UİD-DER youtube Web TV Twitter'da UİD-DER facebook'ta UİD-DER

Yapay Kutuplaşma Sınıf Kimliğiyle Aşılır

İşçi Dayanışması Bülteni, No:124

24 Haziran seçim sonuçları tartışılmaya, konuşulmaya devam ediyor. İşçiler arasındaki kimi tartışma ve sohbetler kavga noktasına varabiliyor, küslükle sonuçlanıyor. Muhalefet partilerine oy veren işçiler, tek adam rejiminin sandıkta üstün gelmesine öfkeliler. İktidar partisine oy veren işçi arkadaşlarına kızıyorlar. İktidar partisine oy veren pek çok işçi ise, göğsünü gere gere “seçimleri kazandık” diyor. Ne yazık ki bu tartışma ve sohbetlerde işçi sınıfının bakış açısı hâkim olamıyor.


24 Haziran seçim sonuçları tartışılmaya, konuşulmaya devam ediyor. İşçiler arasındaki kimi tartışma ve sohbetler kavga noktasına varabiliyor, küslükle sonuçlanıyor. Muhalefet partilerine oy veren işçiler, tek adam rejiminin sandıkta üstün gelmesine öfkeliler. İktidar partisine oy veren işçi arkadaşlarına kızıyorlar. İktidar partisine oy veren pek çok işçi ise, göğsünü gere gere “seçimleri kazandık” diyor. Ne yazık ki bu tartışma ve sohbetlerde işçi sınıfının bakış açısı hâkim olamıyor. Bu yüzden de işçiler, birbirlerine destekledikleri futbol takımlarının taraftarları gibi muamele ediyorlar. İşçi Dayanışması ise, tüm toplumsal ve siyasal olaylara işçi sınıfının penceresinden bakıyor. Bunu bir kenara kaydedelim ve gelin bu seçimleri kimin kazandığını birlikte sorgulayalım.

Öncelikle şunu soralım: Seçimleri işçiler mi kazandı? Ya da işçilerden yana bir parti ve lider mi iktidar koltuğuna oturdu? İster iktidarı ister muhalefeti destekliyor olsun, hiçbir işçi buna “evet” yanıtı vermez. AKP ve onun lideri işçilerin değil sermaye sınıfının yani patronlar sınıfının temsilcisidir. Bunu birazdan daha net bir şekilde göreceğiz.

Türkiye tarihinde ilk kez, dev şirketlerin/tekellerin tepesindeki isimler, seçilmedikleri halde bakanlık koltuğuna oturtuluyorlar. Bu durum hem tek adam rejiminin keyfiliğini hem de onun sınıfsal meşrebini gözler önüne sermiyor mu?

Tek adam rejimi kurum ve kuruluşlarıyla resmiyet kazanmıştır ve devletin tüm ipleri tek bir kişinin elindedir. Kendisine “başkan” denmesini isteyen Erdoğan, tek adam yönetimi sayesinde hızlı hareket edeceğini, engelleri aşacağını, ekonomiyi ve Türkiye’yi büyüteceğini söylüyor. Böylece demokratik hakların yok edilmesi bu şekilde meşrulaştırılmak isteniyor. Elbette ekonominin büyümesine ve Türkiye’nin zenginleşmesine karşı çıkıyor değiliz! Ama şu soruyu da soralım: Bu büyüme ne pahasına olacak ve bu büyümeden işçilerin payına ne düşecek? Zaten ekonomi yıllardır büyüyor, Türkiye zenginleşiyor. Peki, bu zenginlik nasıl bölüşülüyor?

İktidar çevresi Karun kadar zenginleşirken ve patronların kârı büyürken işçilerin yaşamı daha da çekilmez hale geliyor. Enflasyon yükseliyor, hayat pahalılığı artıyor ve alım gücümüz düşüyor. Ücretlerimizin sayısal (nominal) olarak artması değil, bu ücretle ne kadar geçim aracı aldığımızdır önemli olan. Doların yükselmesi ve liranın erimesiyle birlikte, alım gücümüz düşüyor. Dolayısıyla her geçen gün biraz daha fakirleşiyoruz. Yani işçi sınıfı tüm zenginliği üretiyor ama iş bölüşmeye gelince payına kırıntı ve kahırlı bir yaşam düşüyor.

Yani ekonominin büyümesi otomatik olarak işçilerin refahının büyümesi anlamına gelmiyor. İşçiler birleşmedikleri ve kendi sınıf çıkarları temelinde mücadele etmedikleri müddetçe, çalışma ve yaşam koşullarını düzeltemezler. Geçmişte de kendini “kurtarıcı” olarak sunan ve tek adam rejimi kuran liderler oldu. Bunlar; “güçlü lider, güçlü ülke” hayalleriyle emekçileri peşlerinden sürüklediler. Fakat sonuç her seferinde hüsran oldu. Tarih defalarca gösterdi ki, sermayenin temsilcisi olan parti ve liderlerden işçilere hayır gelmez. Türkiye’deki mevcut durum bu gerçeği bir kez daha gözler önüne seriyor. “Başkan”ın birçok şirketin tepe yöneticisini bakanlık koltuğuna oturtması bu açıdan çok şey anlatmıyor mu? Meselâ Gıda ve Orman Bakanlığına Kanadalı bir yiyecek şirketinin Ortadoğu temsilcisi getirildi. Acaba bu Gıda Bakanı işçi ve emekçilerin çıkarını mı düşünür yoksa kapitalistlerin önünü daha fazla nasıl açacağını mı? Ya özel bir hastanenin patronu Sağlık Bakanı olunca ne yapar? SSK fonlarını korur ve özel hastanelere aktarılmasına karşı mı çıkar yoksa tersini mi yapar?

