UİD-DER youtube Web TV Twitter'da UİD-DER facebook'ta UİD-DER

İşçilerin “Zaman Kavramı” ve “Sosyal Yaşamı” Yok mu?

Şubat 2012, No: 47

Patronlar yeni yıla girerken, yeni yıldaki hedef ve planlarını ortaya koydular. Patronların yeni yıldan umdukları, krizi fırsata dönüştürerek sermayelerini daha da büyütmektir. Peki, bu hedeflerine nasıl ulaşabilirler? Bu hedefe ulaşmaları elbette ki, işçilerin daha uzun çalışmasıyla ve iş temposunun artırılmasıyla mümkün olabilir.

Patronlar yeni yıla girerken, yeni yıldaki hedef ve planlarını ortaya koydular. Patronların yeni yıldan umdukları, krizi fırsata dönüştürerek sermayelerini daha da büyütmektir. Peki, bu hedeflerine nasıl ulaşabilirler? Bu hedefe ulaşmaları elbette ki, işçilerin daha uzun çalışmasıyla ve iş temposunun artırılmasıyla mümkün olabilir. İşçiler gerekirse fazla mesailere kalsınlar, gerekirse çift vardiya çalışsınlar, ama yeter ki patronlar daha çok kazansın, daha çok büyüsünler! Ekonomik krizi gerekçe gösteren patronlar, işçilerden daha çok fedakârlık yapmalarını istiyorlar. Sürekli, “biz büyürsek, siz de büyürsünüz” yalanını pompalıyorlar. Oysa fabrikalar 7’li ve 12’li vardiya sistemleri oluşturularak hiç durmadan çalıştırılıyor, ama işçilerin zenginleştiği falan yok. Tersine, özellikle krizle birlikte neredeyse tüm fabrikalarda çalışma saatlerinin uzatılması, daha az işçiyle daha çok iş yapma bir kural haline getirildi.

İş görüşmelerine gidildiğinde, daha baştan çalışma koşullarını anlatırken “zaman kavramlarının” olmadığını açıkça söylüyorlar. Örneğin, derneğimizin internet sitesine gönderilen bir okur mektubunda, bir işçi arkadaşımız iş görüşmesinde geçen diyalogu şöyle anlatıyor: “Bir tanıdık üzerinden, elyaf üreten bir işyerinde form doldurdum. Görüşmeye alındım. Benimle görüşen yetkili kişi, işyeri koşulları, ekonomik durum vs. hepsinden bahsetti. Çalışma sürelerine sıra geldiğinde, sabah giriş saatinin belli olduğunu fakat akşam çıkışın belli olmadığını, siparişe göre mesai çalışmasının olduğunu söyledi.” Bir başka iş görüşmesinde ise, “zaman kavramı diye bir probleminiz yoksa sizinle çalışabiliriz!” deniyor. Yine bir başka işçiye “Sosyal yaşamınız yoksa işe başlayabilirsiniz” deniyor. Elbette bu örnekler çoğaltılabilir. Belki bu yazıyı okuduğunuzda siz de aynı durumlarla karşılaştığınızı söyleyeceksiniz.

Patronlar, işçileri kurulmuş birer robot gibi sadece fabrikalarda çalışan, sosyal bir yaşamı olmayan, aileleriyle, sevdikleriyle vakit geçiremeyen birer “yaratığa” dönüştürmek istiyor. Her defasında ailenin kutsallığından bahseden ikiyüzlü patronlar sınıfı, sıra siparişlerinin yetişmesine gelince bir anda ailenin kutsallığını unutup, işçileri adeta fabrikaya hapsediyorlar. İşçiler çoğu zaman eşlerinin, çocuklarının yüzünü dahi göremez hale geliyor. Durum öylesine trajikomik bir hâl alıyor ki, işçi çocukları günlerce vardiyada çalışan babalarını göremedikleri için tanıyamaz hâle geliyorlar.  Anne ve babalar çocuklarıyla ilgilenemedikleri için çocuklarda psikolojik sorunlar başlıyor ve okulda da başarısız oluyorlar.

Patronlar, işçilerin sosyal hayatının olabileceğini umursamadan “7 gün 24 saat bizim, sizi istediğimiz kadar çalıştırabiliriz” diyebiliyorlar. Verdikleri üç kuruş maaşla sabahlamalara bırakarak, 36 saate varan çalışma süreleriyle işçilerin hayatının tamamına el koymak istiyorlar. Her şeyin başında “işin geldiği” fikrini dayatıyorlar: “Önemli olan iştir.” Saatlerce ayakta çalışmışsın, yorgunluktan, uykusuzluktan gözlerin kan çanağına dönmüş önemli değildir. Hele sosyal hayatın, hiç önemli değildir.

İşçiler, bu nedenlerden dolayı hem birçok meslek hastalığına yakalanıyor, hem de ruhsal olarak bir çöküntü yaşıyorlar. İşyerindeki koşullarına ses çıkaramayan işçi, etrafındaki insanlara öfkesini yansıtmaya başlıyor. Yanı başında birlikte çalıştığı arkadaşından tutalım da, evindeki eşine kadar herkese öfke kusabiliyor. Bu nedenle de şiddet olaylarını sıkça duyar hale geliyoruz. Son dönemde kadına dönük artan şiddetin temelinde ya da artan boşanmaların altında bu çıkışsızlığın önemli payı vardır.

Peki, patronlar sınıfı bu uygulamaları nasıl hayata geçirebiliyor dersiniz? İşçilerin, bir taraftan kriz, diğer taraftan işsizlik tehdidiyle elleri kolları bağlanıyor. Kendi gücünü göremeyen işçiler ise çaresizlik içinde, patronların önlerine koydukları koşulları kabul etmek zorunda kalıyorlar.

Oysa bugün dünyanın pek çok ülkesinde işçiler ayakta ve krizin faturasını ödemeyeceklerini cesaretle haykırıyorlar. Çözüm tam da ABD’den Yunanistan’a, Mısır’dan İspanya’ya kadar diğer ülkelerdeki sınıf kardeşlerimizi örnek almaktır. Onların yapmış olduğu gibi patronlar sınıfının haklarımıza dönük saldırılarına ve insanlık dışı çalışma koşullarına karşı isyan bayrağını açmaktır. Örgütlülüğümüzü güçlendirmek ve mücadeleye katılmaktır. İşçilerin de “zaman kavramı” ve “sosyal yaşamı” olduğunu patronlara göstermek için daha ne bekliyoruz?

15 Şubat 2012






Son Eklenenler

UİD-DER Aylık Bülteni

Share this