UİD-DER youtube Web TV Twitter'da UİD-DER facebook'ta UİD-DER

Zenginlere İpek, Kendilerine Ölüm Dokuyan Kızların Öyküsü: Sus Payı

Pendik’ten bir kadın işçi

Geçmişe yolculuğa çıkalım, 1910’ların Bursa’sına gidelim. Bursa erken sanayileşen kentlerden biridir ve ipek üretiminin de merkezi olmuştur. Gencecik kızlar ipek dokumaktadır Bursa’da. Cafcaflı yaşamların sürdüğü Osmanlı haremine ve Avrupa sosyetesine en has ipekleri üretmektedir Türk, Rum ve Ermeni kızlar. Onların ellerinin emeği, gözlerinin nuru ve hatta yaşayamadıkları ömürleri dokunmuştur o ipek kumaşlara.


Geçmişe yolculuğa çıkalım, 1910’ların Bursa’sına gidelim. Bursa erken sanayileşen kentlerden biridir ve ipek üretiminin de merkezi olmuştur. Gencecik kızlar ipek dokumaktadır Bursa’da. Cafcaflı yaşamların sürdüğü Osmanlı haremine ve Avrupa sosyetesine en has ipekleri üretmektedir Türk, Rum ve Ermeni kızlar. Onların ellerinin emeği, gözlerinin nuru ve hatta yaşayamadıkları ömürleri dokunmuştur o ipek kumaşlara. Günde 14-16 saat çalışırlar. Aldıkları ücret erkek işçilerinkinden çok düşüktür. Kadın işçiler önlerinde sıralanan kaynayan kazanlardan ipeklenen kozaları toplarlar. Her gün elleri yanarak çalışırlar. Kazanlardan çıkan buhara ya da kozalardan çıkan tozlara maruz kalırlar.

Refik Halid Karay 1909 da yazdığı “Hakk-ı Sükût” yani “sus payı” adlı hikâyesinde hem bu gencecik işçi kızların hayatları pahasına patronların kârlarını nasıl arttırdığını anlatır. Hem de işçibaşı Hasip Efendi şahsında işçiler üzerinde etkisi olan kişilere patronların sus payı vererek bu sömürü çarkını nasıl döndürdüğünden bahseder.

Bursa’nın köylerinden genç kızlar onca yoksulluğun içinde bir nefes alabilmek, belki bir çeyiz parası biriktirebilmek için bu fabrikalarda çalışmaya başlarlar. Daha genç kızlığa yeni adım atmışken ipek fabrikalarında çok kısa zamanda hastalanır ve çoğu daha 20’li yaşlardayken ölürler. “Sus Payı” hikâyesinde bu yaşananlar Hasip Efendi’nin gözünden anlatılır.

“Hasip Efendi kırk yıldır böcekçiliğe bağladığı hayatını, şimdi hasta yatan Fotika’sını, bu katil fabrikaların öldürdüğü, öldüreceği kızları düşünüyordu… Her aya bir genç kız zayıflayarak, öksürerek, terlemiş şakaklarına saçları yapışarak, sabırlı, dayanıklı eriyor, bir gün artık evinden çıkamayarak köşesinde ölüyordu. Kırk yıldır böyle kaç gencin acıklı ölümlerini seyretmiş, kaç genç tabutunun arkasından yürümüştü. Üç dört kuruşa karşı on dört saat kaynar sular başında pis kokular, hasta nefesler emerek zehirlenen, tazeliğinden, kızlığından, gözlerinin parıltısından her gün bir zerre kaybederek toprak olan vücutlara çok acıyor, bu dertlere alışamıyordu.

“Bir gün kırmızı kurdelesinin süslediği ipek saçlar altında sevine sevine, neşeli, kuvvetli gelen yeniler, bir iki yıl sonra güçsüz ayaklarını, nalçalı kunduralarını taş kaldırımlar üstünde zorla sürükleyerek kulübelerine çekilirlerdi. Ağrıyan başlarını, yanan göğüslerini dinlendirmek için yalnız altı saat süreleri vardı; gülmek ve konuşmak için değil! Kim bilir ertesi sabah bu hasta, yorgun gözler ne kadar güç açılır, her kemiği ayrı sızlayan bu zavallı vücutlar fabrikanın düdüğüne ne zorlukla uyardı? Kim bilir bu hastalıklı sabahlar ne kadar gözyaşı döktürürdü, bu halsiz vücutları sürüklemek ne zordu...”

İşçibaşı Hasip Efendi ölen karısına benzettiği işçi kızlardan Fotika’ya sevdalanır. Fotika güzel bir Ermeni kızıdır. O yıllarda Ermeni ve Rum kızlarının fabrikalarda çalışabilmesi için papazlar gelip fabrikaları kutsarlarmış. Ancak ondan sonra aileler kızlarının çalışmasına izin verirmiş. İşte Fotika da böyle kutsanmış bir fabrikada aynı kaderi paylaşır.

