbaharda grip aşısı yaptırıyordum. 2020’nin Ekim ayının son günlerinde Aile Sağlık Merkezine gittim. Kapının dışında uzun mu uzun bir insan kuyruğa vardı. Kimse birbiriyle konuşmuyordu. Aralarında en az beş adım vardı. Sıra bana...
  • Kapitalizm eşitsizliğe ve adaletsizliğe dayalı bir sistemdir ve kaç zamandır bağrında biriken büyük sorunlar patlıyor. Bu sistem alabildiğine çürümüş ve çıkmaza saplanmıştır. Tam da bu yüzden en küçük sorunu bile çözemiyor. Tersine, küresel...
  • Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) geçtiğimiz günlerde Ekim 2020 dönemi için işsizlik verilerini açıkladı. Rakamlarla oynayarak istediği değerleri elde etme konusunda ustalaşan TÜİK, mucizesini yine gösterdi. Açıklanan verilere göre 15 ve üzeri...
  • Kalyon Holding’in İstanbul Uluslararası Finans Merkezi Ziraat Kuleleri inşaatında çalışan işçilerin öğle yemeğinden hamamböceği çıktı ve işçiler bu durumu protesto etti. Şantiyede tüm uyarılara karşın düzeltilmeyen kötü koşullara duyulan öfke...
  • Hükümetin medya kalemleri aralarında işbölümü yapmış; kimisi tetikçi, kimisi akıl hocası, kimisi muhalif olanlara karşı karalama görevini üstlenmiş. Bazıları da yılın 365 günü “emekliye müjde” başlığıyla her gün gazetede, televizyon ekranında,...
  • Hindistanlı işçilerin ve tarım emekçilerinin mücadelesi 50 günü aşkın bir zamandır sürüyor. Kötü hava koşullarına, su baskınlarına rağmen bir araya geldikleri ve kamp kurdukları eylem alanlarından ayrılmayan tarım emekçileri protesto gösterilerine...
  • Somalı madenciler 13 Mayıs 2014’te gerçekleşen ve 301 madencinin ölümüyle sonuçlanan büyük maden faciasının ardından maden ocaklarının kapanmasıyla işsizliğe mahkûm edilmiş, tazminat ve alacakları da ödenmemişti. Bağımsız Maden-İş ve işçilerin...
  • Nisan 2020 itibariyle siyasi iktidar pandemi nedeniyle işten çıkarma yasağı getirdiğini “müjdelemişti”. Oysa gerçekler söylenenlerin tam tersiydi. İşten atma yerine ücretsiz izin uygulaması hayata geçirildi. Böylece patronların inisiyatifine...
  • Kayı İnşaat Cezayir’deki askeri hastane ve tesislerin inşaat şantiyelerinde çalıştırdığı işçilerin 1 yıllık ücretlerini ödemedi. İnşaat-Sen’de örgütlenen işçiler, 2019’un Aralık ayında ücretlerinin ödenmesi talebiyle Cezayir’de grev yaptılar, dava...
  • Genç işsizliğin yüzde 30’lara çıktığı, yoksulluğun her geçen gün arttığı Tunus’ta emekçilerin haklı öfkesi sokaklarda yankılanmaya devam ediyor. Hükümetin, emekçilere hiçbir güvence vermeden salgına karşı önlem adı altında sadece sokağa çıkma...

UİD-DER Aylık Bülteni