Tek adam rejimi resmi olarak işbaşı yapar yapmaz, SSK’nın denetlenmesi görevini Danıştay’dan aldı. Neden? SSK’nın denetlenmesini neden gözlerden kaçırmak istiyorlar acaba? “Kazandık” diyen işçiler başta olmak üzere, tüm sınıf kardeşlerimiz bu soruları sormalılar. Türkiye tarihinde ilk kez, dev şirketlerin/tekellerin tepesindeki isimler, seçilmedikleri halde bakanlık koltuğuna oturtuluyorlar. Bu durum hem tek adam rejiminin keyfiliğini hem de onun sınıfsal meşrebini gözler önüne sermiyor mu? Eskiden, siyasi iktidarın sadece sermaye sınıfının çıkarlarını koruduğu gerçeğinin üzeri çeşitli biçimlerde örtülmeye çalışılırdı, tek adam rejimi buna bile gerek duymuyor.

Bu tablo, ekonomi ile siyasetin birbirinden ayrılmaz olduğunu ortaya koyuyor. Bilindiği gibi siyasi iktidarın devasa bir “trol ordusu” var. Bu “trol ordusu”nun amacı sosyal medya yoluyla toplumda algı oluşturmak ve emekçileri yönlendirmektir. Öyle ki, sanki siyaset ekonomiden bağımsızmış gibi bir algı oluşturulmaya çalışılıyor. Ne yazık ki bu söylem işçiler tarafından da sahipleniliyor. Oysa siyasetten söz ettiğimiz zaman aslında ekonomiden ve ekonomiden söz ettiğimizde ise siyasetten söz etmiş oluruz. Bir işçi önderinin dediği gibi, siyaset denen şey aslında yoğunlaşmış ekonomidir. Buzun kristalleşmiş su olması gibi…

Siyaset ekonomik çıkarlar üzerinde yükselir. Bu nedenle, siyasi iktidarın izlediği ekonomi politikaları onun genel siyasetinden bağımsız değil. Meselâ esnek çalışma, sözleşmeli işçilik, özel istihdam büroları, zorunlu bireysel emeklilik sistemi AKP döneminde getirildi. Emeklilik yaşı uzatıldı, emekli aylıkları düşürüldü. Sermayenin daha fazla büyümesi için kentler rant alanına çevrildi, doğa yağmalandı. Devlet imkânları ve işsizlik fonu sermaye sınıfına peşkeş çekildi, çekiliyor. İşe iade davalarının yolu kapatıldı ve arabuluculuk sistemi getirildi. Bu uygulamalar da gösteriyor ki AKP iktidarı işçilerden yana değil patronlardan yana siyaset izliyor.

Bir de şu açıdan bakalım: İşçiler haklı olarak ücretlerini yükseltmek, ekonomik durumlarını iyileştirmek isterler. Fakat bu amaçla greve çıktıklarında karşılarında siyaseti bulurlar. Son 16 yılda yüz binlerce işçinin grevi yasaklandı. Cumhurbaşkanı defalarca OHAL’i grevleri yasaklamak için kullandıklarını söyledi. “İş dünyamızın sarsılmasına izin vermeyiz” dedi. İşçi grevlerini yasaklamak ve işçileri patronlar karşısında çaresiz bırakmak bir siyasettir ve bu siyasetin amacı patronlar sınıfını korumaktır. Keza her sene iki bin işçi iş kazalarında ölmesine rağmen işyerlerini denetlememek ve önlem almayan patronları cezalandırmamak da bir siyasettir.

Seçim sonuçlarına bu şekilde bakarsak kimin kazanıp kimin kaybettiğini daha net görürüz. Ama ne yazık ki siyasi iktidar toplumu ve emekçileri yapay temelde kutuplaştırmış durumda. İşçiler kendi sınıf kimlikleriyle değil, kültürel, mezhepsel, yöresel, etnik kimlikleriyle düşünüp hareket ediyorlar. Muhafazakâr ya da başörtülü olan işçilerin bir kısmı kendilerini siyasi iktidarla özdeşleştiriyorlar. AKP seçimlerde üstün geldiğinde kendilerini kazanmış sayıyorlar. Muhalif işçiler ise, çeşitli nedenlerle muhalefet partilerinin kimliğiyle kendilerini ifade ediyorlar. Sonuçta kaybeden üreten, alın teri döken işçi sınıfı oluyor. Oysa çalışma ve yaşam koşullarımızı iyileştirmek istiyorsak kutuplaştırma tuzağına düşmemeli, egemenlerin yalanlarına kanmamalıyız. Türk, Kürt, Alevi, Sünni, başörtülü ya da başı açık olabiliriz ama biz işçiyiz ve işçi sınıfıyız. O halde sınıf kimliği etrafında birleşmeliyiz!

pdf
İşçi Dayanışması PDF
21 Temmuz 2018






Son Eklenenler

UİD-DER Aylık Bülteni

Share this