O sırada aşağı fabrikada hastalanan bir genç kız iki ayın içinde ölüvermişti. Hasip Efendi bunun üzerine Fotika’yı her gün bin korku ile süzüyor, her gün biraz daha halsiz görüyordu. Sonra iyice fark etmişti: Fotika rahatsızdı. Fotika sararıyor, eriyordu. Fotika ölecekti... O zaman uykularını harap eden düşüncelerle karar vermiş onu kozahaneden alarak daha kolay daha temiz bir işe iplikhaneye koymuştu.

O güne kadar ölen genç kızların arkasından sadece ahlanıp vahlanmakla yetinen ve her zaman önceliği fabrika sahibinin çıkarını kollamak olan işçibaşı Hasip Efendinin sevdiklerinin de kapısını çalar ölüm. Öfkelenir, hazmedemez. Ama hâlâ sadece sevdiğini kurtarmanın derdindedir. Lakin kapitalizmin vahşi çarkları tıkır tıkır işlemektedir. İşçilerin başında işçi olduğunu unutmuş Hasip Efendinin gücü bu düzeni bozmaya yetmez.

“Uzun karlı günleri izleyen yıldızlı bir gök altında bu gece gene yoksul mahallede bir ölü vardı. Sonunda Fotika aylarca öksürdükten, sızlandıktan sonra artık susuyordu; ölmüştü… Evet. Fotika ölmüştü. Yarın akşam bu saatte yarıyıldır köşeyi dolduran yatağı artık boştur; ocakta yanan çıralar, şakakları terlemiş zayıf yüzüne artık renk veremez. Meryem Ana kandilinin inatçı gözü artık hastadan dua dilenemez. Sobanın buğularıyla pembeleştirdiği beyaz gözkapakları artık hep kapalıdır; artık odanın esrarlı ağzı o zavallı öksürüklerden şikâyet getiremeyecektir.”

“İpekçi kızlar birer ikişer kömür tozlarıyla kirlenmiş karlara basarak fabrikaya giriyorlardı… Hasip Efendi kapıdan çıkarken papaza rastladı… Selamlaştılar, konuşmaları gerekmiş gibi durdular…

Papaz titreyen bir sesle söylendi: Onu da, hepsi gibi sizin fabrikalarınız öldürdü; daha da çok öldürecek

Hasip Efendi hiddetle karşısındakine baktı; kendisinin de teslim ettiği bir hakikati şu adamdan işitmek suçlu bulunmak ona ağır geliyordu.

Papaz şimdi Avrupa fabrikalarını anlatıyor; karşısındakinin bilgisizliğine karşı, bilgiç bir tutumla, çalışma saatleri, ücretleri, bütün bu yoldaki kanunları, kavgaları, isyanları hepsini birer birer, önemli kelimelerin üzerinde dura dura açıklıyordu. Sonra bugüne dek devam eden kayıtsızlığa karşı duyduğu nefretini, şüphelerini söyledi: Fabrika sahiplerinin bu günkü durumda kalmak için başvurdukları oyunları tek yönlü davranışlarını anlattı; sonra ayrılırken:

—Daha çok öldüreceksiniz! diye söylendi.

Hasip Efendi bugüne kadar sanır ki hükümetin bu işe karışmaya hakkı yoktur. Bunlar yalnız fabrika sahiplerinin görüşüne, acımasına; halkın ricasına, yalvarmasına bağlıdır, işçi korumasızdır, ölüme mahkûmdur, emreden hep zenginlerdir. Şimdi anlıyordu ki milletin çıkarları üzerine titreyen kuvvetli bir kalp gerekti, onu uyarmalı, zorlamalıydı. Birden fabrika sahiplerini hatırlayarak ‘hainler’ dedi. ‘Acaba siz işçiyi bu korunmadan yoksun bırakmak için hangi önlemi buldunuz?’

Ertesi gün Fotika gömüldü…”

Tüm bu yaşananlara rağmen işçi kadınlar kendilerine çizilen bu kadere boyun eğmediler. İpek fabrikalarında çalışan binlerce kadın 1910 yılında çalışma koşullarını düzeltmek, ücretlerini artırmak için greve gitti. Onların greve çıktığı 1910 yılında adı Clara Zetkin olan bir kadın 1857 yılında New York’ta yanarak ölen tekstil işçisi kadınların anısına 8 Mart’ın bir mücadele günü olarak kutlanmasını talep ediyordu. Pek çok ülkeden mücadeleci kadın bu talebi yürekten sahipleniyor, emekçi kadınların mücadelesi büyüyordu.

3 Şubat 2017






Son Eklenenler

UİD-DER Aylık Bülteni

Share this